Anasayfa / Makaleler / KESK’lilerin eylem yapan gençlere saldırısı üzerine: İşçi sınıfının amcaları sendikalar – Cem Gök

KESK’lilerin eylem yapan gençlere saldırısı üzerine: İşçi sınıfının amcaları sendikalar – Cem Gök

Aşina olmayanlar için not: argo anlamıyla “amca” polis demektir

Sosyal medyada görmüşsünüzdür. Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen ve bugün itibariyle 75 gündür açlık grevinde olan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’ya destek vermek ve KESK’in bu eyleme karşı tepkisiz kalmasını protesto etmek için 3 genç Trabzon’daki KESK lokalinde eylem yapmak istiyor. Bunun üzerine “mekanın sahipleri” oldukları anlaşılan amcalar, gençlere saldırıyor, yaka paça dışarı atıyorlar. (Görüntüler aşağıda)

Görüntülerin sosyal medyada yaygınlaşması üzerine pek çok kişi “mücadeleci” hatta “devrimci” olduğunu düşündükleri KESK içerisinden birilerinin polis edasıyla gençlere saldırmasına tepki gösterdi. Tepkilerin hedefinde saldırıyı gerçekleştiren amcalar var, KESK’i eleştiren yorumlardan ise pek hoşnut olunmuyor. Yorumların çoğu “KESK’in hedef alınmasının hatalı olacağı” “Sendika içindeki bu çürük yumurtaların temizlenmesi gerektiği” şeklinde. Yakında KESK genel merkezinden “amalı” bir “özür” açıklaması gelir, -belki- saldırıyı gerçekleştirenler disipline sevk edilir, olay kapanır.

Ancak bu olayın da işaret ettiği yapısal sorunları göz ardı ederek yapılan yorumların, bir eyleme müdahale ettikleri için tek tek polisleri suçlayıp, devletin suçsuz olduğunu söylemekten farkı yok. Günümüzde sendikaların işlevinin ne olduğunu doğru tespit etmediğimiz ve sendikalara dair sol içerisindeki hakim olan anlayışın köklü bir eleştirisini yapmadığımız sürece bu tarz olaylara şaşırır, her mücadelede yenilmemizin ve yaşadığımız hayal kırıklığının nedenlerini açıklayamayız. Sol içindeki görülmeyen (belki de görülmek istenmeyen) temel sorun sendikaların işçilerden oluşan ve işçilerin kontrol edip yönlendirebileceği yapılar olmadığıdır. Sendikalar işçilerden ayrı, işçilerin dışında varlığa ve çıkarlara sahip olan yapılardır. İşçiler sendikalarda örgütlenmezler, yalnızca onun üyesi olabilirler.

Sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada sendikalar işçi sınıfını sermaye ve devletle uzlaştıran, işçilerin mücadelesini yasal sınırlara hapseden ve pasifize ederek kontrol altına almaya çalışan aygıtlardan ibarettir. Bu yönüyle gerçekten de işçilerin mücadelesindeki rollerinin polisten daha farklı olduğunu söyleyemeyiz. Bu konuda yakın dönemde çarpıcı bir örnek Düzce’deki Teknorot fabrikasında yaşandı. Mücadele eden işçileri durdurmak için önce sendika devreye girdi, olmayınca jandarması, polisiyle devletin kolluk kuvvetleri. (1)

Bir sendikacının davranışlarını belirleyen, sendikanın kurumsal yapısını ve bu kurumsal yapıya bağlı olan kişisel çıkarlarını korumaktır. İşçilerin kendi içlerinde örgütlü olduğu ve militan tutum aldığı iş yerlerinde daha mücadeleci gibi davransalar dahi kurumsal yapıya zarar vermemek sendikacının önceliği olmak zorundadır. Örneğin yasal sınırlar dışında grev ya da benzer bir militan eylem yaparlarsa ciddi mali yaptırımlarla ve ceza kovuşturmalarıyla karşı karşıya kalacakları için bundan kaçınırlar. İş yerinde işçilerle patron arasında uzlaşma sağlayamazlarsa yetkilerini kaybedecekleri için eninde sonunda bunun olması için çalışırlar. Yasal grev dahi sendika için maliyet, fazladan iş yükü ve yetkisini kaybetme tehlikesi anlamına gelir. Böylesi anlarda sendikacıların çıkarlarının işçilerdense patronlara daha yakın olduğunun göstergesidir. Neyse ki şartların sendikaları greve gitmeye zorladığında devlet hemen hemen her zaman devreye girer ve o grevi yasaklar. Böylece sendikanın işçiler nezdinde itibarı sarsılmadan “iş yeri barışı” sağlanmış olur.

Kurumsallığı öne koyan bu anlayış Türkiye solunun ana damarını oluşturan devletçi, kurumsal sol anlayışla örtüştüğü için sendikaların bir bölümünün (DİSK, KESK ve Türk-İş içindeki bazı sendikalar) yönetiminde farklı politik yapılardan solcular  vardır. Bazen de o sendikaların yöneticileriyle yakın ilişki kurarak veya sendikalarda uzman, avukat vs. görevler alarak sendikayla ilişki kurarlar. Bu ilişkilenme biçimi Türkiye solunun ana damarını oluşturan Leninizmle harmanlanmış Kemalist aydınlanmacı gelenekle uyumludur: Ne de olsa devrimciler işçi sınıfının organik parçası değil, işçiler (veya halk) adına konuşacak, onun çıkarlarını savunacak, ona yol gösterecek küçük burjuva aydınlardır, dolayısıyla buna uygun pozisyonlar, mevziler ele geçirilmelidir. Ancak bu pozisyonlara gelenlerin yalnızca politik çıkarları yoktur, aynı zamanda kaçınılmaz olarak kişisel çıkarları da vardır. Rahat ve kişisel olarak tatmin edici bir işte görece iyi ücretlerle çalışırlar. Bunun da etkisiyle sendikayı dönüştürmek üzere göreve başlayan sözüm ona devrimci kendini o çarklar içerisinde dönüşmüş, klasik bir bürokrat haline gelmiş olarak bulur.

Bu yüzden solcuların büyük bir kısmı kategori olarak yasal sendikaları ve pratikte DİSK ve KESK’i yapısal olarak eleştirmezler. Bahsettiğimiz pozisyonlarda olmayanlar için de aynı durum söz konusudur. İşçi sınıfı için umut vaat etmeyen, işçilerin çok büyük bir kısmının itibar etmediği kurumlara karşı savunma pozisyonunda olunması kurumsalcı ezberlerin ve kolaycılığın ürünüdür. Yapılan en radikal eleştiri “Sendikaların yönetimine çöreklenmiş bürokratlar”ın suçlanması düzeyindedir. Dolayısıyla çözüm olarak da bunların yerine “gerçek devrimcilerin” yönetime gelmesi gösterilir.  böylece “sendikaların mücadeleci özüne kavuşacağı iddia edilir.

Dolayısıyla “devrimcileştirmek” iddiasıyla çeşitli sendikalarda yönetici olanların en sağlam bürokratlara taş çıkarırcasına “kurumu” korumak için işçileri karşılarına almasında şaşıracak bir şey yok. 2014 yılında fabrikayı işgal ederek üretimi durduran Greif işçilerine karşı Kani Beko’dan Arzu Çerkezoğulu’na DİSK bürokratlarının, Rıdvan Budak denen sendika patronu ve ekibini savunmalarının nedeni bunların “yeterince devrimci iradeye sahip olmamaları” değildir. DİSK kurumsallığını korumanın ve o kurumsallıktaki pozisyonlarının gereği olarak bunu yapmışlardır. Bu sendikaların ihtiyaçlarının işçi sınıfının çıkarlarıyla bir olmadığının hatta pek çok zaman taban tabana zıt olduğunun çok berrak bir örneğidir.

KESK’in KHK’larla işten çıkartılan üyeleri için etkin mücadele etmemesinin nedeni de, Trabzon’daki KESK lokalinde eylem yapmaya çalışan gençlere saldıran amcaların motivasyonu da aynıdır: Sendikalardaki diğer amcalar gibi, sendikanın kurumsallığını ve muhtemelen sendika içindeki kendi politik yapılarının pozisyonunu korumak.

Sınıf mücadelesine zarar vermemek adına; sendikaların reddedilmemesi, onlara sahip çıkarak hatalarını düzeltmek gerektiği argümanı artık kabak tadı verdi. 2015’teki Metal Fırtına örneğinde olduğu gibi işçi sınıfının en mücadeleci unsurları hala önlerindeki tek alternatif olarak bu sendikaları gördükleri için çoğu zaman bunlara yönlenmek zorunda kalıyorlar. Ancak yine aynı örnek bize, iç örgütlülüklerini sağlayabilirlerse yasal sınırları aşarak, üretimi durdurmalarının ve kazanım elde etmelerinin mümkün olduğunu, sendikaların bu süreçlerde kamburdan başka bir şey olmadığını gösterdi.

KHK ihraçları ile ilgili de aynı durum söz konusu. KESK’ten bir fayda gelmemesine ve bu saldırı benzeri olaylara şaşıracak bir şey yok. Bu süreç işten atılanların birlikte mücadelesi ve diğerlerinin aktif dayanışmasıyla kazanımla sonuçlandırılabilir. Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın açlık greviyle büyüyen dayanışma bunun mümkün olduğunu bize gösteriyor.

Not: Dün gece kaldıkları eve yapılan baskınla gözaltına alınan Nuriye Gülmen, Semih Özakça ve ihraçlara karşı direnen tüm kamu emekçilerinin mücadelesini tekrar selamlıyoruz. Nuriye Gülmen’in dediği gibi; aynı umudu taşıyan binlerce insanız.

  1. https://www.yeryuzupostasi.org/2017/05/10/sendika-devlet-patron-el-ele-verdi-teknorot-fabrikasinda-direnis-sona-erdi/

Adresi kontrol edin

Üretim sürecinde cinsiyetçiliğe karşı dayanışma

Solidarity against sexism on the shop floor IWW üyesi Angel Gardner iş yerlerinde cinsiyetçilikle mücadele …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir