Anasayfa / Makaleler / Anarşizm, Platformizm, Leninizm: “Devrimci Anarşizmle Tartışma” yazısına cevap – Zafer Onat

Anarşizm, Platformizm, Leninizm: “Devrimci Anarşizmle Tartışma” yazısına cevap – Zafer Onat

Tüm dünyanın isyanlarla, grevlerle sarsıldığı bir dönemde Türkiye’de az sayıda kontrollü protestoları saymazsak yaprak kıpırdamıyor. Bunu tek başına ne devlet baskısıyla ne de koronavirüs salgınıyla açıklayamayız. Sorunun temelinde günümüzde yükselen toplumsal hareketleri kavrayabilecek, bu hareketlerle bütünleşmiş ve ona politik bir yön, bir hedef önerebilecek devrimci alternatifin eksikliği yatmaktadır.

Türkiye sosyalist hareketi çok uzun süredir bir kriz içinde. Gelinen noktada çoğu örgüt yalnızca tabeladan ibaret halde ve toplumun geniş kesimleriyle bağları neredeyse tümüyle kopmuş durumda. Yakın tarihe kadar “devrimcilerin kalesi” sayılan mahallelerde bile sosyalist yapılar varlık alanı bulamıyor. Bu krizin, kadroların cesaret, kararlılık veya adanmışlık eksikliğiyle de örgütlerin taktiksel veya stratejik hatalarıyla da ilgisi yok. Bu topraklarda her zaman devrimci niyetlere sahip ve kendini mücadeleye adamış çok sayıda insan olmuştur. Kriz Türkiye’deki sosyalist geleneğin ideolojik köklerinde aranmalıdır.

Komün Dergi’de “Devrimci anarşizmle tartışma” başlığıyla iki bölüm halinde yayınlanan yazının, bu krizin farkında olan ve onu aşmaya çalışan bir anlayışla yazıldığı anlaşılıyor. Yazıda; 1926 yılında, Fransa’da sürgünde bulunan Rus ve Ukraynalı anarşistler tarafından uluslararası anarşist hareket içerisinde tartışılması amacıyla bir taslak olarak hazırlanmış olan ve anarşist literatürde kısaca “Platform” olarak adlandırılan, “Liberter Komünistlerin Örgütsel Platformu” metni üzerinden değerlendirmeler yer alıyor. Yazıyı, tüm dünyada anarşist komünistlerin önemli referans noktalarından biri olan Platform metni üzerinden teorik bir arayış ve bu bağlamda anarşistlerle yapıcı bir tartışma niyetinin göstergesi olarak görüyoruz. Ancak özellikle ikinci metinde yer alan “anarşizmin ütopik hayalleri” gibi ifadeler, yazarın hâlâ devletçi sosyalist geleneğin etkilerinden uzaklaşamadığını göstermektedir.

İlk metnin başında vurgulandığı gibi anarşist ve Marksist etiketler altında farklı eğilimler yer bulunmaktadır. Metinde yer alan birçok tartışma günümüz anarşizmi için de geçerlidir. Ve biz de bazı Marksistlerle bazı anarşistlerden çok daha fazla ortak noktamız olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Günümüzde platform metnini sahiplenen anarşistlerin (bu platformist olarak tanımlayandan daha geniş bir kesimi ifade ediyor) diğer anarşistlerden ayrıldığı temel nokta, teorik ve taktik birliğe sahip ve üyelerinin kolektif sorumluluk ilkesi ile hareket edeceği bir anarşist örgütün gerekliliğini vurgulamalarıdır. Platform metnini sahiplenmemiz, başka anarşist akımlarla aramızdaki farkı belirtmek açısından önemli olsa da, bu onu hatasız bir belge olarak gördüğümüz anlamına gelmez. Uluslararası anarşist hareket içinde tartışılması amacıyla bir taslak olarak yazılan Platformun bir diğer önemi -amacına uygun olarak- yayınladığı tarihten itibaren belki de anarşistler arasında en fazla tartışılan metinlerden biri olmasıdır. Bugün de devam eden bu tartışmalar, içerisinde barındırdığı farklılıklarla birlikte günümüze kadar gelen uluslararası anarşist komünist hareketin politik omurgasının şekillenmesinde önemli bir katkı sunmuştur.

Bu tartışmanın ayrıntılarını sonraya bırakarak, öncelikle yazının ana fikrini oluşturan, devrimci anarşistlerin, “anarşizmin ütopik hayallerinden” uzaklaşarak aslında Leninizm gerçekliğine yaklaştıkları, “anarşizmin devrimci kalmak için, Leninistler’de eleştirdikleri araçları ve yöntemleri, aynı anlama gelen farklı kavramlarla ifade edip ve yanına yöresine özgürlük sözcükleri katarak savunmak veya benimsemek durumunda kaldıkları… ” iddiasına değinmek yerinde olacaktır.

Marksizm mi? Leninizm mi?

Başta söylediğimiz gibi devrimci anarşistlerle yapıcı bir tartışma niyetiyle kaleme alınmış olsa da yazarının uzun yıllardır içinde yer aldığı geleneğin getirdiği alışkanlıkların izlerini metinde görebiliyoruz. Yazıda; Platform metnindeki “Bolşevikler, o günün koşullarına göre burjuva devlet aygıtını yeniden yapılandırmış, devlet aygıtını desteklemiş ve muhafaza etmişler,” tespitinin gerçeklere tamamen ters olduğu, sorunun “Bolşevizmin ideolojik yaklaşımı ile ilgilisi olmadığı” iddia edilmekte ve devamında “Marksizm’de devlet sorunu anarşizmin iddia ettiği anlamda iktidarcılık, otorite savunuculuğu anlamında ilkesel bir sorun değildir.” denilmektedir. Marx ve Engels’in birçok metninde, devlet analizinin anarşistlerle örtüştüğünü söyleyebiliriz ancak aynısını Marksizmin Leninist yorumu ile ilgili söylemek oldukça zor. Ayrıca yalnızca devlete yaklaşımları yönünden değil, devrim, aşamacılık, iktidar ve işçi sınıfına yaklaşım gibi birçok yönden Bolşeviklerin pratikleri “sürecin onları kendi ideallerine ve ideolojilerine ters yollara sürüklemesi” ile açıklanamaz. Lenin’in Ekim devrimi öncesinde yazdıkları durumun, yazıda iddia edilenin tam tersi olduğunu göstermektedir.

Yazıda Lenin’in söylediği rivayet edilen “bir aşçı da devlet yönetebilir biz bunu göstereceğiz” cümlesini alıntılanmaktadır. Yazar’ın 1918’de Lenin’in söylediğini belirttiği bu sözün gerçekten Lenin tarafından söylenip söylenmediği –en azından- tartışmalıdır. Bu sözün kaynağı varsa öğrenmek isteriz elbette ama Lenin, Ekim Devrimi’nin hemen öncesinde, 1 Ekim 1917’de tamamlanan “Bolşevikler Devlet İktidarını Ellerinde Tutabilir mi?” başlıklı yazısında bunun tersini söylemektedir. Bolşeviklerin neden iktidarı alması gerektiği ve Bolşeviklerin devlet iktidarını tek başına ele geçirmeye cesaret edemeyecekleri, cesaret ederlerse bile onu en kısa süre için bile ellerinde tutamayacakları yönündeki iddialara cevap vermek amacıyla yazılan yazıda Lenin tam olarak şunları söylüyor:

“Biz ütopyacı değiliz. Vasıfsız bir işçinin veya bir aşçının devlet idaresi işine hemen başlayamayacağını biliyoruz. Bu konuda Kadetler, Breshkovskaya ve Tsereteli ile aynı fikirdeyiz. Bununla birlikte, bu vatandaşlardan, sadece zenginlerin veya zengin ailelerden seçilmiş memurların devleti idare etme, olağan, gündelik idare işlerini yerine getirme kabiliyetine sahip olduğu şeklindeki ön yargılı görüşten derhal bir kopuş talep ediyor olmamızla ayrılıyoruz. Devlet idaresi konusunda eğitimin sınıf bilincine sahip işçiler ve askerler tarafından yürütülmesini ve bu eğitimin bir an önce başlamasını talep ediyoruz, yani bu iş için tüm çalışan insanları, tüm yoksulları eğitmek için bir anda bir başlangıç yapılmalıdır.” (1)

1917’de Bolşeviklerin iktidarı “vasıfsız işçilere veya aşçılara” verme niyeti olmadığı, siyasal iktidarı ele geçirme hedefiyle hareket ettikleri konusunda bir şüphe bulunmamaktadır. Lenin Ekim devriminden önce yazdığı (17 Eylül 1917’de Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi Merkez Komitesi tarafından gündeme alınıyor) “Bolşevikler İktidarı Almalıdır” başlıklı mektupta da şunları açıkça söylemektedir: “Her iki başkentin [Petrograd ve Moskova] İşçi ve Asker Temsilcileri Sovyetleri’nde çoğunluğu elde eden Bolşevikler, devlet iktidarını kendi ellerine alabilirler ve almalıdırlar… Partimiz tek başına iktidara gelirse, Kurucu Meclis’in çağrısını güvence altına alabilir; daha sonra diğer tarafları ertelemekle suçlayacak ve suçlamalarını kanıtlayabilecektir. ” (2)

Lev Troçki de1940 yılında yazdığı –bir nevi günah çıkarma sayılabilecek- “Stalin” isimli kitabında Bolşevizmin merkezcil eğilimlerinin olumsuz yönünün ilk olarak 1905 yılı Nisan ayında toplanan Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin Üçüncü Kongresi’nde belirginleştiğini, Bolşeviklerin kitlelerin sesine dikkatle kulak verilmesini gerektiren durumlarda dahi, hükmetmeyi tercih edip kendilerinden çok daha devrimci olan işçilere karşı uzlaşmaz ve sert davrandıklarını belirtiyor. (3)

Yazarın, Lenin’in Devlet ve Devrim’de her türlü bürokrasiyi, otoriteyi, devleti yerden yere vurduğun yönündeki iddiası da oldukça tartışmalıdır. Devlet ve Devrim’in Marksizmin devlet karşıtı vurgularının –en azından Lenin’in birçok metninden daha fazla- öne çıktığı bir yorumu olduğu söylenebilir. Ancak diğer yandan bu metindeki birçok vurgu Marksist teorideki devlet karşıtı argümanların tashihi olarak da değerlendirilebilir.

Lenin bu kitapta “… Marks’a göre, ilkin proletaryaya, ancak “sönme” yolunda, yani hemen sönmeye başlamış ve sönmeden edemeyecek biçimde kurulmuş bir devlet gerekir. İkinci olarak, emekçilerin, “egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya” olan bir “devlet”e gereksinimleri vardır.” der. Kitabın devamında ise bu gereksinimi karşılamak için işçi partisinin eğitilmiş öncülerinin rolüne duyulan ihtiyaç şu cümlelerle ifade edilir: “Proletaryanın, sömürücülerin direncini bastırmak için olduğu kadar, nüfusun büyük yığınını –köylülük, küçük burjuvazi, yarı-proleterler– sosyalist ekonominin “kurulması” işinde yönetmek için de devlet iktidarına, merkezi bir güç örgütüne, bir zor örgütüne gereksinimi vardır. Marksizm, işçi partisini eğiterek, iktidarı almaya ve bütün halkı sosyalizme götürmeye, yeni bir rejimi yönetip örgütlemeye, burjuvazi olmaksızın ve burjuvaziye karşı kendi toplumsal yaşamlarının düzenlenmesi için, bütün emekçi ve sömürülenlerin eğiticisi, yol göstericisi ve önderi olmaya yetenekli bir proletarya öncüsünü eğitir. ”

Yine kitapta Lenin “Erek olarak devletin ortadan kalkması konusunda anarşistlerle en küçük bir uzlaşmazlık içinde değiliz.” der ama ekler “Biz, bu ereğe erişmek için, sömürücülere karşı, devlet iktidarı aletlerinin, devlet gücü araçlarının, devlet iktidarı yöntemlerinin geçici olarak kullanılmasının zorunlu olduğunu söylüyoruz; tıpkı, sınıfları ortadan kaldırmak için, ezilen sınıfın geçici diktatörlüğünü kurmanın kaçınılmaz bir şey olduğunu söylediğimiz gibi” (4)

“Fransa’da İç Savaş”ta Marx Paris Komünü’nün “İmparatorluğun doğrudan antitezi” olduğunu söyler. Paris’in kuşatma sonucu ordundan kurtulabildiği ve onun yerine ana gövdesini işçilerin meydana getirdiği Ulusal Muhafızları geçirdiği için direnebildiğini ve Komün’ün ilk kararnamesinin bu nedenle sürekli ordunun kaldırılması ve yerine silahlı halkın geçirilmesi olduğunu belirtir. (5)

Lenin ise Devlet ve Devrim’de bu bölümden alıntı yapar ve şunları söyler: “sürekli orduyu ortadan kaldırma, istisnasız bütün memurların seçilerek işbaşına gelme ve her an işten geri alınabilme yönteminin kabulü yoluyla, “yalnızca” daha tam bir demokrasi kurarak, yıkılmış devlet makinesini değiştirmişe benziyordu. Ne var ki, bu “yalnızca”, aslında devsel bir yapıt oluşturur: kurumların adamakıllı farklı başka kurumlarla değiştirilmesi. Bu bir “niceliğin niteliğe dönüşümü” durumunun ta kendisidir: Böylece, tasarlanması olanaklı en tam ve en yöntemli biçimde gerçekleşmiş bulunan demokrasi, burjuva demokrasisinden proletarya demokrasisi durumuna gelir; devlet (belirli bir sınıfı baskı altında tutmaya yarayan özel güç) durumundan, asıl anlamıyla, artık devlet olmayan bir şey durumuna dönüşür. ”

Devamında ise “Ama” der “bu böyledir diye, burjuvaziyi yenmek ve direncini kırmak zorunluluğu da ortadan kalkmaz. Komün, özellikle bu zorunlulukla karşı karşıyaydı; ve, Komün’ün bozguna uğrama nedenlerinden biri de, bu işi gereğince gözü pek bir biçimde yapmamış olmasıdır.”

Bu noktada, Marksizmin bir yorumu olduğu konusunda bir itirazımız olmasa da Marksizmin tek yorumunun Leninizm olmadığını vurgulamak isteriz. Anarşist komünizm ve Leninizmle arasında uzlaşmaz çelişkiler bulunmaktadır. Bizler Hükümet’in devrilerek Bolşeviklerin iktidarı ellerine aldığı bir an değil, anarşistlerin ve diğer politik akımların da etkin biçimde içerisinde yer aldığı ancak asıl olarak geniş işçi, asker kitlelerinin 1917 Şubat’ından başlayarak sürdürdükleri mücadelenin sonucu olarak Ekim devrimini sahipleniyoruz. Ancak Bolşeviklerin iktidarı ellerine almasıyla başlayan sovyetlerin giderek etkisizleştirildiği ve devlet aygıtının parçası haline getirildiği, yalnızca anarşistlerin ve diğer sosyalist akımların değil, kontrol dışı tüm işçi örgütlerinin muazzam bir şiddetle tasfiye edildiği ve 1918’den başlayarak devlet kapitalizminin inşa edildiği süreci bir karşı devrim olarak görüyoruz. Bunun koşulların getirdiği bir zorunluluk değil, Leninist teoride karşılığını bulan bir politik tercih olduğunu da biliyoruz.

Devam edelim… Lenin Ekim devriminden önce yazılmış olan “Tehdit eden çöküş ve onunla nasıl savaşacağız” isimli kitabında şunları söylüyor: “Sosyalizm yalnızca devlet kapitalizmi tekelinin bir sonraki aşamasıdır. Ya da bir başka deyişle, yalnızca bütün insanların çıkarlarına hizmet etmek için kurulmuş devlet kapitalizmi tekelidir.” (6)

Lenin 5 Mayıs 1918’de yayınlanan “Sol Kanat Çocukluğu” isimli kitabında da Bolşevikler tarafından inşa edilen devlet kapitalizmini şu sözlerle savunuyor: “Sovyet Cumhuriyeti’nin şu anki durumuyla kıyaslandığında devlet kapitalizminin ileri bir adım olacağı onların aklına gelmedi. Yaklaşık altı aylık süre içerisinde devlet kapitalizmini başlatırsak büyük bir başarıya ve sağlam bir güvenceye ulaşırız; bir yıl içinde sosyalizm, sürekli sabit bir dayanak kazanmış ve ülkemizde yenilmez hale gelmiş olur … Ekonomik bakımdan devlet kapitalizmi ekonominin şimdiki sisteminden ölçülemez derecede üstündür.” (7)

Leninizme dönük yaklaşımımızın yanında otonomist Marksistler’den, sol komünistlere Marksist kökenden gelen siyasal akımları yan yana yürüyebileceğimiz müttefikler olarak görüyoruz. Sözünü ettiğimiz Marksistler ve anarşistler arasında da politik tartışmalar olsa da yazının başında da vurguladığımız gibi bazı Marksistlerle bazı anarşistlerden çok daha fazla ortak noktamız bulunmaktadır. Bunun temelinde Marksist teoride devletin ortaya çıkışına ve rolüne dair anarşistlerin devlete olan yaklaşımıyla paralellik bulunması yatmaktadır.

Engels tarafından kaleme alınan “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni”nde devletin kökeninde sınıflı toplumların ortaya çıkışı olduğunu ortaya konulur.

Kitabın “YUNAN GENSİ” başlıklı bölümünde miras, servet birikimi, soyluluk ve köleliğin ortaya çıkışıyla birlikte zenginliklerin zora dayanarak çalınmasını haklı göstermek için eski gentlice kuralların çiğnendiği belirtilir. Bölüm şöyle sona erer: “Artık bir tek şey eksikti: yalnızca özel kişiler tarafından az zamandan beri edinilmiş bulunan zenginlikleri, gentilice düzenin komünist geleneklerine karşı koruyan ve yalnızca eskiden o kadar hor görülen özel mülkiyeti kutsallaştıran ve bu kutsal şeyi bütün insan topluluğunun en yüce ereği olarak bildiren bir kurum değil, ayrıca mülkiyet edinmenin, başka bir deyişle, zenginliklerdeki durmadan daha hızlı bir büyümenin art arda gelişmiş yeni biçimleri üzerine, genel olarak toplum tarafından yasaya uygunluk mührünü de basan bir kurum; yalnızca toplumda başlamış bulunan sınıflar halindeki bölünmeyi değil, ayrıca mülk sahibi sınıfın hiçbir şeye sahip olmayan sınıfı sömürme hakkını ve onun üzerindeki egemenliğini de sürdürüp götüren bir kurum. Ve bu kurum çıkageldi. Devlet icat oldu.”

Bir sonraki bölüm olan “ATİNA DEVLETİNİN OLUŞUMU” ise şöyle başlar: “Kendi gensleri, kendi kabile ve aşiretleri içinde, kendini bizzat kendi koruyan gerçek “silahlı halk” yerine, devlet otoriteleri hizmetinde, öyleyse halka karşı kullanılabilmesi olanakları [olan] silahlı bir “kamu gücü” geçerken, gentilice örgüt organlarının ya dönüşmüş ya da yeni organların ortaya çıkması yüzünden geri plana sürülmüş olmaları, ve sonunda da yerlerini tamamen gerçek devlet otoritelerine bırakmaları’ olgusundan ötürü devletin nasıl geliştiğini, en eski Atina’da, hiç değilse eski Atina’nın birinci evresinde izleyebiliriz.” (8)

Görüleceği üzere “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni”nde devlet sınıflı toplumun bir sonucu ve egemen sınıfın ihtiyaçları için “icat olunmuş”, silah kullanma tekelini eline almış ve eski toplumsal örgütlenmeyi ortadan kaldırmış bir aygıt olarak tanımlanmaktadır. Başka birçok örnek verebileceğimiz bu tartışmanın özeti şudur: Leninizm teorisi ve pratikleriyle, ortak noktamız bulunan Marksist akımlardan biri değildir.

Ekim Devrimi’nde anarşistler ve Bolşevikler

Bu noktada, yazıda da sözü edilen Bolşeviklerin pratiklerine ve dönemin anarşistleri ile ilişkilerine değinmek yerinde olacaktır. Şubat-Ekim arasında geçici hükümete karşı anarşistler, sol sosyal devrimciler ve Bolşevikler birlikte hareket etmişlerdi. Ekim devrimi sırasında Kerenski hükümetini yıkmak amacıyla kurulan Askeri Devrimci Komite üyeleri arasında Bolşevikler, Sol Sosyalist Devrimciler ve anarşistler vardı. Anarşistler devrim öncesinde ve sonrasında işçi sınıfının özyönetim organları olarak iş yeri komiteleri ve sovyetleri eksiklikleriyle birlikte savunuyorlar ve içerisinde aktif biçimde yer alıyorlardı. (9)

Ancak Rusya’da Ekim devriminde aktif biçimde rol oynayan anarşistler Bolşeviklerin iktidarı ellerine alması sonrasında bir ikilemle karşı karşıya kaldılar. Bolşevikler devrim sonrasında işçi komiteleri ve Sovyetleri kendilerine bağlı örgütlenmeler haline getirerek işlevsizleştirmeye ve devlet kapitalizmi uygulamalarına hayata geçirmeye başlamışlardı. 3 Kasım’da yayınlanan “İşçi Denetimi Taslak Kararnamesi” ile “işçi komitelerinin kararları sendikalar ve kongreler tarafından iptal edilebilir.” “Seçilen delegeler en sıkı düzen ve disiplinin sağlanması ve mülkiyetin korunması için devlete karşı sorumlu olacaktır.” hükümleri getirilir. 28 Kasım tarihli kararnameyle Deniz Kuvvetleri Sovyeti dağıtılır. 5 Aralık’ta Bütün Rusya İşçi Denetim Konseyi de dahil ekonomik faaliyetlerin kontrolü tek bir merkezi kuruma Yüksek Ekonomik Konsey’e bağlanır. Yüksek Ekonomik Konsey de tümü Bolşevik Parti üyelerinden oluşan Halk Komiserleri Konseyi’ne bağlı olacaktır. 7-14 Ocak 1918’de gerçekleştirilen Birinci Bütün Rusya Sendikalar Kongresi’nde fabrika komitelerinin sendika organlarına dönüştürülmesine karar verilir. 3 Mart’ta Yüksek Ekonomik Konsey (Vesenka) tarafından fabrika veya işlik komitelerinin tüm kararlarının Ekonomik İdari Konsey’in onayına sunularak uygulanacağı öngörülen kararname çıkarılır.

Bu sırada Bolşevikler iktidarı ele geçirmelerinin üzerinden henüz birkaç ay geçmişken kendileri dışındaki politik örgütlerin tasfiyesine başlar. 18 Ocak 1918’de gösteri yapan Menşevik işçilere Kızıl Muhafızlar tarafından ateş açılır. Ocak 1918’de Moskova Sovyeti Merkez Yürütmesi’nin kararıyla bazı muhalif delegeler tutuklanır. Yine 24 Ocak’ta Moskova’da yapılan bir işçi konferansının ardından katılan delegeler tutuklanır. Mart ayında çok sayıda sol komünist Yüksek Ekonomik Konsey’in önemli mevkilerinden kovulurlar. (10)

12 Nisan’da ise Anarşist Gruplar Federasyonu başta olmak üzere Moskova’daki tüm anarşist örgütlere yönelik saldırılar başlar. 40 civarında anarşist öldürülür, 500’den fazlası tutuklanır. Mayıs ayında ise Brevestnik, Anarkhia, Golos Truda gibi önde gelen anarşist yayınlar kapatılır. (11)

Ancak yazıda sözü edilen Bill Shatov veya Ekim devriminden sonra Bolşeviklerle birlikte hareket eden diğer anarşistler (veya eski anarşistler) üzerinden Bolşeviklerin politikalarının devrimci anarşistlerin fikirleriyle örtüşebileceğini söylemek biraz zorlama bir yaklaşım olacaktır. Anarşistlerin bir bölümü Bolşeviklerin politikalarının ne noktaya ulaşabileceği konusunda bir deneyimi olmadığı gibi, çok sayıda anarşist iç savaş koşullarında dengeyi karşı devrimciler lehine değiştirebileceği düşüncesiyle Bolşeviklere destek vermiş veya karşı aktif bir muhalefet sürdürmemişlerdir. Ancak anarşistlerin büyük bir bölümü 1918’den başlayarak Bolşeviklere karşı mücadeleye girişmişlerdir. 1918 yılının ortasından 1924 yılına kadar yalnızca anarşistler değil, Sosyalist Devrimci Parti’nin bazı fraksiyonları ve Sol Sosyalist Devrimciler’in de aralarında olduğu politik çevreler Bolşevikler’e karşı mücadeleyi farklı biçimlerde sürdürmüşlerdir. Ancak Bolşevikler yalnızca kendilerine karşı silahlı mücadele verenleri değil tüm muhaliflerini ve hatta müttefiklerini dahi ortadan kaldırmıştır. (12)

Bunda, Bolşeviklerin yukarıda sözünü ettiğimiz politikalarının yanı sıra 3 Mart 1918’de Brest-Litovsk anlaşmasının imzalanmasının önemli payı vardır. Bu anlaşma her şeyden önce Sovyetlerin devre dışı bırakılarak ve meseleyle ilgili tüm eleştiriler gözardı edilerek imzalandığı için öfke yaratmıştır. Brest-Litovsk anlaşmasının 6. Maddesi ile Bolşevikler Ukrayna’dan çekilmeyi kabul eder.

Ukrayna kağıt üzerinde bağımsız olsa da Ukrayna egemen sınıflarının iktidarlarını devam ettirebilmeleri için Alman ordusuna bağlı birlikleri Ukrayna’ya girer. Ürünler yağmalanır, karşı çıkmaya çalışan köylüler cezalandırılır. İşgal güçlerinin ve toprak ağalarının yağma ve baskıları 1918 yılının Haziran ayından başlayarak köylüler ayaklanır ve bir süre sonra gerilla savaşına başlarlar. Nestor Mahno önderliğindeki anarşist isyan ordusu bu köylü ayaklanmasının önderliğini yapar. Almanya’da başlayan devrimci kalkışmanın Ukrayna’daki birliklerde yarattığı dağınıklığın etkisiyle Mahnovistler kontrol ettikleri alanları hızla genişlettiler, 1919’da yoğunlaşan Beyaz Ordu saldırılarını püskürtürler. Bolşevikler iki yıl süren bu savaşta Denikin ve Beyaz Ordu’ya karşı birçok defa Mahnovistlerle ittifak yapmış ancak ihtiyacı kalmadığı anda Mahnovistleri kelimenin tam anlamıyla arkadan hançerlemiştir. Mahnovist komutanlar Bolşevikler tarafından davet edildikleri konferansta katledilirler. (13) Bu sırada Bolşevikler 1918’in ortalarından başlayarak parça başı iş ve ikramiye gibi “üretimi arttırmaya “ dönük kapitalist taktikler uygulamaya geçirilir. 1922’ye gelindiğinde ise Yeni Ekonomi Politikaları (NEP) olarak adlandırılan devlet kapitalizmi uygulamaları yürürlüğe sokulur.

Ekim devriminin vaatlerini ve Sovyet iktidarını savunan Kronştad denizcilerinin ayaklanmasının bastırılması ve sonrasında yaşananlar ise Bolşeviklerin bir parti diktatörlüğü kurmak amacıyla hareket ettiklerini göstermiştir. Ekim devriminden önce Kerenski hükümetinin hedefinde olan Kronştad denizcileri Ekim’de hükümetin devrilmesinde aktif rol almış ve İç Savaş’ta devrimci bir tutum bekledikleri Bolşeviklerin tarafında Beyaz Ordu’ya karşı bütün cephelerde aktif biçimde savaşmışlardır. Ancak devrim sırasında uğruna savaştıkları hedefler Bolşevikler tarafından ortadan kaldırılmaktadır. Komutanların seçilmesi devrimin temel prensiplerinden biriyken Brest-Litovsk anlaşmasının ardından orduda katı bir hiyerarşik yapı kurulmaya başlanır. Yaşanan huzursuzluklar nedeniyle 1921 yılının Ocak ayında Baltık Filosu’nda 5000 denizci partiden ayrılır. Öte yandan Şubat ayında Petrograd’ta grev dalgası patlak verir, 24 Şubat’ta Petgrograd’ta olağanüstü hal ilan edilir ve grevin öncülerine dönük tutuklama dalgası başlar.

Kronştadlı denizciler 26 Şubat’ta Petrograd’taki durumla ilgili bilgi toplamak üzere kente bir heyet gönderir. Heyet 28 Şubat’ta Kronştad’a döner ve hazırlanır. Genelge 2 Mart’ta gerçekleştirilen ve 16.000 işçi ve denizcisinin katıldığı Kronştad Sovyeti toplantısında oy birliği ile kabul edilir. Bolşeviklere gönderilen genelgede, Sovyet seçimlerinin propaganda özgürlüğü ve gizli oylamayla yenilenmesi, anarşist ve sol sosyalist partiler için söz ve basın özgürlüğü tanınması, sendikalar ve köylü örgütleri için örgütlenme hakkı sağlanması, sosyalist partilerden tüm siyasi mahkumlar ile işçi ve köylü örgütü mensuplarının serbest bırakılması gibi talepler yer alır. Bolşevikler bu taleplere tehditler ve iftiralarla cevap verir. Saldırı tehlikesinin ortaya çıkması üzerine devlet kuruluşlarının idaresi kurulan Geçici Devrimci Komite tarafından ele geçirilir. Kentin savunulması için işçiler silahlandırılır. Kronştad’ta bulunan Bolşevik Parti üyeleri topluca partiden istifa ederek Geçici Devrimci Komite’ye güvenlerini gösterirler. Nihayet 8 Mart’ta önce Kronştad’a yönelik önce uçak bombardımanı, ardından topçu ateşi başlar. Kronştadlı denizciler sınırlı imkanlara rağmen uzun süre direnirler. Ancak Troçki’nin komuta ettiği Kızıl Ordu’nun saldırıları karşısında teslim olmak zorunda kalırlar. En az 527 kişinin hayatını kaybeder. (14)

Bu ayaklanmanın ardından anarşistlere ait kitap dükkanları, matbaalar ve kulüpler kapatılmış ve kalan birkaç anarşist çevre de tasfiye edilir. İç Savaş sırasında Kızıl Ordu’da hizmet vermeyi reddettikleri için Tolstoy’un pasifist takipçileri bile hapse atılır veya sürgüne gönderilir.

Özetle; ne Bill Shatov gibi oportünist “Sovyet Anarşistleri”nin ne Bolşeviklerin, ne de bunların takipçilerinin iddia ettiği gibi, Bolşeviklerin politikalarının olağanüstü şartlar veya iç savaş koşulları ile açıklanması mümkün değildir. 10 yıl yaşadığı ABD’de devrimci sendikalist Dünya Endüstri İşçileri’nin (IWW) bilinen ajitatörlerinden biri olan Bill Shatov Şubat devrimi sonrası Rusya’ya geldiği dönemde kendini anarşist olarak görüyor olabilir. Ancak yazarın sözünü ettiği gibi Ekim devriminden sonra Bolşevikler’in yanında yer almış, 1919’de Kızıl Ordu’da tümen komutanı olmuş ve devamında Petrograd’ta polis şefi, Sovyet petrol endüstrisinin yöneticisi ve nihayetinde Ulaştırma Bakanı olarak görev yapmıştır. (15) Bolşevikler iktidarı ele geçirmelerinin ardından işçi sınıfının uğruna mücadele ettiği devrimin kazanımlarını ortadan kaldırmış, yalnızca muhaliflerini değil, kendi iktidarları ve politikaları için tehdit olarak gördükleri herkesi vahşice yöntemlere ve ihanete başvurmaktan çekinmeden tasfiye etmiş ve parti diktatörlüğü ile idare edilen bir devlet kapitalizmi inşa etmiştir. Tüm devletler gibi kendine biat eden Bill Shatov gibi eski muhaliflerini ise ödüllendirmiştir.

Devlet mi Devrim mi?

Yukarıda bahsettiğimiz olaylara ve genel olarak Bolşeviklerin politikalarına yönelik eleştirilerle ilgili Leninistler tarafından verilen tüm savunmalar gibi bu yazının da asıl sorunlu noktalarından biri Ekim devrimi ve sonrasında yaşananları stratejik bir zorunluluğa indirgemesidir. “Bunların konjonktürel olanın içerisinde yaşanan kırılmalar” olmadığını açıklamaya çalıştık. Aslında tüm bunlarla, Bolşeviklerin önerdiğinin aksine devletin sınıfsız bir toplumu var edebilecek bir devrimin aracı olmayacağını göstermektedir. Buradan devlet olmaksızın “koskocaman karşı devrimci güçlerine nasıl direnileceği” sorusuna gelelim.

Liberter Komünistlerin Örgütsel Platformu bu soruya bir yanıt aradığı, anarşistlere yönelik –bugün de geçerliliğini koruyan- eleştiriler getirdiği ve anarşistler arasında süregelen tartışmalara zemin oluşturan somut öneriler ortaya koyduğu için günümüzde anarşist komünistler için önemli bir referans kaynağıdır. Ancak kolektif sorumluluk ilkesi gibi öneriler yeterince açıklanmadığı için, yazıda olduğu gibi farklı anlamlara çekilebilmekte ve çarpıtılabilmektedir. Dediğimiz gibi tüm bu ilkeler anarşistler arasında çok sayıda verimli tartışmaya da vesile olmuş ve hâlâ tartışılmaktadır. Ancak yine de Platform metninde önerilenin, Bolşevikler gibi merkezi ve hiyerarşik bir örgüt olduğu sonucuna nasıl varıldığını anlamış değiliz. Örneğin metinde “Teorik Birlik” başlığındaki “Genel Birliğin tüm faaliyeti, gerek genel gerekse ayrıntılı olarak, birlik tarafından geliştirilmiş teorik ilkelerle tam bir uyum içinde olmalıdır.” ifadesi nasıl “Bolşevik ilkelerine benzer şekilde, merkezi iradeye ve otoriteye uyum istiyor.” şeklinde yorumlanabilmektedir? Anarşist örgütün içindeki tüm militanların o örgütün teorik ilkeleriyle uyum içinde olması gerektiği vurgusunun merkezi iradeye ve otoriteye uyum olarak yorumlanması, okuduğunu anlamamayı ya da kasıtlı bir çarpıtmayı gerektirir. Bugün birçok anarşist örgüt deneyiminden de biliyoruz ki teorik birlik olmayan yapılar kişisel inisiyatiflerin belirleyici olmasına ve sonunda adı konulmamış şeflerin ortaya çıkmasına, yani otoriterleşmeye daha müsaittir.

Benzer biçimde Platform’un “Federalizm” bölümünde önerilen “Birlik Yürütme Komitesi”nin Leninist partilerdeki MK yetki ve sorumlulukları ile örtüştüğü söyleniyor. Anlaşılan yazar anarşistlerin örgütlenmekten anlamadığı yönündeki Türkiye solunda hâkim Stalinci propagandanın etkisiyle ortaya çıkan mitin etkisinden henüz kurtulamamış ve anarşistlerin kurdukları örgütlerde kalıcı bir hiyerarşi ve otorite oluşmasını engellemek için önerilerini anlamamakta ısrar ediyor. Anarşistlerin federasyon önerisi hiyerarşik örgütlenmelerinin alternatifidir. Platformda “Birlik Yürütme Komitesi” olarak tanımlanan kurul, anarşist federasyonu oluşturan yerel birlikler tarafından seçilen, onların alınan kararlarını uygulayan ve geri çağırılabilir delegelerden oluşan bir koordinasyon görevi görür.

