“Anarşist teorik uygulamanın sorunlu unsurları ve eksiklikleri, sınıf mücadelesinin reddedilmesine dayanan bir “genetik mutasyon” ya da “sağ ve solun ötesinde” keskin bir pozisyon alma yoluyla çözülemez.” Pier Francesco Zarcone
“Ancak, kendilerini solcu olarak tanımlayanlar için şunu net bir şekilde anlamak gerekir ki, ‘sol’ kavramının kullanılması, bu kelimenin anlamını tam anlamıyla tanımlayan ve kullanımını meşrulaştıran temel ilkelerin kabulünü gerektirir.” Murray Bookchin
Felsefeci Norbert Bobbio, “sol” ve “sağ” kavramlarının kullanılmasının geçerliliğini tartışırken, “bunlar mutlak kavramlar değildir. Bunlar göreceli kavramlardır. Bunlar özsel ya da ontolojik kavramlar değildir. Bunlar siyasi evrene içkin nitelikler değildir […] Bunlar belirli bir siyasi topolojiyi temsil ederler” (BOBBIO, 2011, s. 91) diye belirtir. Pratikte bu, bir kişinin her zaman sağcı olana göre solcu olduğu ve bunun tersinin de geçerli olduğu anlamına gelir. Sağcı ya da solcu olmanın somut bir siyasi evrende bir tutum sergilemek anlamına geldiği göz önünde bulundurulduğunda, bir evrende (örneğin, bir ülkedeki siyasi krizde) belirli tutumları benimsemek (ya da benimsememek), solcu ya da sağcı tutumlara bağlı olmak demektir. Bu nedenle, “ne sağ ne de sol” olan bir kişi diye bir şey yoktur (bunu istese bile), çünkü topoloji bir harita gibidir. Mekânsal konumunuzu inkar edebilirsiniz, ancak bu orada olmadığınız anlamına gelmez.
Bobbio ayrıca, tarihsel olarak sol-sağ karşıtlığının bir yandan “kendilerini öfkelendiren ve ortadan kaldırmak istedikleri eşitsizliklerin çoğunun toplumsal olduğu ve bu nedenle ortadan kaldırılabilir olduğu” inancından hareket edenler, diğer yandan ise “eşitsizliklerin doğal olduğu ve bu nedenle ortadan kaldırılamayacağı”na inananlar arasında oluştuğuna dikkat çekmektedir (BOBBIO, 2011, s. 105). Anarşizm açıkça ilk grubun yanında yer almıştır ve araştırmacı Lucien van der Walt’ın ifadesiyle, “geniş anarşist gelenek, işçi ve köylü hareketinin tarihinin yanı sıra genel olarak solun tarihi üzerinde de muazzam bir etki yaratmıştır” (VAN DER WALT, 2017, s. 83).
Tarihçiler ve siyaset bilimcileri arasında, sol-sağ ikileminin ortaya çıkışını Fransız Devrimi süreci içinde ve hala çok sınırlı çerçeveler içinde de olsa siyasi ve toplumsal eşitlik arayışıyla ilişkilendirme konusunda belirli bir fikir birliği bulunmaktadır. Halkın isteklerine daha yakın politikaları savunanlar ile Fransız siyasi sahnesinde gündemleriyle yükselişe geçen aristokrat ve burjuva kesimlerin çıkarlarını savunanlar arasındaki karşıtlığın, Fransız Ulusal Kurucu Meclisi içinde ortaya çıktığı iyi bilinmektedir.
Tuileries Sarayı’nın arkasında bulunan Manège adlı toplantı salonunda düzenlenen bir toplantıda, sandalyelerin diziliş biçimi nedeniyle Sol, Sağ ve Merkez grupları oluşmuştu. Meclis başkanının solunda, halkın haklarını savunanlar, sağında, devrimin sona ermesini isteyen muhafazakarlar, ortada ise, kralın yetkilerinin Meclis tarafından çıkarılan yasalarla sınırlandırıldığı anayasal monarşiyi savunanlar oturuyordu. O dönemde Fransa’da henüz siyasi partiler bulunmadığını belirtmek gerekir, ancak kısa süre sonra kendi kimliklerine sahip siyasi kesimler oluşmaya başlayacaktı.
Birinci Sınıf (ruhban sınıfı) ve İkinci Sınıf (soylular), Üçüncü Sınıf’ın (üst ve alt burjuvazi, köylüler ve kent işçileri) sağında yer alıyordu. Üçüncü Sınıf, nüfusun %80’inden fazlasını oluşturuyordu; bu sınıf homojen bir blok değildi ve iç bölünmeler ile sınıf farklılıkları nedeniyle birliği parçalanmıştı. Örneğin, Üçüncü Sınıfı oluşturan kentli kesim olan san-cullottes (baldırı çıplaklar), yoksulları destekleyen bir program, buğdayın müsadere edilmesi, zenginlere vergi uygulanması ve benzeri radikal uygulamaları savunan ve muhafazakârların ve Jakobenlerin solunda yer alan bir toplumsal grup olan Enragés için önemli kadrolar sağladı. Daniel Guerín’in de işaret ettiği gibi:
Aslında, Fransız Devrimi’nin merkezinde iki çok farklı devrim türü ya da, tercih ederseniz, birbiriyle çelişen iki iktidar türü vardı: biri burjuvazinin sol kanadı tarafından, diğeri ise proto-proletarya (küçük zanaatkârlar ve ücretliler) tarafından oluşturulmuştu. Birinci grup otoriter, hatta diktatörce, merkeziyetçi ve ayrıcalıksızlara karşı baskıcıydı. İkincisi ise demokratik, federalist bir gruptu; bugün işçi konseyleri olarak tanımlanabilecek olan, yani Paris Komünü ile bağları olan Paris şehrinin 48 meclisi ve taşra kasabalarındaki halk topluluklarından oluşuyordu(7). Bu ikinci iktidarın özünde özgürlükçü olduğunu, bir ölçüde 1871 Paris Komünü ve 1917 Rus sovyetlerinin öncüsü olduğunu söylemekten çekinmiyorum; buna karşılık ilk iktidar, özellikle darbe sonrasında, 19. yüzyıl boyunca Jakoben olarak adlandırıldı. (GUERÍN, 1973)
Dolayısıyla, sol ve sağ ayrımı yalnızca Kurucu Meclis’ten (burjuva devletinin embriyosu) doğmakla kalmaz, aynı zamanda bu meclisin ötesine geçen ve Fransız toplumunun geniş kesimlerini kapsayan tartışmaların bir sonucudur. Sağ ve solun sadece saray içi çekişmelere hizmet eden kavramlar olduğunu düşünmek, topluma ve Fransa’daki bu tarihsel sürece dar bir bakış açısıyla yaklaşmak anlamına gelir. Guerín, Fransız Devrimi’nde daha özgürlükçü siyasi projelere sahip olan toplumsal kesimlerin varlığını vurgulamış olsa da, bu kesimlerin varlığının 18. yüzyılda anarşizmin ortaya çıkışı için bir zemin oluşması için yeterli olmadığını vurgulamak gerekir (CORRÊA, 2012, s. 63).
Fransız Devrimi’nden sonraki, Viyana Kongresi’nden (1815) Halkların Baharı’na (1848) uzanan dönem, bu nedenle liberaller ile muhafazakarlar arasındaki mücadelenin ve işçilerin liberal etkiden giderek uzaklaşmasının yaşandığı bir dönemdir. Bu dönem, anarşizmin oluşumu için maddi ve ideolojik temellerin pekiştirilmesinde kilit bir dönüm noktasıdır. 1848 Halkların Baharı, neredeyse tüm Avrupa kıtasına yayıldı ve egemen sınıfın siyasi oyununun çehresini değiştirdi. Liberal ve milliyetçi gündemleri de bir araya getiren bu protesto hareketinde işçilerin itici gücü olmasına rağmen, patlak vermesinden 18 ay sonra, ayaklanma sonucu devrilen tüm rejimler, Fransız rejimi hariç olmak üzere yeniden kurulmuştu. Bu süreçler, milliyetçi söylemi kullanarak hareketin kontrolünü ele geçiren burjuva çıkarları doğrultusunda kademeli olarak yönlendirildi. Böylelikle, yeni filizlenen bir işçi hareketi ortaya çıktı ve bununla birlikte, Jakoben vatanseverlik söyleminden uzaklaşan, anti-burjuva ve enternasyonalist bir politik söylem de şekillendi. Siyasi duruşlar sızdırmaz değildir ve zaman içinde sabit kalmaz. Bu nedenle, halihazırda birçok ulus devletin kontrolünü elinde bulunduran burjuvazi, burjuva devletlerin yeni toplumsal düzenini sürdürmek kendi çıkarına olduğu için sağa kayarken, yeni yöneticilerin solunda yer alan işçiler ise gerçek toplumsal eşitlik istiyor ve mevcut durumun değişikliğini savunuyorlardı.
Böylece işçiler ve onların örgütlü hareketi, iktidardaki hükümetlere karşı ve toplumsal hakların genişletilmesi için tavır almaya başladılar; bu sayede kendilerini muhafazakarların ve kapitalistlerin solunda konumlandırdılar. Guerín’e (1975) göre, 1840 yılında Paris’te bir genel grev gerçekleşti ve “sonraki yıllarda işçi gazetelerinde bir artış yaşandı”. 1864’te Uluslararası İşçi Birliği’nin (IWA) kurulması ile birlikte, Fransız Devrimi’nin siyasi ufkunun sınırlarını aşan ve ikinci kongresinde (1867) IWA’yı “sermayeye karşı işçi sınıfının eylem merkezi”ne dönüştürmeyi öneren, kendine has bir kimliğe sahip siyasi bir kamp ortaya çıktı (SAMIS, 2015, s. 170) . Özetle, bu, mutualist, kolektivist ve komünist gelenekleri bir araya getiren, ancak farklılıklarına rağmen toplumsal eşitliğin sağlanması ve kapitalizmin sona erdirilmesi konusunda asgari ortak mutabakatlara sahip olan proleter ve sosyalist bir kamptı. Başka bir deyişle, sosyalist kamp içindeki tartışma, devrimci ilkeler doğrultusunda toplumun küresel çapta yeniden örgütlenmesi ile ilgiliydi. Ve toplumun yeniden örgütlenmesinden bahseden herkes, istese de istemese de, politik bir tartışmadan bahsediyor demektir.
Hoşumuza gitse de gitmese de, “anarşizm ve Marksizm, başlangıçlarında aynı proleter kaynaktan, bir sol kaynaktan beslendiler. Ve yeni doğan işçi sınıfının baskısı altında, aynı nihai görevi üzerlerine aldılar,” ki bu görev, yazara göre, “üretim araçlarını işçilerin ellerine teslim ederek kapitalist devleti ortadan kaldırmaktır.” (GUERIN, 1975). Dil alanında bile ortak kavramlar benimsenmiştir (bazıları tartışmalı, bazıları ise değil).
Guerín’in iyimserliğine ve daha sonra Marksizm ile anarşizm arasında kurmaya çalıştığı ancak başarısız olan sentez girişimine aykırı olarak, bu ortak zemin iç farklılıklar olmaksızın oluşmamıştı. Elbette farklılıklar vardı, ancak herkes aynı ortak kampın, aynı sosyalist zeminin bir parçası olduğunu hissediyordu; çünkü işçi sınıfının zemininde mücadele ediyorlardı. Bugün anarşizm olarak adlandırdığımız şey, işte bu siyasi kampın – sosyalist ve işçi sınıfı – içinde şekillendi. Dolayısıyla anarşizm, sol, sosyalist ve özgürlükçü bir akım olarak doğmuştur; ya da Kropotkin’in Encyclopaedia Britannica’daki klasik maddesinde ifade ettiği gibi:
Ekonomik görüşlerine gelince, anarşistler, sol kanadını oluşturdukları tüm sosyalistlerle ortak olarak, toprak üzerindeki mevcut özel mülkiyet sisteminin ve kâr amaçlı kapitalist üretimimizin, adalet ilkelerine ve fayda ilkesine aykırı bir tekel oluşturduğunu savunurlar. KROPOTKIN, 1910.
“Anarşi” teriminin ve türevlerinin etimolojik bir analizi, yalnızca bir olumsuzlamaya –hükümetin, devletin, otoritenin olumsuzlanmasına– yani toplumsal eleştirinin “yıkıcı” unsurlarına işaret edebilir; ancak anarşizm, her zaman yapıcı unsurlara ve bunları gerçekleştirmek için hedefler ile stratejilere sahip olmuştur. Bu unsurlar tarihsel olarak belirlenmiştir ve “yedi bilgenin”1 buluşu değildir. Bu nedenle, anarşizmi sadece etimolojiden (kelimenin anlamından) yola çıkarak anlamaya çalışmak, ciddi çarpıtmalara yol açabilir. İşte bu yüzden anlamları her zaman tarihsel ve somut bağlamları içinde ele almamız gerekir. Hristiyanlığı ya da Marksizmi sadece kelimenin anlamını inceleyerek anlamak mümkün müdür?
Hiçbir etimoloji, bir ideolojinin doğuşunu ve gelişim sürecini açıklayamaz. Kavramların şekillendiği somut hareket ve bu hareketin sonraki seyri sayesinde, bu kavramların anlamını anlayabiliriz.
Ancak bu bölünmenin ve 1872’de, Avrupa’daki anarşistlerin çoğunu bir araya getiren bir halk ve işçi örgütü olan Anti-otoriter Enternasyonal’in kurulmasının ardından, “anarşi” terimi ve türevleri anarşistler tarafından daha düzenli bir şekilde kullanılmaya başlandı. Marianne Enckel (1991, s. 199, Corrêa’dan alıntı; Silva, 2013) ve René Berthier’in (2010, s. 127, Corrêa’dan alıntı; Silva, 2013) belirttiği gibi, Mikhail Bakunin ve James Guillaume, tam da bu terimin etrafında var olan genel algı nedeniyle “anarşist” terimini kullanmaktan çekiniyorlardı.
Anarşizmin ortaya çıkışının, sosyalizmin ve işçi mücadelelerinin seyriyle ayrılmaz bir şekilde bağlantılı olduğunu ısrarla vurguluyoruz. Tarihsel açıdan doğru bir yaklaşımla, devrimci sendikalizmin ve Uluslararası İşçi Birliği’nin oluşumuyla sonuçlanacak mücadelelerden önce anarşizmden söz edilemez. Anarşizm, sosyalist, özgürlükçü ve kapitalistlerin, muhafazakarların ve aristokratların solunda bir akım olarak doğdu. Lucien van der Walt, anarşizm hakkında son derece belirsiz tanımlar kullanan yazarların bile, anarşizmin 1860’tan önce var olmadığını kabul ettiklerini vurgulamaktadır (VAN DER WALT, 2013, s. 3).
Dolayısıyla anarşizm, devlete karşı çıkmayı da içeren ancak bununla sınırlı olmayan, belirli bir dizi siyasi-ideolojik ilkeyle karakterize edilen bir sosyalizm türü oluşturur (CORRÊA, SILVA, 2013). Anarşizm, çeşitli Marksist tezleri (devletin ele geçirilmesi ve parlamenter faaliyetler gibi) reddederek ortaya çıkmıştır; ancak kapitalizm eleştirisi, anti-kapitalizm ve toplumu kökten değiştirmek için şiddet içeren bir sosyal devrimin gerekliliği konularında aynı görüşü paylaşmaktadır.
Araştırmalara göre, anarşizmin ortaya çıkışı, yayılması ve tam anlamıyla şekillenmesi, 1868 ile 1886 arasındaki 20 yıldan kısa bir sürede gerçekleşmiştir. Bu nedenle anarşizm, farklı tarihsel bağlamlarda var olan bir anti-otoriter ruh ya da antik çağlara kadar uzanan belirsiz bir devlet karşıtı eğilim değildir. Bu (genel) tanım, tarihsel olarak yanlış olmakla kalmaz, aynı zamanda anarşizmin, toplumda var olan otoriterliği reddetmekle ifade edildiğini, bir tür kişisel yaşam felsefesi gibi bir şey olduğunu düşünenler için kesinlikle daha uygundur.
Anarşizmin ortaya çıkışı, tarihçilerin öyle olmasını istediği için değil, tam da bu dönemde bu olgunun yerleştiği ve daha net bir şekilde tespit edilebildiği için tarihsel olarak saptanabilir.
Bu dönemde anarşizm, yalnızca Batı Avrupa’da değil, aynı zamanda Kuzey Amerika, Latin Amerika ve Kuzey Afrika’da da kendini kabul ettirdi. Başlıca kalesi şu ülkelerdendi: Küba, Mısır, İspanya, Amerika Birleşik Devletleri, Fransa, İtalya, Meksika, Portekiz, İsviçre ve Uruguay. İşçi birlikleri içinde örgütlenen işçiler, giderek daha da örgütlenen burjuvaziye karşı çıktılar. Anarşizm terimi, işte bu bağlamda anlam kazanmaya başladı ve daha sonra ilk akademik çalışmanın konusu haline geldi.2 Araştırmacı Benedict Anderson’a göre, anarşizm ve sendikalizm “uluslararasıcı ve özbilinçli radikal solun baskın unsuru” olmanın yanı sıra “endüstriyel kapitalizme, otokrasiye, büyük toprak sahipliğine ve emperyalizme karşı küresel muhalefetin başlıca aracı”ydı. 20. yüzyılın ilk yıllarında anarşizmden bahsetmek, kentsel işçi sınıfı hareketlerinden ve daha az ölçüde de köylü hareketlerinden bahsetmek anlamına geliyordu – liberal meslek sahiplerinin kişisel yaşam tarzından değil. Bu tarihçiye göre, en azından 19. yüzyılın sonundan Birinci Dünya Savaşı’na kadar olan dönemde devrimci sol hakkında konuşmak, anarşizm, devrimci sendikalizm ve anarko-sendikalizm hakkında konuşmak anlamına geliyordu. Dolayısıyla, sol söylem olarak kabul ettiğimiz şeylerin çoğu, anarşistlerin marjinal değil, belirleyici bir rol oynadığı somut bir pratikle ayrılmaz bir şekilde bağlantılı olarak ortaya çıkmıştır.
1890 yılında sözde İkinci Enternasyonal’in kurulmasıyla önemli bir değişim yaşandı. Anarşistleri üyelikten zaten dışlamış olan bu enternasyonal, doktrinel çoğulculuğuna rağmen, sosyalist ve işçi partileri içinde parlamento mücadelesi hedefleyen bir hareket başlattı. Böylece sosyalizm, sadece eşitlik mücadelesi ve anti-kapitalist mücadeleyi değil, aynı zamanda bazıları için seçim mücadelesini ve sözde sınıf temsilini de içeren bir kavram haline geldi. Dolayısıyla İkinci Enternasyonal’in faaliyetleri, sosyalizmin anlamı konusunda bir tartışmaya yol açtı.
Errico Malatesta, 1896 yılında kaleme aldığı bir makalede (ve sonraki makalelerinde), “sosyalizm” ve “anarşi” kelimelerinin birbirine zıt terimler olarak kullanılması durumunda ortaya çıkan kafa karışıklığını ele almıştır. İtalyan anarşiste göre, “sosyalizm ve anarşi, birbirine zıt ya da eşdeğer olmayan, ancak birbiriyle yakından bağlantılı terimlerdir”. Kendisini bir sosyalist, ancak bu kamp içinde bir anarşist olarak gören Malatesta, (sosyalizmin diğer varyantlarından kendini ayırarak) “devlet sosyalizminin bize imkânsız göründüğünü” da vurgular (MALATESTA, 2014, s. 50). Dolayısıyla İtalyan devrimci, anarşizmi sosyalizmin (ve dolayısıyla solun) kurucu bir parçası olarak reddetmez, ancak (bazı saflık yanlılarını dehşete düşürecek olan) bu kavramı tartışmaya açar ve önceki yılların sendikalist ve anarşist eylemleriyle şekillenen eski anlamları yeniden ele alır.
Anarşistler arasında kendilerini Marksistlerden ayırma konusunda sürekli bir endişe vardı. Bu endişe, özellikle Rus Devrimi’nden sonra – daha doğrusu Bolşeviklerin anarşistlere uyguladığı zulümün sonucu olarak – anarşistlerin daha temkinli bir üslup benimsemeye başlamasıyla daha da derinleşecektir. Anarşistlerin “sosyalizm” ve “komünizm” kelimelerini daha az kullanmaya başlamaları bir tesadüf değildir; bu, her zaman Rus komünizminden kendilerini ayırma amacıyla yapılmış ve her iki terimin önüne de “özgürlükçü” sıfatını eklemeyi gerektirmiştir.
İşçi hareketinde Stalinist hegemonyanın hüküm sürdüğü dönem ve anti-komünizm ve Stalinist hükümetlerin baskılarıyla beslenen kapitalist demokrasilerdeki cadı avı sırasında, anarşistler ideolojilerini hem pratik hem de teorik açıdan yeniden canlandırmaya çalıştılar. Proletarya diktatörlüğünü ve otoriter Stalinist hükümetleri kesinlikle reddettiler, ancak kendi siyasi programlarını savunmaktan ve gerçekliğin kendilerine dayattığı koşullara göre mücadele etmekten vazgeçmediler.
Anarşizmi ne sol ne de sağ olarak görenlerin, anarşizmin geniş sınıf geleneğini bulanıklaştırmak için ya anarşizm tarihine son derece yüzeysel bir bakış açısına başvurmak ya da anarşizmin militanlık dönemlerinin önemli aşamalarını görmezden gelmek zorunda kaldıkları hipotezini savunuyoruz. Araştırmacı Lucien van der Walt’a göre, “hareket 1940’lardan itibaren kesinlikle geriledi, ancak savaş sonrası Bulgaristan ve İtalya da dahil olmak üzere birçok başka bağlamda önemini korumaya devam etti” (VAN DER WALT, 2017, s. 108). Anarşistler, 1940’larda ve 1950’lerde Küba, Arjantin, Brezilya, Bolivya, Uruguay, Fransa, İngiltere vb. ülkelerde sendikalara ve sendikal muhalefet hareketlerine katıldılar. 1951’de, Arjantin, Avusturya, Bulgaristan, Küba, Danimarka, Fransa, Almanya, İngiltere, İtalya, Hollanda, Norveç, Portekiz, İspanya, İsveç vb. ülkelerden işçi heyetlerinin katılımıyla Sendikalist Enternasyonal (1922’den oluşan) yeniden kuruldu (CORRÊA, 2012, s. 234-235). Sendikaların durumu, önceki dönemlerden kesinlikle farklıydı. Bürokratikleşme sürecine rağmen anarşistler, sekterizme kapılmadılar ve ellerinden geldiğince her yerde ve her şekilde harekete geçtiler. Somut bir pratiği olmayanlar ya da “özgürlükçü shaolin” unvanına aday olanlar için rahat olan saflıkçılıktan uzak durarak, 1959’da (Rio de Janeiro ve São Paulo’da) bağımsız sosyalistlerle birlikte bir sendikal akım kurdular ve 40’lı ve 50’li yıllarda farklı siyasi görüşlere sahip göçmenlere dayanışma gösterdiler.
Önceki “dalga”dan daha az belirgin olan anarşizmin dördüncü dalgası, sınıfsal eksenden uzaklaşmamak birlikte, İspanya, Uruguay, Arjantin, Almanya, İngiltere, İtalya, Yunanistan ve Fransa’daki silahlı mücadele süreçlerine, gerilla ve/veya ayaklanma deneyimlerine anarşistlerin katılımıyla şekillendi (CORRÊA, 2012, s. 235). Bu dönemde – tüm tarihsel deneyimlere erişimdeki zorluklara rağmen – devrimci şiddetin kitle hareketleri ve kurumsal sendikalar aracılığıyla teşvik edildiği görülmektedir.
1968 Mayıs’ı Fransa’da – yanlış bir şekilde basit bir öğrenci ayaklanması olarak gösterilse de, gerçekte 10 milyon grevci işçiyi bir araya getirmişti – ve dünya çapındaki benzer hareketler, aslında sadece anarşizm için değil, genel olarak sol için de önemli bir olaydı. Bu olay, Stalinizm tarafından hapsedilmiş devrimci enerjilere yeniden can verdi ve teoride önemli (sorunları olsa da) bir yenilenme sağladı.
1977 ile 1978 yılları arasında 300.000 üyeye sahip olan ve o tarihten itibaren birçok bölünme yaşayan İspanya Ulusal İşçi Konfederasyonu (CNT) gibi, anarşistlerin yoğun katılım gösterdiği kitlesel sendikal deneyimler de bu bağlamda önemlidir.
İşçi sınıfına dayanan tüm bu kitlesel deneyimlere rağmen, “eski” ve “yeni” anarşizm hakkındaki mitoloji, çoğu 1968 Mayıs Fransız ayaklanmasının saflarından gelen, 50’li ve 60’lı yılların toplumsal ve sendikal hareketlerinde anarşistlerin sınıfsal ve aktif varlığını görmezden gelen çeşitli entelektüeller tarafından desteklendi (ve “hafif” bir anarşizm arzulayanlar tarafından memnuniyetle benimsendi). O zamanlar, sınıf mücadeleci anarşizm ve bunun sendikal ve kitlesel mücadelelerdeki kökleri geçmişte kalmış gibi görünüyordu. Anarşistlerin sadece hafıza koruyucuları, gazete editörleri ya da kitap kurtları 3olarak gösterilmesi (her ne kadar tüm bunların da önemi olsa da), anarşist tarihin temel yönünü inkar edenlerin işine geliyordu. Asıl mesele, bunun en azından 40’lar, 50’ler ve 60’ları kapsayan dönemde tamamen doğru olmamasıydı. Okuyucuyu sıkmamak için, bu imajla çelişen sadece iki deneyimden bahsedeceğim: 1956’da Gemi İnşa İşçileri Federasyonu (FOCN) tarafından gerçekleştirilen, bir yıl süren Arjantin tarihinin en uzun grevi ve Bulgaristan’daki silahlı anarşizm.
Mayıs 68 sürecinde ortaya çıkan bazı entelektüeller, anarşistlerin aktif olarak yer aldığı kitle hareketlerini göz ardı ederek, “eski” ve “yeni” (ya da post) anarşizm arasında kopukluk olduğunu doğrulamak için belirli yazarlara ve entelektüellere (bazıları pek tanınmayan) odaklandılar. 1940’lardan 1970’lere kadar anarşizm üzerine yazılmış tarihsel eserlerin azlığı ya da yaygınlaştırılmasındaki zorluklar, anarşizmin sınıf mücadelesinden kopmuş olduğu ve geri dönüşün mümkün olmadığı varsayımıyla, herhangi bir sınıf perspektifinden vazgeçilmesinin gerekli olduğu düşüncesinin derinleşmesine katkıda bulundu. Kendi tarihlerini bilmemek, bazı anarşistlerin kendilerini önceki nesle bağlayan bağı gönüllü olarak koparmasına neden oldu. Etkili siyasi hareket, kolektif siyasi süreçlerin sınırlarını ve imkânlarını belirlemek için tarihsel bir değerlendirme gerektirdiğinden, bu durum daha da fazla soruna yol açacaktı.
Bölüm 2: Anarşizm ve neoliberal saldırı: “post” anarşizm mi?
1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması, çeşitli araştırmacıları “sol” ve “sağ” kategorilerinin gerçekliği anlamak için hâlâ yararlı olup olmadığını sorgulamaya yöneltti. Neoliberal düşünür Francis Fukuyama’nın kitabı, kapitalist ekonomik sistemin evrenselleşmesi ve homojenleşmesi bağlamında ideolojinin sonunu ve “tarihin sonunu” oldukça rahat bir şekilde savundu. Gerçekte Fukuyama, toplumun kökten değişmeyeceği ve kapitalizmin en uygun ekonomik ve sosyal sistem olduğu şeklindeki eski bir sağcı tezi savunuyordu. Böylece Fukuyama, devrim ve toplumsal dönüşüm fikrine saldırıyordu. O, kapitalist piyasa odaklı demokrasinin en iyi toplum modeli olduğuna ve ekonomik liberalizmin insan toplumunun evriminin zirvesi olacağına inanıyordu (KANAAN, 2005, s. 1).
1980’ler, Avrupa ve diğer ülkelerde eleştirel sol düşüncenin altının boşaltılması ve tasfiyesi yönünde, planlı ve önceden tasarlanmış bir sürecin yaşandığı bir dönemdi (ROCKHILL, 2017), buna, “reel” komünizmin enkazı üzerinde Doğu Avrupa’da yaşanan özelleştirme süreci ve saldırgan Thatcherci stratejiler de eşlik ediyordu (MAZOWER, s. 377). Buna ek olarak, bu dönemde Berlin Duvarı’nın yıkıntılarından ortaya çıkan ve Avrokomünizmin pragmatizmiyle boğuşan “eski” parlamenter sol, burjuva demokrasisine ve onun sınıf uzlaşması projesine tereddütsüz bir şekilde bağlı kaldı. Kendini, yeniden canlanan kapitalist egemenlik sisteminin insancıl bir şekilde yönetilmesini önermekle sınırladı. Soğuk Savaş’ın kutuplaşmasının sona ermesi, (uzun süredir Stalinizmin hegemonyası altında olan) toplumsal sınıf tartışmasının “geçmişte” kaldığına dair burjuva fikrini de beraberinde getirdi. Anarşizm bu dönemde büyük zorluklarla karşılaştı. Bazı ülkelerde küçük militan çevrelerle sınırlı kalırken, diğerlerinde ise askeri diktatörlüklerin ve siyasi zulmün gölgesinden, önceden çok net referanslar olmaksızın tamamen yeniden inşa etmek zorunda kaldı. Birçok ülkede, bu zengin sınıf tarihinin aktarımı, nesilleri birbirine bağlayan tarihsel bağın kopması (birkaç istisna dışında) ve kavramların aktarılmasına elverişli bir mücadele alanının bulunmaması nedeniyle engellendi, bu da birçok anarşistin anarşizmi neredeyse “sıfırdan” öğrenmek zorunda kalması anlamına geliyordu.
Küçük (ama gürültücü) bir anarşist kesimin, anarşizmin sınıfçı geçmişiyle kesin olarak kopması gerektiği tezine koşulsuz bağlı kalması için mükemmel bir ortam mevcuttu. Buna ek olarak – her ne kadar hiçbir zaman hegemonik olmamış olsalar da – sosyal yapılardan kopuk olduğu ve kendi sorumluluğunu taşıdığı varsayılan birey kültünü ilan eden bir ideolojiyi kitlesel olarak üreten, belirgin bir şekilde neoliberal bir dünya içinde, anarşist entelektüel evrenin çevresinde yer alan bireyci akım da vardı.
Komünizm, kapitalist sisteme ve burjuva normlarına geri dönülemez bir şekilde entegre olmasından kaynaklanan ideolojik sapma olarak, kapitalizmin “insancıl” biçimde yönetilmesi yönetimine yönelik pragmatizme dayalı Avrokomünizmi benimsemişken, anarşizm ise, halk hareketlerinde devrim ve örgütlenmeyi modası geçmiş görenleri yatıştırmak için bir çare olarak “post-anarşizm” ya da “yaşam tarzı anarşizmi”ni benimsemişti. Anarşizme yer veren az sayıdaki bazı yayınevleri bu atmosferden yararlanarak bu çizgide bazı eserler yayınladı.
Bu dönemin ruhunu yansıtan ilk metin, 1985 yılında (İngiltere’de) pek tanınmayan bireyci Hakim Bey tarafından “Geçici Otonom Bölge” (TAZ) başlığıyla kaleme alınmış, 1995’te Brezilya’da ilk kez yayımlanmış ve anarşist olarak tanımlanmasının dışında özgürlükçü fikirlerle pek bir ilgisi olmayan bir metindi. Burada kitaba kapsamlı bir eleştiri getirme niyetinde değiliz; bunu, tanıtmaya gerek olmayan Murray Bookchin’in – Brezilya’da “Anarşizm, Eleştiri ve Özeleştiri” başlığıyla yayınlanan kitabında – daha kaliteli ve derinlemesine yaptığını düşünüyoruz.4 Bu metni, özgürlükçü tezler kisvesi altında bir apolitizmi teşvik etme ve yaygınlaştırma kapasitesi nedeniyle seçtik. Bey, TAZ’ın “neredeyse kendiliğinden anlaşılır” olduğunu (Bey, tarihsiz, s. 3) ve “diğer örgütlenme biçimlerinin, taktiklerin ve hedeflerin yerini alan, kendi başına bir amaç olmadığını” (Bey, tarihsiz, s. 31) iddia etse de, gerçek şu ki, TAZ’ın (anarşizmin bazı kesimleri tarafından) benimsenmesinin etkisi, önceki tarihsel örgütlenme biçimlerinin (bunların çoğu bilinmiyordu ya da Bolşevizmle yanlış bir şekilde ilişkilendiriliyordu) reddedilmesi oldu. Anarşizmin tarihinde – 150 yıllık geçmişini göz önünde bulundurursak – pasifizmi savunan (Tolstoy’un anarşizmle somut bir ilgisi yok denecek kadar azdı) ya da daha da kötüsü, devrim fikrinden vazgeçmiş, tarihsel açıdan önemli bir duruşu neredeyse hiç bulamayız. Oysa Hakim Bey’e göre “gerçekçi bir duruş, ‘Devrim’i beklemekten vazgeçmemizi değil, aynı zamanda onu arzulamaktan da vazgeçmemizi gerektirir.” Böyle bir slogan ticari bir reklama kolayca uyabilir, ancak bu slogan, arkasında tutarlı bir siyasi proje bulunmayan bir isyancı tarafından yayıldı. Bey’e göre, “çoğu durumda en radikal taktik, gösterişli şiddete katılmayı reddetmek, oyun alanından çekilmek, ortadan kaybolmak olacaktır” (Bey, tarihsiz, s. 6-7). Halk mücadelelerine katılan bir militan olarak, egemen düzenle yüzleşmekten kaçmayı basitçe “seçmenin” mümkün olduğunu kim kabul edebilir? Yalnızca Haymarket olaylarının ardından üç kez tutuklanan ABD’li anarşist Lucy Parsons’ın hikâyesi, sistem onlara saldırmak istediğinde devrimci mücadeleye katılanlar için bu “seçeneğin” mevcut olmadığını göstermektedir.
Bu saçmalığa, geniş anarşist gelenek (ya da yüzlerce militanın yaşam öyküsü) temelinde yüzlerce yanıt verilebilir ancak ben, “kasvetli” ve hiç de komik olmayan Mihail Bakunin’in klasik bir sözüyle yetineceğim. Bakunin, çatışmadan “geri çekilme” fikrinin karşısında, burjuvaziye ve devlete karşı koyabilecek gerçek bir güç oluşturulması gerektiğini vurgulamaktadır.
[Halkın içinde] büyük bir kendiliğinden gücün var olduğu doğrudur, bu güç, hiç kuşkusuz, hükümetin ve egemen sınıfların toplam gücünden üstündür. Ne var ki örgütlenmemiş kendiliğinden güç, gerçek bir güç değildir. Devletin gücü de, örgütlü gücün halkın kendiliğinden gücü karşısındaki bu tartışılmaz üstünlüğüne dayanır. Bu nedenle asıl sorun, halkın ayaklanıp ayaklanamayacağı değil; onu zafere ulaştıracak araçları sağlayan bir örgüt kurup kuramayacağıdır. Amaç, rastlantısal ya da geçici bir zafer değil, uzun soluklu ve nihai bir zafer kazanmaktır. (Bakunin, Maximoff, 367, 70)
“Post-anarşist Anarşi” adlı metninde Hakim Bey, anarşizmin toplumsal tabanının sınırlarını değerlendirirken (bu sınırların tespiti kendi başına doğrudur; sorun, önerdiği çözümde yatmaktadır), çözümün mücadeleyi 1968’de durumculuğun (Situationism), 1970’lerde ise otonomizmin bıraktığı yerden devralıp yeni bir aşamaya taşımakta olduğunu savunur. Ancak ne 1968’in fabrika komitelerinden söz eder, ne işçilerin örgütlenmesinden; İkinci Dünya Savaşı’nın ardından dünyanın birçok yerine yayılan çeşitli anarşist örgütlerden ise hiç bahsetmez. Zengin mücadeleler tarihinin geçmişi, sanki yalnızca “yeni” olan tarafından aşılması gereken bir “antikaya” indirgenmiş gibidir.
Anarşizme ilişkin eski klişeleri (örneğin onun sözde siyaset karşıtı bir ideoloji olduğu iddiasını) yineleyen Hakim Bey, dokuz maddelik bir “program” önerdi. Bu program, kısaca; “başka kültürlere yaratıcı biçimde katılımı”, “ideolojik saflığın terk edilmesini”, “iş karşıtlığının” benimsenmesini, “yeniden eğitimin araçları olarak pornografi ve eğlenceyi”, “yeni ve çılgın” bir müziğin yaratılmasını, “mistik anarşizmi ve şamanizmin demokratikleştirilmesini”, “duyuların kelimenin tam anlamıyla yüceltilmesini”, “solculuğun terk edilerek şiirsel terörizmin benimsenmesini” ve son olarak da bir “otonomi haritacılığını” içeriyordu. Böylece Hakim Bey, hayal kırıklığına uğramış birçok sosyalisti sağ saflara sürükleyen hatanın aynısını yaptı: Kendi ideolojilerinin belirli yönlerini yeniden canlandırmak yerine, sözde bir “teorik yenilenme” (Bu yalnızca önceki kuramsal birikimi görmezden gelmekle kalmıyor, onu bütünüyle reddediyordu) adına onun temel unsurlarını inkâr etmeye başladı.
Hakim Bey’in herhangi bir toplumsal etkisi olmamasına rağmen, fikirleri zaten yıpranmış ve oldukça dar bir toplumsal temele sahip olan ABD anarşizmi içinde uygun bir ortam buldu (Brezilya’ya ise fikirleri 10 yıl sonra ulaştı).
Bu anarşistlere göre, sınıf siyaseti, anarşistlerin gerçek anlamda anarşist olabilmek için ortadan kaldırmaları gereken modası geçmiş bir kavram gibi görünüyordu (oysa tarihsel olarak tam tersi geçerliydi). Öyle ki, 1995 yılında anarşist Murray Bookchin, o dönemdeki Kuzey Amerika anarşizmi bağlamında “anarşizmin toplumsal ve devrimci hedeflerinin büyük ölçüde aşındığını, hatta ‘anarşi’ kelimesinin 21. yüzyılın zarif burjuva sözlüğünün bir parçası haline geldiğini – itaatsiz, isyankar […] ama […] zararsız” olduğunu belirtmişti. (BOOKCHIN, 2011, s. 48)
Bu erozyonun bir örneği, anarşist geleneğe ait bazı anahtar kelimelerin anlamının, belirli bireyci, yakınlık grupları ya da örgüt karşıtı çevrelerde geçirdiği dönüşümdür. Örneğin, 1960’ların coşkulu ortamında ortaya çıkan “öz yönetim” kelimesi, temelde bir fabrikadaki işçilerin o üretim noktasını kolektif olarak kontrol etmesini ifade ediyordu. “Doğrudan eylem” ise her zaman, işçilerin, burjuva demokrasisine güvenmeden, kolektif, sendikal ve sınıfsal eylemleri anlamına gelmiştir. Bir başka tarihi silah olan boykot (20. yüzyılın başlarından kalma), aslen belirli patronlara karşı sınıf eylemi anlamına geliyordu. Otonomi ise, işçilerin bir sendika ya da anarşist örgüt içinde kolektif olarak oluşturdukları kuralları ya da daha basitçe, işçilerin kendi kurallarını kendileri belirlemek istediklerini ifade etme biçimlerini ifade ediyordu. Neoliberal dalganın ve onun muadili olan, kaçamak teorik köpüğün tipik özelliği olan geçiciliğin ve bireyin özelleştirilmesinin hakimiyeti altında, öz-yönetim sadece “kendin yap” anlamına gelir (her zaman birey veya bir arkadaş grubuyla sınırlı olarak), boykot bireysel bir seçenek ve otonomi ise herhangi bir kolektif disipline boyun eğmemek için bir bahane olur (“ne istersen onu yap, çünkü bunların hepsi kanundur”).
Anlamlar dünyası, bireycilere “pastanın üzerine kiraz koymaları” için hazırlandı: anarşizmin ne sol ne de sağ olduğu ya da anarşizmin her türlü siyasete karşı olduğu iddiası (bunu daha sonra açıklayacağız). Bu efsaneyi pekiştirmek için – gördüğümüz gibi – kırsalda ve kentte 150 yıllık örgütlü mücadele geleneğini inkar etmek ve açıkça sosyalist olan tarihsel kökleri gizlemek gerekiyor. Antikapitalist ve devlet karşıtı bir sosyalizm, ama yine de özgürlükçü bir sosyalizm. Sahada, düşmanlarıyla onurlu bir şekilde yüzleşti ve sınıf düşmanlarıyla durmaksızın mücadele etti. 1956’da kurulan, anayasal bir diktatörlük döneminden geçen ve 1967’de yasadışı ilan edilen Uruguay Anarşist Federasyonu (FAU) da böyleydi. FAU, 1973 askeri diktatörlüğüne karşı direndi ve iktidarda olduğu süre boyunca, kamulaştırmalardan ve ileri düzeyde doğrudan eylemlerden sorumlu bir silahlı yapı (OPR-33) kurmayı başardı. Binlerce üyeyi bir araya getiren bir siyasi akım oluşturdu ve Uruguay’daki ilk sendika merkezinin kurucularından biri oldu.
Şunu belirtmek gerekir ki, 1990’ların ortalarında, o dönemde “anarşist especifismo” olarak adlandırılan bu (sınıf mücadeleci) anarşist gelenek Brezilya’ya ulaştı ve o dönemde, anarşizmin sınıf mücadeleci geleneği dışındaki yazarlar tarafından yaygınlaştırılan bazı fikirlerle yüzleşmek zorunda kalan uzun bir örgütlenme sürecini başlatmış oldu.
Anarşizm: Ne sağ ne de sol mu?
Önceki paragraflarda, anarşizmin belirgin bir tarihi olduğunu ve anarşizmin ne sol ne de sağ olduğu tezini savunan argümanların, bu siyasi geleneğin tarihinin neredeyse tamamını göz ardı eden zorlamalara başvurmak zorunda kaldığını göstermeye çalıştık.
Günümüz toplumlarının öncekilerden açıkça daha karmaşık olduğuna, temel sorunların hâlâ geçerli olduğu ve toplumsal yapıyı belirlediğine (sınıf sömürüsü, ırksal/etnik baskı, cinsiyet baskısı vb.) ve farklı teorik ve analitik araçların kullanılmasıyla toplumsal analize muazzam bir katkı sağlanabileceğine dair hiçbir şüphe olmadığını düşünüyoruz. Ancak, bize göre sol ve sağ arasındaki topoloji terk edilmemeli, aksine (bir pusula gibi) güncellenmeli ve diğer unsurlarla zenginleştirilmelidir; böylece koordinatlar (ve bunların ölçüm aracı) daha karmaşık ve kesin hale gelir (örneğin, devrimci solu reformist soldan ayıran şeyin ne olduğu üzerine tartışmak gibi). Yeni kavramları dahil etmek ya da belirli kavramların anlamını değiştirmek de bu sürecin bir parçasıdır. Kavramların “taşa kazınmış” anlamları yoktur. “Ne sol ne de sağ” şeklindeki bu absürt fikre karşı çıkmak için tarihsel bir parantez açmış olsak da, bazılarının Fransız Devrimi’nde “sol” ve “sağ” ikilisinin “devletin ele geçirilmesi” anlamına geldiğini iddia etmesinin anlamını düşünmemiz gerekir. Öyleyse, sözde “orijinal günah” işlendiği için artık bu terimi kullanamayacak mıyız? Bu terimin bugün ne anlama geldiği konusunda düşünmemiz gerekmez mi?
Yeni terimlerin, kavramların ve araçların dahil edilmesi, kendi dönemine ve gerçekliğine uyum sağlamayı amaçlayan her ideolojinin bir parçasıdır. Ve her zaman üzerinde uzlaşma sağlanan ya da tartışmalı kavramlar olacaktır; zira siyaset alanı, tartışmanın en tipik mekanıdır.
Çeşitli araştırmacıların da işaret ettiği gibi, anarşizmin sınıf meselesine verdiği önem,150 yıllık tarihi boyunca gözlemlenebilir, ancak bu, ekonomiye odaklı dar bir bakış açısı ya da ekonomizm anlamına gelmezdi. Anarşistler (nadir istisnalar dışında) hiçbir zaman “işçici” olmadılar, sanayi işçisine devrimci bir özne olarak herhangi bir ayrıcalık tanımadılar. Anarşizm, her bir bağlamın (ve yaklaşımının) sınırları dahilinde, milliyet, ırk ve cinsiyet baskısı gibi çalışan erkek ve kadınların karşılaştığı spesifik sorunları ciddiye almaya çalışmıştır. Elbette, hiçbir devrimci, tarih boyunca bu sorunların anarşizm tarafından tamamen çözüldüğünü ve tartışılacak hiçbir şey kalmadığını iddia edemez.
Anarşizmin ne sol ne de sağ olduğunu iddia etmenin bir başka gerekçesi, anarşizmin iktidara ve siyasete karşı olduğu ve devletin ele geçirilmesini reddettiği için diğer tüm akımlardan farklı bir siyasi akım olduğunu doğrulamak için bunun yeterli olacağı düşüncesine dayanmaktadır. Sol ve sağdaki tüm siyasi gruplar iktidarı aradıkları ve bu nedenle o iktidarı elde etmek için belirli bir politika izledikleri için, anarşizm bu yelpazenin dışında kalır. Felipe Corrêa’nın “İktidar ve Anarşizm” başlıklı makalesinde haklı olarak işaret ettiği gibi, “eğer iktidar, egemenlik ve/veya devlet bağlamında kavramsallaştırılırsa, anarşistlerin tarihsel olarak iktidara karşı oldukları ve olmaya devam ettikleri açıkça söylenebilir”. Corrêa’ya göre, “anarşist klasiklerin çoğu, iktidar kavramına devlet ve/veya egemenlik gibi sınırlı bir içerik yüklemişlerdir; işte bu yüzden iktidara karşı olduklarını söylemişlerdir”. Kısacası, anarşistler “iktidara karşı olduklarını iddia ettiklerinde, ‘iktidar’ terimini aslında egemenlik (cinsiyet, ırk, etnik-ulusal) ve sınıf sömürüsü/egemenliği (kapitalizm) gibi ‘belirli bir iktidar ilişkisi türü’nü ifade etmek için kullanmışlardır” (CORRÊA, 2014). Anarşist Tomás Ibáñez’e dayanarak Corrêa, iktidara yönelik üç yaklaşımı sistematikleştirir: 1) kapasite olarak iktidar, 2) iktidar ilişkilerinin asimetrisi olarak iktidar, 3) düzenleme ve kontrol yapıları ve mekanizmaları olarak iktidar. Corrêa, bu üç yaklaşımı dikkate aldığımızda, iktidara dair özgürlükçü bir anlayışın olduğunu ve bizim görüşümüze göre bu anlayışın, işçi sınıfına köklü bir toplumsal değişimin aktörü olarak kapasite kazandırmayı, günümüz toplumundaki asimetrik güç ilişkilerine müdahale etmeyi ve nihayetinde (bugünün ve yarının toplumunda) yeni düzenleme yapıları ve mekanizmaları kurmayı amaçladığını belirtmektedir.
İspanyol anarşist Julián Vadillo Múñoz (ZARCONE, 2015’ten alıntı), anarşizmin “siyaset” teriminin yalnızca “devletin ele geçirilmesi” olarak anlaşıldığı durumlarda siyaseti reddettiğini, ancak bunun anarşizmin her türlü siyasi eylemi reddettiği anlamına gelmediğini büyük bir kesinlikle belirtir. 20. yüzyılın başlarında anarşistler “siyasete karşı” ya da “siyaset dışı” olduklarını söylediklerinde, bağlam içinde partilerin seçim siyasetine atıfta bulunuyorlardı, her türlü siyasete değil; zira bu aynı anarşistler, burada ele alınan tarihsel dönem boyunca sendikalarda çeşitli biçimlerde siyasi eylemler geliştirdiler. “Anarşistlerin siyaseti, mevcut kurumlara karşı mücadeleyle sınırlı değildir. […] Aynı zamanda, başka tür bir toplum inşa etme mücadelesini de içerir.” (ZARCONE, 2005); bu, pratikte en az dört tarihsel olayda gerçekleştirilmiştir: Meksika Devrimi (1911), Ukrayna Devrimi (1921), Mançurya Devrimi (1929) ve İspanya Devrimi (1936). Örgüt karşıtlarının korkusuna karşın, devrimler, mükemmel bir senaryoyu hayal edebileceğiniz (örneğin internet forumlarında olduğu gibi) ve “iktidarın vebasından” uzak durabileceğiniz rol yapma oyunları (RPG’ler) değillerdir. Anarşizm, somut olaylarda somut eylemlere başvurmak ve toplumun yaşamı nasıl örgütlemesi gerektiğini, iktidar eşitsizliklerini nasıl azaltacağını veya ortadan kaldıracağını ve kendisini nasıl önemli bir toplumsal güç olarak kuracağını düşünmek zorundadır. Askeri komutanları seçmek (Nestor Makhno ve Kim Jwa-Jin gibi, taban tarafından kontrol edilen ama yine de komutanlar), savaş suçlularını yargılamak, bir fabrikayı ayakta tutmak, grev örgütlemeye yardımcı olmak ve her şeyden önce (bu Kropotkin’in en büyük endişesiydi) binlerce ya da milyonlarca işçiye ekmek, toprak ve özgürlüğü nasıl garanti edeceklerini bilmek, siyaset ve iktidar konusunda net bir vizyona sahip olanların endişeleri arasındaydı.
Anarşizmin tarihsel tezahürleri, kitlelerin kendiliğinden bir ayaklanması olarak ortaya çıkmadı, aksine, kitlelerin ihtiyaçlarını karşılayan siyasi ve halkıçı bir programa sahip olan kitle örgütleri içindeki çalışmaların sonucuydu.
Anarşizmin zamana kazınmış bir anti-otoriter duygu olduğu düşüncesi, anarşistlerin zaman içinde ortaya koydukları karmaşık siyasi modelleri ve anarşistler tarafından oluşturulan sayısız örgütsel biçimi de göz ardı etmektedir. Anarşizmin sadece otoriteye karşı bir mücadele olduğu düşüncesi, kavram olarak daha geniş ve cömert görünür ve sözde anarşizm içindeki farklılıkları daha fazla kapsar. Ancak bu düşüncenin aşırı gevşekliği ve tarihsel niteliği tam tersi bir etkiye yol açar: Stirner, Godwin, Tolstoy ve hatta Lao-Tse gibi belirsiz figürleri ön plana çıkarır; işçilerin örgütlenmesine katkıda bulunmuş herhangi bir entelektüeli işaret eder, ve anarşist ideolojiyi somut olarak şekillendiren yüzlerce işçiyi görmezden gelir. Bu kavram, anarşizmin kırmızı ve siyah bayrağının gerçek yaratıcılarını görmezden gelir veya arka plana iter: entelektüel metinlerin ya da broşürlerin çok ötesinde katkıda bulunan, ancak devlete ve kapitalizme karşı muhalefetlerinin sonuçlarını bedenleriyle yaşayan isimsiz işçileri.
Anarşizmin özü budur. Anti-kapitalist, devlet karşıtı ve özgürlükçü sol kökenleri, küresel etkiye sahip devrimci siyasi ve toplumsal süreçlerin gelişmesine katkıda bulunmuştur. Kırsalda ve kentte militanları bünyesinde barındıran ve dolayısıyla anarşizmin ne sağcı ne de solcu olduğu şeklindeki absürt tezi reddeden ya da reddedecek olan, işte bu anarşizmdir.
Elbette, erçekliği köklü bir biçimde dönüştürmek isteyen ve zamanını ile enerjisini buna adamış hiç kimse, böyle bir ideolojinin gerçekte hiçbir yerde var olmayan bir şey olduğu şeklindeki tuzağa asla düşmeyecektir.
Kaynakça
BAKUNIN, Mikhail. Örgütlenmenin Gerekliliği. Erişim adresi: https://anarquismorj.wordpress.com/necessidade-org-mikhail-bakunin/
BEY, Hakim. “Post-anarşizm Anarşi”. New York, 1987. Erişim adresi: https://theanarchistlibrary.org/library/hakim-bey-post-anarchism-anarchy
BOOKCHIN, Murray. Anarşizm: Eleştiri ve Özeleştiri. São Paulo: Hedra Yayınevi, 2011.
BOBBIO, Norbert. Sağ ve Sol: Siyasi Bir Ayrımın Nedenleri ve Anlamları. São Paulo: Editora Unesp, 2011.
CORRÊA, Felipe. İktidar ve anarşizm. Anarkismo.net’te, 2014. Erişim adresi: https://www.anarkismo.net/article/26913
Anarşizmi Yeniden Tartışmak: Teorik Bir Yaklaşım. Yüksek Lisans Tezi – Sosyal Değişim ve Siyasi Katılım Yüksek Lisans Programı, São Paulo Üniversitesi Sanat, Bilim ve Beşeri Bilimler Fakültesi, São Paulo, 2012
CORRÊA, Felipe; SILVA, Rafael Viana da. “Anarşizm, Teori ve Tarih” Anarşist Teori ve Tarih Enstitüsü (ITHA) içinde, 2013.
DANTON, José Antonio Gutiérrez. Anarşizmin Sorunları ve Olanakları. São Paulo: Faísca, 2011.
GUERÍN, Daniel. Anarşizm ve Marksizm. Marxists.org’da, 1973. Erişim adresi: https://www.marxists.org/portugues/guerin/1973/11/06.htm
KANAAN, Hanen Sarkis. Tarihin Sonu ve Son İnsan. Percursos Dergisi, cilt 6, sayı 1, 2005.
KROPOTKIN, Piotr. Anarşizm. Britannica Ansiklopedisi, 1910’dan. Kaynak: Anarchy Archives. Erişim adresi: http://dwardmac.pitzer.edu/Anarchist_Archives/kropotkin/britanniaanarchy.html
MALATESTA, Errico. Anarşistler, sosyalistler ve komünistler. São Paulo: Imaginário Yayınevi, 2014.
MAZOWER, Mark. Karanlık Kıta. 20. Yüzyılda Avrupa. São Paulo: Companhia das Letras, 2001. S. 213-247
ROCKHILL, Gabriel. CIA, Fransız teorisini okuyor: Kültürel Sol’un ortadan kaldırılmasına yönelik entelektüel çalışma üzerine. Passa Palavra dergisinde, 2017. Erişim adresi: http://passapalavra.info/2017/03/110892
SAMIS, Alexandre. Uluslararası İşçi Birliği ve Özgürlükçü Geleneğin Oluşumu. CORRÊA, Felipe; SILVA, Rafael Viana da; SILVA, Alessandro Soares da (der.). Anarşizmin Teorisi ve Tarihi. Paraná: Editora Prismas, 2015.
VAN DER WALT, Lucien. Dünya Devrimi: Dünya çapında etkilerin, halk örgütlenmesinin, mücadelelerin ve anarşist ve sendikalist teorinin bir değerlendirmesi. İçinde: Anarşist Teori ve Tarih Enstitüsü (ITHA), 2017. Erişim adresi: https://ithanarquista.wordpress.com/2017/02/15/lucien-van-der-walt-revolucaomundial-para-um-balanco-dos-impactos-da-organizacao-popular-das-lutas-e-da-teoriaanarquista-e-sindicalista-em-todo-o-mundo1/
ZARCONE, Pier F. “Anarşistler ve Siyaset”. Anarkismo.net, 2005. Erişim adresi: http://www.anarkismo.net/article/1071
Anarşist Teori ve Tarih Enstitüsü (IATH) tarafından İngilizceye çevrilmiştir. Jonathan Payn tarafından gözden geçirilmiştir. 30 Ağustos 2024 tarihinde Anarşist Teori ve Tarih Enstitüsü (IATH) tarafından yayınlanmıştır.
1Burada sözü edilen “Yedi Bilge” Antik Yunan’da felsefenin, siyasetin ve hukukun temellerini atan, pratik zekalarıyla bilinen tarihi ve yarı efsanevi kişilerdir. (ç.n.)
2Corrêa’ya (2012) göre, anarşizm üzerine yapılan ilk akademik çalışma 1900 yılında Paul Eltzbacher tarafından gerçekleştirilmiştir.
3Metnin orijinalinde geçen “library cleaners” ifadesi, toplumsal dönüşüm iddialarından uzaklaşarak zamanını arşivleri, kitapları ve fikirleri muhafaza etmeye adamış, teorik dünyaya sıkışmış anarşist figürünü ifade etmektedir. (ç.n.)
4Metinde işaret edilen, Murray Bookchin’in “Toplumsal Anarşizm mi Yaşamtarzı Anarşizm mi?” (Kaos Yayınları, 1998) adlı kitabıdır. (ç.n.)
Çeviri: Yeryüzü Postası


Bir yanıt yazın