1926’da yazılan Platformdaki “Çelişkili teori ve pratikleri savunan, ne bir gelecek perspektifi, ne de devamlı militan eylemliliği olan, ve arkasında hemen hiç iz bırakmadan sıklıkla ortadan kaybolan yerel örgütlenmeler.” tanımın günümüzde bu topraklardaki anarşistler için de geçerli olduğunu açıklıkla söyleyebiliriz. Anarşizmin içindeki sınıf mücadeleci ve komünist geleneğin, yazının başında sözünü ettiğimiz sosyalistlerin ideolojik krizi karşısında toplumsal mücadelelere politik bir yön, bir hedef önerebilecek devrimci bir alternatif olma potansiyeli bulunduğu kanaatindeyiz. Ancak pek çok anarşistte gördüğümüz benmerkezcilik, teoriye önem vermeme ve özdisiplin eksikliği gibi sorunların etkisiyle anarşizmin bugüne kadar Türkiye’deki toplumsal hareketler için bir alternatif veya bir referans noktası haline gelememiştir. Türkiye’de anarşist hareketin ortaya çıkışı 1980’lerin başı olarak ifade edilse de, platformist geleneği sahiplenen anarşist komünistler –ve örgütlü mücadele etme çabası içindeki diğer toplumcu anarşistlerin- ortaya çıkışı çok daha yakın tarihe dayanmaktadır. Ve Türkiye’deki anarşistler de sosyalist hareketin sahip olduğu teorik sorunlardan ve bunların getirdiği alışkanlıklardan azade değil. Tüm bunların da etkisiyle anarşist komünistler ve genel olarak sınıf mücadeleci anarşistler bugüne kadar istikrarlı örgütsel yapılar oluşturamamışlardır.

Anarşist komünistler olarak bizlerin, platform metninde vurgulandığı gibi teorik uyum, taktiksel birlik, kolektif sorumluluk ve federalizm ilkeleriyle hareket eden örgütlere ihtiyacımız bulunmaktadır. Buna yalnızca bir karşı devrim anında direnebilmek için değil, hali hazırda işçi sınıfının var olduğu tüm alanlarda varlık kazanmak, işçi sınıfı içindeki devrimci unsurları anarşizme çekebilmek, toplumsal hareketlerin parçası olan ve onlara etki eden bir politik güç olabilmek, bu hareketleri reformist, uzlaşmacı, parlamenterist ve devletçi güçlerin etkilerine karşı savunabilmek ve nihayetinde günümüzde tüm dünyada yayılan kitle hareketlerini devrimci bir yöne çekebilmek için ihtiyaç duyuyoruz.

Devletin reddi -günümüzde bazı anarşistin de iddia ettiğinin aksine- en genel/muğlak anlamıyla otoritenin reddedilmesi anlamına gelmez. Bakunin “Otorite ve Bilim” başlıklı yazısında “Ayakkabı söz konusu olduğunda ayakkabıcının otoritesini tanırım, evler, kanallar veya demir yolları söz konusu olduğunda mimara veya mühendise danışırım. Yani her özgün bilgi için bu türden bir “bilgine” başvururum. Ancak ne ayakkabıcının, ne mimarın ne de “bilginin” otoritesini bana zorla dayatmasına izin vermem … Eğer, önerileri ve klavuzluğunu belli bir süreliğine belli bir dereceye kadar kabul ederek herhangi bir uzmanın otoritesi önünde eğilirsem, bir başkası tarafından zorlanmadığım için bunu yaparım …” dedikten sonra anarşistlerin toplumun idaresine dair prensibini şu sözlerle özetler: “Herkes yönetir ve sırası geldiğinde de yönetilir. Bu yüzden sabit ve değişmez bir otorite yoktur, bunun yerine karşılıklı, geçici ve her şeyden önce gönüllü bir otorite ve ikincil konumun sonsuz değişkenliği vardır.” (16)

Günümüzün anarşist komünistleri devleti yalnızca bir “otorite” olduğu için reddetmezler. Devleti tarihin belli bir anında sınıflı toplumun ihtiyacı doğrultusunda ortaya çıkmış olan, ortaya çıktığı andan sonra her zaman egemen sınıfın baskı aygıtı olarak işlev gördüğü için reddederler. Egemen sınıfın çıkarları toplumun geri kalanına devlet aracılığıyla dayatılır. Anarşistler devletin ve sınıflı toplumun her zaman iç içe olgular olduğunu ve biri yok olmadan diğerinin de yok olamayacağını, bunun da ancak bir toplumsal devrimle mümkün olduğunu vurgularlar.

Öte yandan yazıda vurgulandığının aksine, federalizm merkezi karar almanın reddedilmesi anlamına gelmez. Anarşistler yalnızca devrim anında değil, devrimden sonra da belirli konularda merkezi karar alma ihtiyacının farkındadırlar. Ancak anarşistler merkeziyetçilik yerine tüm çalışma ve yaşam alanlarında, konsey, yerel meclis/komün ve Sovyet benzeri örgütlenmelerle, doğrudan ve katılımcı demokrasi, geri çağrılabilir delegeler yoluyla işleyen bir federal yapılanma önerirler. Yazıda ifade edildiğinin aksine anarşistler için toplumsal devrimin yol ve araçları boşlukta değildir. Bizler devrimin gereklerinin devasa işler olduğunun ve kendiliğinden veya duayla olmayacağını çok iyi biliyoruz. Ancak yazarın da dahil olduğu Leninistlerin asıl anlayamadığı devletin kendiliğinden veya duayla ortadan kalkmayacağıdır.

Öte yandan yazıda bütün toplumu komün ve konseyler olarak örgütlemek ise zamana yayılacak bir süreç olacağı söylenmekte, buna dayanak olarak da “toplumun büyük çoğunluğunun mülkiyetçi ve lümpenler topluluğundan oluştuğu”, “konsey ve komün tipi örgütlenmelerin kısa zamanda şeyhlerin, muhtarların ve eski toplumun etkilerinin kontrolüne geçtiği tümüyle onların çıkarlarına ve toplumsal statü kazanmalarına yol açıyor.” benzeri argümanlar dile getirilmektedir.

Aklı başında her anarşistin ve Marksistin kabul edeceği gibi günümüzde toplum sınıflara bölünmüştür. Anarşist komünistler ve diğer toplumcu anarşistler, Marksistlerle kapitalist sınıf karşısında devrimci tek sınıfın işçi sınıfı olduğu konusunda ortaklaşırlar. Orta sınıfların konumuna dair ise Komünist Parti Manifestosu’nda Marx şunları söyler: “Alt orta sınıf, küçük imalatçı, dükkan sahibi, zanaatçı, köylü, bunların hepsi orta sınıfın parçaları olarak yok olmaktan kurtulmak için burjuvaziye karşı savaşırlar. Bu nedenle devrimci değil tutucudurlar. Dahası gericidirler; zira tarihin tekerleğini geriye çevirmeye çalışırlar. ”

Anarşist komünistler için kapitalizmi ortadan kaldıracak toplumsal devrimin öznesi işçi sınıfıdır. Toplumsal devrimin asli hedefi ise özel mülkiyeti, geçmiş toplumun dinsel, siyasal ve yönetsel tüm imtiyazlarının yani sınıflı toplumun tüm kalıntılarını derhal ortadan kaldırılmasıdır. Kapitalistler, rütbe sahibi asker ve bürokratlar, iş yerlerindeki yöneticiler, dinsel ve kültürel imtiyazlara sahip olan kesimler de kategorik olarak toplumsal devrimin karşı safındadır. Yazarın verdiği örnek; yeni toplumun yönetsel organları olarak komün ve konseylerin zaman içerisinde kurulabileceğinin değil, orta sınıfların siyasal ve ekonomik imtiyazlarının da devrimin ilk anında ortadan kaldırılması gerektiğinin göstergesidir.

Öte yandan devletsiz toplumun nasıl işleyebileceği ve bunun için savaş koşullarında mümkün olup olmayacağı konusunda anarşist literatürde çok sayıda metin bulunmaktadır. Platform metinde anarşistlerin bu konuda yaklaşımı yalın biçimde şöyle özetlenmiştir: “Yeni üretim sisteminde ne patronlar, ne yatırımcılar, ne de (bugünkü Bolşevik devlette olduğu gibi) devletçe tayin edilmiş mülk sahipleri olacaktır. Bu yeni üretimin yönetimi, işçiler tarafından yaratılmış yönetim organlarına geçecektir: işçi sovyetleri, fabrika komiteleri, ya da işçilerin iş yeri ve fabrikalardaki idari yapıları. Bu organlar, birbirleriyle komün, bölge ve nihayet genel ve federal üretim yönetimi düzeyinde ilişkilendirilmiş olacaklardır. Yığınların kendisi tarafından kurulan ve daima onların kendi nüfuzu ve kontrolü altında olacak söz konusu organlar, sürekli olarak yenilenecek, halk yığınlarının gerçek özyönetimi fikrinin gerçekleştirimini ifade edecektir.”

Devlet olmaksızın, yerel meclisler, fabrika komiteleri vb. yönetsel aygıtlar yoluyla toplumun doğrudan iktidarının iç savaş koşullarında dahi mümkün olabileceğinin somut örneği ise İspanya devrimidir. İspanya devrimi hataları ve eksikleriyle birlikte muazzam dersler barındıran bir örnektir. Özellikle anarşistlerin ve anarko-sendikalist CNT’nin (Confederación Nacional del Trabajo-Ulusal Emek Konfederasyonu) etkin olduğu bölgelerde tarım, endüstri ve hizmetler uzmanlaşmış birimlere sahip çok çeşitli bir birimler içerisinde birleşmişti. Bunlar, seçilmiş ve geri çağrılabilir delegeler aracılığıyla, mahalli bazda ve şehir bazında örgütlenmiş yönetsel aygıtın parçalarını oluşturuyorlardı. Bu yönüyle toplumsal ihtiyaçlara göre belirlenen, doğrudan demokratik ancak merkezi bir planlama ve karar almak mekanizması vardı. Öte yandan 19 Temmuz’da gerçekleşen Franco liderliğindeki faşist darbe girişiminden hemen ardından CNT, FAI, UGT, Sosyalist Parti ve cumhuriyetçilerin de aralarında olduğu örgütlerin katılımıyla Merkezi Milis Komitesi oluşturulması kararlaştırılmıştı. Merkezi Milis Komitesi’ne bağlı olarak örgütlenen milis birlikleri sendikalar tarafından kontrol ediliyordu. Bu bir yandan –ne kadar doğru olduğu tartışmalı olan- ittifak politikasının bir yansıması, diğer yandan da iç savaş koşullarında merkezi karar alma ihtiyacının farkında olduklarının göstergesiydi. Ancak bir yanıyla sadece bir imgeydi. Birçok yerde CNT üyesi işçilerin ve anarşist devrimcilerin örgütü FAI militanları en belirleyici güçtü. Sıradan işçiler örgütlenmiş ve silahlanmışlardı. Ancak tüm bu süreç boyunca burjuva devlet ortadan kaldırılmadı ve devrimin hedefleri çoğu zaman lokal düzeyde veya devletin gölgesi altında hayata geçti. Elbette bugünden bakarak çok sayıda eksiğini ve hatasından bahsedebileceğimiz bu deneyim tüm zorluklara –ve yapılan sayısız yanlışa rağmen- rağmen 33 ay boyunca devam etmiş ve devlet olmaksızın toplumun kendini idare edebileceğini göstermiştir.

Bugün ise 1917’de, 1926’da ya da 1936’da değiliz ama bu deneyimlerin ve sınıf savaşının pratiğinden beslenen teorik tartışmaların üzerine bir mücadele inşa ediyoruz. Daha önce dediğimiz gibi, yazarları tarafından bir taslak olarak yazıldığı belirtilen platform metninin de hatasız bir kılavuz olarak değil, üzerine yapılan tartışmalarla birlikte ele alınması gerektiğini düşünüyoruz. Platform metninde yer alan bir çok kavramın belirsizliği nedeniyle dolayısıyla farklı noktalara çekilebileceğinin, patriarkaya veya kendi dışındaki toplumsal hareketlere yaklaşımı gibi bir çok konuda eksiklikleri olduğunun farkındayız. Günümüz anarşist komünist hareketinin -içerisinde yer alan farklılıklarla birlikte- bunun çok ilerisinde olduğunu söyleyebiliriz.

Metnin yayınlanmasından bir yıl sonra, 1927 yılında İtalyan anarşist Errico Malatesta’nın Platform metnine dair yazdığı bir yazıyla başlayan yazışma bu tartışmalardan ilkidir. Malatesta “Bir Anarşist Örgüt Projesi” başlıklı yazısı Platform metnindeki tüm anarşistlerin tek bir ‘Genel Birlik’ altında toplama önerisinin olanaklı ve hatta arzu edilir olmadığını söylüyor. Genel Birlik için, çok fazla çevresel farklılıklar ve mücadele koşulları, tercih edilebilecek pek çok sayıda olası eylem biçimi, bireyler arasında çok farklı karakter özellikleri ve uyumsuzluklar olduğunu, platformun yazlarının, eğer farklı eğilimlerin varlığını kabul ediyorlarsa, onların kendi tarzlarında örgütlenme, kendilerinin en uygun gördükleri yoldan faaliyet yürütme hakkına sahip olduklarını kabul etmek zorunda olduklarını vurguluyor. (18) Bu eleştiri Platform metnindeki teorik ve taktiksel uyuma sahip olmayan bir örgütün “her biri kendi düşüncesine sahip bireylerin basit ve mekanik bir topluluğundan başka bir şey olmayacağı” ve “bu tür bir örgütün gerçekle yüz yüze kaldığında kaçınılmaz olarak parçalanıp dağılacağı” yönündeki haklı tespitlere bir katkı olarak görülmelidir.

Birkaç defa söylediğimiz gibi, kendine anarşist diyen ama hiçbir şekilde yan yana duramayacağımız “anarşizmler” vardır. Ancak platform metninde ortaya konulan genelgeçer bir politik ortaklık değildir. Devlet, sınıflar mücadelesi, ulusal sorun, ekoloji, sendikalara yaklaşım gibi teorik konularda ortaklaşmış olmanın yanı sıra anarşist komünist bir örgütün içinde bulunulan zamana ve coğrafyanın şartlarına göre belirlediği ortak bir stratejiye sahip olması ve içerisinde yer alan kişilerin veya birimlerin taktiklerinin uyum içerisinde olması gerekmektedir. Teorik, stratejik ve taktiksel konularda tartışmalar durağan değildir. Mücadelenin farklı aşamaları ve toplumda, sistemde veya doğal yaşamdaki bizden bağımsız değişiklikler bu tartışmaları çeşitlendirecek ve karmaşıklaştıracaktır. Bu durumda politik ayrımlar yaşanması doğal ve hatta kaçınılmazdır. Dünyanın her yerinde onlarca fraksiyona bölünmüş olsa da gerçek her biri gerçek doğrunun taşıyıcısı olduğunu savunan ve iktidarı tek başına ele geçirmeye çalışan Leninist örgütler için bu ayrışmalar birer trajedidir. Ancak bizim için bu farklılıklar bir yönüyle zenginliktir. Elbette etkili bir (en azından bir) anarşist komünist örgüte ihtiyacımız vardır. Ancak anarşist komünist örgüt için nicel güçten daha önemli olan platform metninde vurgulanan teorik-stratejik birlik ve taktik uyuma sahip olmasıdır. Anarşist örgütler içinde politik ayrımların netleştiği ve çözümsüz hale geldiği koşullarda ayrışma kaçınılmaz ve gereklidir. Elbette anarşistler için de pratikte bunun böyle işlediğini söyleyemesek de ilke düzeyinde bunu savunmalı ve böylesi anlarda hatırlamalıyız. Mücadeleyi asıl zayıflatan, doğru temelde ayrışmalar değil, sekterlik, yeterince tartışma olmayan, üyelerinin aralarındaki fikir ayrılıklarına rağmen, ezber haline getirdikleri faaliyetlerle varlığını sürdüren aktivist örgütlerdir.

Biz Anarşistiz

Yazıda iddia edildiğinin aksine platform metni anarşizmden bir sapma değil, tam tersi anarşist ilkelerle etkin bir devrimci örgütün nasıl var olabileceğine dair vurucu öneriler içeren ve bugüne kadar anarşistler arasında devam eden tartışmalara zemin hazırlayan bir metindir. Bizler Platform metninde de belirtildiği liberter düşüncelerin itici gücü olacak, teorik, stratejik birlik ve taktik uyuma sahip ve kolektif sorumluluk ilkesi doğrultusunda hareket eden bir anarşist örgütün gerekliliğinin farkındayız. Anarşist komünistler için devrimci örgüt, sınıf mücadelesi içindeki daha aktif olan, ideolojik ve taktiksel ortaklığa sahip militanların örgütüdür. Ancak bunun ne işleyişi ne de amaçları yönünden Leninist partilerle bir benzerliği yoktur.

Anarşist komünist örgüt içinde tüm üyeler karar alma süreçlerinde eşit biçimde hak sahibidir. Merkezin kontrolündeki birimler değil, otonom yerel örgütlerin yan yana gelmesiyle oluşan bir federasyon biçimindedir. Federasyon içinde geri çağrılabilir ve mümkün olduğu sürece rotasyona tabii tutulan delegeler temsil ettiği yerel örgütün kararlarıyla bağlıdır. Ve yukarıda açıkladığımız üzere anarşistler iktidarı kendi ellerine almak için değil, işçilerin özyönetim organları aracılığıyla -konsey, komün, sovyet, yerel meclisler veya adına ne dersek diyelim- iktidarı ellerine alacağı, devletin, özel mülkiyetin ve tüm sınıfsal ayrıcalıkların derhal ortadan kaldırılacağı bir toplumsal devrim için mücadele ederler. Tüm bunların gösterdiği gibi Leninizm ve anarşist komünizm (veya diğer devrimci anarşist akımlar) ilkesel ve teorik olarak birbirleriyle köklü farklara sahip iki politik akımdır. Yazı yapıcı bir tartışmanın zeminini açmış olmasıyla olumlu bir başlangıç olsa da aradaki farkı silikleştiriyor veya yalnızca koşullarla ortaya çıkmış “hatalara” indirgiyor olmasıyla eksiktir. Yine daha önce belirtmiş olduğumuz gibi Platform böylesi bir tartışmaya başlamak açısından yerinde bir referans noktası olsa da anarşist komünistlerin (ve diğer devrimci anarşistlerin) beslendiği diğer kaynak ve pratik deneyimleri göz ardı ediyor olmasıyla da bütünlüklü bir değerlendirmenin ürünü olduğu söylenemez.

Ancak tüm eksiklerine rağmen anarşizmin devrimci geleneği üzerinden bir tartışmayı anlamlı bulduğumuzu yineleyelim. Bugün dünyanın bir çok noktasında Platform geleneğini sahiplenen, daha eleştirel yaklaşan veya Latin Amerika’da gelişen Especifismo (19) gibi platforma yeni yorumlar katarak ilerleyen anarşist komünist örgütler, bulundukları topraklardaki toplumsal mücadelelerin önemli özneleri konumundalar. Dünyanın bir çok yerinde Leninizmin mirasçısı olan; devletçi, kurumsalcı, sekter, bürokratik ve devrimcilik iddiasını yitirmiş yapılar giderek etkisini yitirken, aralarındaki politik farklara rağmen radikal ve devrimci bir hatta sahip olan anarşistler ve anarko sendikalistler ile otonomistler, konsey komünistleri gibi Marksizmin sol kanadında duranlar giderek daha fazla insan için radikal birer alternatif haline geliyor. Bu topraklarda güçlü ve radikal bir toplumsal hareketin ortaya çıkabilmesi de kurumsalcı ve devletçi sosyalist geleneğin aşılmasını gerektiriyor. Bunun için de böylesi tartışmaların yaygınlaştırılması ve derinleştirilmesi önem taşıyor.

  1. Can the Bolsheviks Retain State Power?; Vladimir Lenin, https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1917/oct/01.htm
  2. The Bolsheviks Must Assume Power; Vladimir Lenin, https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1917/sep/14.htm
  3. Stalin; L.Troçki, https://www.marxists.org/archive/trotsky/1940/xx/stalin)
  4. Devlet ve Devrim; V.İ. Lenin, Bilim ve Sosyalizm Yayınları
  5. Siyasi Yazılar; K. Marx F. Engels, Nil Yayınları
  6. The Impending Catastrophe and How to Combat It; V.İ. Lenin, https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1917/ichtci/11.htm
  7. ‘Left Wing’ Childness; V.İ. Lenin, https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1918/may/09.htm
  8. Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Friedrich Engels, Sol yayınları
  9. Bolşevikler İktidara Geliyor; Alexander Rabinowitch, Yordam Kitap
  10. Bolşevikler ve İşçi Denetimi; Maurice Brinton, Ayrıntı Yayınevi
  11. Kara Muhafızlar, https://www.yeryuzupostasi.org/2017/11/02/kara-muhafizlar/
  12. https://en.wikipedia.org/wiki/Left-wing_uprisings_against_the_Bolsheviks
  13. Mahnovşçina; Peter Arşinov, Kaos Yayınları
  14. Kronştad 1921; İda Mett, Kaos Yayınları
  15. “Big Bill” Builds the Turksib, http://www.walkingalmaty.com/big-bill-builds-the-turksib.html
  16. Bakunin; Sam Dolgoff, Kaos Yayınları
  17. Halk Silahlanınca; Abel Paz, Kaos Yayınları
  18. Bir Anarşist Örgüt Projesi; Errico Malatesta, https://www.yeryuzupostasi.org/2017/05/06/bir-anarsist-orgut-projesi-errico-malatesta-1927/
  19. Toplumsal Hareketler Yaratma ve Anarşist Örgüt Kurma Konusunda Güney Amerikalı Anarşist Praksis https://www.yeryuzupostasi.org/2017/03/25/toplumsal-hareketler-yaratma-ve-anarsist-orgut-kurma-konusunda-guney-amerikali-anarsist-praksis-nefac-kara-kizil-notlar/

Adresi kontrol edin

Our rage was at Boğaziçi University today, it will be everywhere tomorrow

Türkçe On January 4th, thousands of students demonstrated over the appointment of Boğaziçi University’s new …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir