Anarşist Komünistler – Federazione dei Comunisti Anarchici

İtalya merkezli anarşist komünist örgüt Federazione dei Comunisti Anarchici (Anarşist Komünistlerler Federasyonu) tarafından 2003 yılında kaleme alınan “Anarchist Communists: A Question of Class” yazısının Türkçe çevirisini paylaşıyoruz.

0. İngilizce Baskıya Önsöz

Anarşist Komünistler Federasyonu (FdCA), üyelerinin teorik ve stratejik birliği ilkesi üzerine 1985’te kuruldu; bu ilkeye hâlâ bağlıdır ve bağlı kalmaya devam edecektir. Bu ilke, FdCA’nın, tüm federe üyelik tarafından paylaşılan ortak noktalara dayandığı anlamına gelir.

Bu noktalar, Federasyon’un ve politikalarının birliğini temsil eden bir dizi özgün Teorik Belge‘de ortaya konur. Ayrıca, tek bir politik örgütlenme içinde federe olmuş ve FdCA’nın politik yaşamından ve politik kararlarından bireysel ve kolektif olarak sorumlu olan militanlarının birliğini de temsil eder.

Teorik Belgelerimiz Teori, Temel Strateji, Politik Strateji ve Genel Taktikler olarak bölünmüştür.

Teorimizi oluşturan belgeler, Federasyon’un özgün, birleşik ve karakteristik kimliğini temsil eder. Federasyon’un devrimci rolünü ve tarihsel bellek ve etkin azınlık olarak politik işlevini ortaya koyarlar; bu rol, sınıf mücadelesi tarihi boyunca devrimci proletaryanın deneyimi tarafından işaret edilmiştir.

Teorimiz şu anda iki ana belgeden oluşur: “Teoria dei Comunisti Anarchici” ve “Comunisti Anarchici: Una questione di classe.” Bu broşür, bu ikinci belgenin, ilk olarak 2003’te yayınlanan bir çevirisidir.

Temel Strateji, sınıf düşmanlarımızın uzun vadeli stratejik rolünü, kitle örgütlenmesinin ve politik örgütlenmenin rolünü ve bu örgütlenmelerin komünizme geçiş sırasındaki görevlerini ortaya koyan belgelerden oluşur. Politik Strateji, sınıf mücadelesinin toplumsal, politik ve ekonomik bağlamını ve kitle örgütlenmelerinin ve politik örgütlenmenin stratejik rolünü kısa vadede ortaya koyan belgelerden oluşurken, Genel Taktiklerimiz bu örgütlenmelerin sınıf mücadelesinin mevcut bağlamı içindeki acil rolüyle ilgilenir.

Bu Teorik Belgeler sistemi, FdCA’nın her zaman kendi rolünün ve eylemlerinin doğasını anlayabilecek bir konumda olması ve sürekli bir stratejik düşünüm ve analiz süreciyle meşgul olabilmesi, her zaman sınıf mücadelesinden öğrenmesi, iç tartışmayı teşvik etmesi ve böylece ideolojik katılıktan kaçınması için tasarlanmıştır.

www.fdca.it web sitemizde, Teorik Belgelerimizin çoğunu İtalyanca olarak ve Temel Strateji ile Genel Taktiklere dair çeşitli belgeleri de İngilizce olarak bulabilirsiniz.

Federazione dei Comunisti Anarchici
Uluslararası İlişkiler Ofisi
Haziran 2005

1. Teorisyenler

Anarşist Komünizm, entelektüel bir maceranın saf meyvesi değildir. Ne kadar mutlu olursa olsun, tarihten korunmuş, insanlığın kaderi üzerine düşünen belirli bireylerin bir sonucu değildir. Çağdaş toplumun kötülüklerine ve apaçık adaletsizliklerine karşı birkaç ütopyacının (cömert) yanıtı değildir. Soyut düşünmeye ihtiyaç duyan zihinlerin uyum ihtiyacını karşılayabilecek bir mükemmellik idealinin arayışı değildir. Anarşist Komünizm, hem proletaryanın mücadelesinden hem de bu mücadelelerin bizzat içinden doğmuştur ve bu yüzden, insanın daha az adaletsiz toplumsal örgütlenme biçimlerine yönelik doğuştan gelen özlemleriyle pek az ilgisi vardır. Bu yüzden, köklerini az çok eski zamanların felsefi sistemlerinde aramayacağız (bunlar, aynı zamanda ortaya çıkan diğer bazı politik düşünce biçimlerinde, Marksizm ya da liberal ideoloji gibi, olduğu gibi düşüncemiz için besin sağlamış olsa da). Yalnızca, İşçi ve Proleter hareketinin bir bileşeninde, Birinci Enternasyonal’den (1864) başlayıp bugüne kadar süren fikirlerin katmanlaşmasına odaklanacağız.

Tüm bunlar, ancak, Anarşist Komünizm adını taşıyan ideolojik bütünün gelişimine temel bir katkı sağlayan düşünümlere sahip bireylerin hiç olmadığı anlamına gelmez ve onları üç öncülle birlikte kısa bölümler ile ayıracağız. Birincisi, hiçbirinin, sınıf mücadelesindeki olayların evrimini dışarıdan gözlemleyen ya da yönlendirici bir role sahip olan, ona yalnızca politikalar ve analizler sağlama görevi veren salt bir düşünür olmadığıdır. Hepsi, hareketin gündelik işleyişinde tam zamanlı olarak politik olarak katılan ve bu nedenle katkıları sık sık bütünlüklü değildir, anın sıcaklığında aceleyle yazılmış, düşünce çizgisi devam eden ve çoğunlukla bir sonuca ulaştırılmamış tek seferlik makalelerden ya da broşürlerden oluşur. Bu yüzden düşünceleri, yıllarca planlamanın sonucu olan geniş eserlerde her zaman sistematik olarak sunulmasa da, yine de kendi tarzında tutarlıdır, sabır ve özenle kurulması gereken bir iplikle tutturulmalıdır, ki bu sıklıkla yapılabilecek çeşitli yorumların nedenidir.

İkinci öncül, burada andıklarımızın Anarşist Komünizmin övünebileceği tek düşünürler olmadığıdır. Başkaları da fikirlerimizin ve analizlerimizin gelişimine büyük ölçüde katkıda bulunmuştur. Yalnızca, bu üç ismin her birinin Anarşist Komünist teorinin evriminde önemli bir dönüm noktasını temsil ettiği gerçeğini vurgulamak istiyoruz.

Son olarak, üçüncü öncül, okuyucudan, anarşizmin her tarihinde yer alan belirli klasik isimlerin (William Godwin, Pierre-Joseph Proudhon, Pyotr Alekseyeviç Kropotkin vb.) ya da özellikle Anarşist Komünist harekete çok değerli katkıda bulunmuş yoldaşların (Émile Pouget, Errico Malatesta, Nestor İvanoviç Makhno vb.) bu kısa derlemede yokluğuyla şaşırmamasını rica etmemizdir. İlkler, çoğu zaman Anarşist Komünizmden uzak düşünce çizgilerini temsil ettikleri için dahil edilmemiştir. İkinciler ise, düşünce sistemleri titiz olsa da, burada vurgulamak istediğimiz ölçüde dönüm noktalarını temsil etmedikleri için atlanmıştır. Anarşist Komünist teorinin evriminin sistematik bir incelemesini, her etkinin daha eksiksiz bir şekilde incelenip değerlendirilebileceği başka bir zamana bırakacağız.

1.1. Bakunin (ya da Kökenler)

Anarşist düşünce tarihinde Mihail Aleksandroviç Bakunin (1814–1876) temel bir aşamayı temsil eder ve hiç şüphesiz sınıf mücadelesine dayalı her türlü anarşizmin temelini oluşturur. Onun maceralarla dolu yaşamı, herhangi bir sistematik yaklaşımdan belirgin biçimde yoksun oluşuyla birleşince, düşünce çizgilerinin yorucu bir biçimde yeniden inşa edilmesi gerekliliğine dair yukarıda söylenenlerin onun için tamamen geçerli olduğu anlamına gelir, düşüncesi ne kadar tutarlı ve organik olursa olsun. Broşürlerde, makalelerde, mektuplarda, notlarda vb. burada orada dağılmış ipuçları, normalde onun o anki analizini oluşturur ve bu yüzden, bunların hiçbir zaman bir kez ve tamamen açıklığa kavuşturmaya hizmet edecek tek bir derlemede toplanmadığı gerçeği göz önüne alındığında, farklı amaçlar için kullanılmaya mahkumdur. Yine de, eserinin dikkatli bir okunması aşırı yanlış anlamalara yol açmamalıdır (tabii biri bunu istemiyorsa). Ama dediğimiz gibi, bu iş başka bir zamana kalacaktır. Burada yapmaya çalıştığımız şey, yalnızca, Anarşist Komünist teorinin gelişim sürecinin bir parçası olarak düşüncelerinin temel unsurlarını izlemektir.

Eseri, aslında, bu teorinin ayırt edici unsurlarından bazılarını zaten içeriyordu: yeni toplumun nasıl olması gerektiği, öncünün rolü, örgütsel düalizm ve her zamanki mevcut durumun ekonomik ve sınıfsal ilişkilerinin bilincinden büyüyen bir devrimci strateji ihtiyacı gibi. Bu konuların her biri daha sonra ele alınacaktır. Bu noktada, yalnızca Bakunin’in bunların tanımlanmasına katkısını vurguluyoruz.

Anarşizmin, Godwin ve Proudhon’un proto-Anarşist çorak topraklarından ilerleyebilmesi, bireyin ve mülkiyet tarafından güvence altına alınan özgürlüğünün mitinden kendini kurtarabilmesi ve gerçek anlamda kolektivist, daha sonra da komünist hale gelebilmesi, ona sayesindedir. Hayal ettiği gelecekteki toplum, yerel komünlerin ve üretici komünlerin özgür birliğine dayalı, federalist, anti-hiyerarşik ama artık (Proudhon’daki gibi) becerileriyle gurur duyan ve gerekli üretim araçlarının sahibi olan zanaatkar ailesinin çekirdeğine odaklanmayan bir toplumdu. Bunun yerine, bu araçların, üreticiler ve tüketiciler derneklerinin işleyişi aracılığıyla kolektif yönetim altında olması gerektiği düşünülüyordu.

Devrimci süreçte öncünün rolü, Bakunin için sürekli bir endişe kaynağıydı. “Lyon, Marsilya ve Fransa’nın diğer şehirlerindeki halkçı ayaklanmalar başarısız olduysa, bu örgütlenme eksikliğinden […] dolayıdır.” Ona göre, örgütlenme, hedeflerinin bilincinde olan, anlaşma içinde olan ve bu yüzden çok daha birleşik olan bireylerden oluşmalıydı. Coşkulu romantik doğasının bir parçası olan komplo zevki, gizlilik ihtiyacıyla (yaşadığı zamanlar göz önüne alındığında açıkça gerekli olan bir şey) birleşerek onu, örgütlenmeye dair neredeyse fazla katı bir kavrayışa yöneltti; bu kavrayış, yalnızca çoğu Anarşist için değil, karşılaşabileceğiniz en sert Marksistler için bile kabul edilemezdi. İkna edici bir şey gerekiyorsa, “Rus Ordusu Subaylarına” broşürünün birkaç sayfasını okuyun yeter. Ama bu aşırı konumlar (Sergey Gennadyeviç Neçayev’in etkisi altında tasarlandıkları haliyle) neredeyse folklorik görünse de, gerçek şu ki Bakunin, bilinçli sınıf mücadelesi militanlarının (Anarşist Komünistler) örgütlenmesini, kararlarını demokratik bir şekilde alan ama disiplinli, her birinin oynadığı rollerin, olmadan grubun işlev göremeyeceği ya da etkili olamayacağı sorumlulukların üstlenilmesine karşılık geldiği bir yapı olarak tasarladı. Tüm bunlar, Anarşist hareketin gelişimini ciddi şekilde geciktirmiş olan, her bireyin eylem özgürlüğüne sahip olması gerekliliği üzerine safsatada kaybolmadan mümkündü. Tüm bunun için iki iyi neden vardı. Birincisi, örgütlenmeye üyeliğin gönüllü olmasıdır, ki bu, örgütlenmenin devrimci eylemini geliştirmek için kullandığı kurallara dair netliği ve elbette bu kurallara rıza göstermeyi gerektirir. İkinci neden, en azından Bakunin için, politik örgütlenmenin, kitlelerin hayatına nüfuz etmesi gereken gelecekteki toplumun öncüsü olmaması, bu yüzden onu hiçbir şekilde yansıtamayacak olması, ama basitçe görevlerine mümkün olan en verimli şekilde yanıt vermesi gerektiğidir.

Bu bizi Bakuninci düşüncenin üçüncü temel özelliğine götürür, politik örgütlenme ile proletaryanınki arasındaki sıkı ayrım. Öncekisi, hedeflerinin bilincinde, örgütlü ve disiplinli olarak, devrimin kalbindedir, evrimini yönlendirir, onu teşvik eder ve destekler. Tüm sömürülen kitleleri kendine toplayan sonrakisi ise, kaçınılmaz başlangıç kaosunun içinden zorlu bir yolu izleyerek devrimi fiilen yapan ve özgür eşitler toplumunu inşa edendir. Bu ayrımı yaparken, liderci Blankicilikten (ya da bugün adlandıracağımız gibi Leninizmden) hiçbir iz yoktur, çünkü devrimci öncünün örgütlenmesi, daha büyük işçi örgütlenmesinin içinde olmadıkça oynayacak bir role sahip değildir. Kararlar alınacağı zaman onların yerini almaz, kendini yalnızca kitlelere devrimci yollarında rehberlik etmeye, onları yönlendirmeye çalışmakla sınırlar.

Bunu yapabilmek için, devrimci öncünün politik yapısı, ne kadar doğru olurlarsa olsunlar steril ilkeleri dile getirmekle yetinmemelidir. Faaliyet gösterdiği zamana ve yere uygun somut öneriler ortaya koymalıdır. Bu, faaliyet gösterdiği her yerdeki tarihsel bağlamı analiz etmek anlamına gelir; tıpkı Bakunin’in kendisinin, İtalya’daki durumu analiz ederken ve Celso Ceretti’ye hitaben yazdığı İtalyan enternasyonalistlere mektubunda yararlı olacağını düşündüğü şeyi önerirken hayranlık uyandıracak şekilde yaptığı gibi. Tüm bunlar, çevresel görünse de, örgütlenmenin gerçekten etkili olması için aslında temel olan bazı yönleri ,finansman ve varlığına izin verecek kaynakları elde etme gibi, hafife almadan yapılmalıdır.

Bakunin tarafından ilk kez açıkça önerilen bu dört ilke, Anarşist Komünist teorinin evriminin her zaman bir parçası olacak ve onun kalıcı çerçevesini temsil edecektir.

1.2. Fabbri (ya da Olgunluk)

Luigi Fabbri (1877-1935), Bakunin’den çok daha az maceralı bir yaşam sürdü, ama militan yaşamını hem özgül Anarşist hareket içinde hem de işçi hareketinin örgütlenmelerinde geçirdi. Adı, Anarşist ihtiyarlar arasında bile, sık sık çağdaşı Errico Malatesta’nınki tarafından gölgede bırakılır.

Ancak, Malatesta’nın hareketin ,teorik olarak da, kıvılcımı olarak oynadığı önemi küçümsemeden (örneğin, 1907 Amsterdam Kongresi’nde Pierre Monatte ile sendikaların rolü üzerine tartışmaya yaklaştığı netliği düşünün), Fabbri’nin konumu daha tutarlıydı, genel ve eğilimli olarak sınıflar arası hümanizmle o kadar ağır damarlı değildi ve politik örgütlenmenin rolü konusunda daha kapsamlıydı. Fabbri’nin, Bakunin’in Birinci Enternasyonal’deki çalışması sırasında geliştirdiği fikirleri mantıksal sonucuna götürdüğü ve Anarşist Komünist teoriye eksiksiz ve kendi içinde tutarlı, neredeyse kesin bir çerçeve sağladığı söylenebilir.

Kitle örgütlenmesinin (ya da işçi sendikasının) rolü, Fabbri için her zaman devrimin tek, yerine konamaz aktörü olarak açıkça tanımlanmıştı, ama aynı zamanda proletaryanın devrimci çıraklığını geçirebileceği tek olası yer olması da zorunludur. Bu nedenle, gerçek kitlelerin ifade ettiği bilinç düzeylerinden çok fazla uzaklaşamaz, aksine öncünün devrimci harekete dair yarattığı sanal imgeye, başka bir deyişle sınıf savaşının gerçekliğinin değil, bir arzunun meyvesine dönüşme riskiyle karşı karşıya kalır.

“İşçiler arasında belirlenmiş inançlara sahip olanlar […] sınıf örgütlenmeleri içinde, orada kendileriyle birlikte fikirlerini paylaşmayan insanların olduğunu ve bu yüzden başkalarının görüşlerine ve özgürlüklerine saygı göstererek, örgütlenmelerin yaratıldığı paktı sürdürmekle yükümlü olduklarını, başkalarının arzularına karşılık gelmeyen özel hedeflere (görünüşte iyi olanlara bile) doğru onları yönlendirmeyi istemeden ortak hedefler etrafında çalışmakla yükümlü olduklarını fark etmeleri gerekir.” Bundan, işçi örgütlenmesi bölünmeye mahkum olur (örneğin Unione Sindacale Italiana‘nın yaratılmasına yol açan bölünme, bu “reformistlerin kötü planlarının” işi olsa bile). Kitle örgütlenmesinin yanı sıra, tutarlı, yapılandırılmış bir politik örgütlenmenin varlığını öngördü ve nitekim, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Malatesta’nın oybirliği için verdiği çabanın Unione Anarchici Italiani‘nin (UAI İtalyan Anarşistler Birliği) kuruluşuna yol açmasından önce, Unione dei Comunisti Anarchici d’Italia‘nın (UCAd’I İtalya Anarşist Komünistler Birliği) destekçilerinden biriydi.

1926’da, uluslararası Anarşist hareket, Paris’teki bir grup Rus mültecisi (Makhno, Ida Mett, Piotr Arshinov vb.) tarafından ortaya konan örgütsel önerilerle “Anarşistlerin Genel Birliği’nin Örgütsel Platformu Projesi” sarsıldığında ve birçok prestijli militan, aşırı liderci tonları olarak gördükleri şey yüzünden skandal diye bağırdığında, Fabbri en sorumlu tutumu aldı ve bunun “Anarşist hareketle, Anarşistlerin devrimdeki yeriyle, Anarşizmin mücadelelerdeki örgütlenmesiyle vb. ilgili, günümüz dünyasında Anarşist doktrinin mücadelenin ve toplumsal yaşamın büyüyen ihtiyaçlarına yanıt vermeye devam edebilmesi için çözülmesi gereken bir dizi sorunu” tartışma arenasına koyduğunu kabul etti.

Son olarak, Rus Devrimi’ndeki (yeni gerçekleşmiş olan) gelişmeleri ve gelecek Faşist rejimin karşı-devrimci doğasını açıkça öngörebilen ilk kişi olmasını sağlayanın onun berrak analizleri olduğunu hatırlamalıyız.

1.3. Berneri (ya da Yenilik)

Camillo Berneri (1897-1937), militan Anarşizmin teorisyenlerinin, anarşizmin gelişiminin doruğundaki en son kuşağının temsilcisidir. İspanya Savaşı’nın hareketin birçok aktif üyesinin kaybı yoluyla verdiği kayıplar, Faşist rejimlerin bir yüzyıllık birikmiş deneyimin dağılması yoluyla verdiği kayıplar ve İkinci Dünya Savaşı’nın iki kutuplu dünya düzeninin ortaya çıkışı ve Stalinist Komünizm dışında Kapitalizme her alternatifin yok oluşu yoluyla verdiği kayıplar, yeni bir Anarşist Komünist teorinin gelişmesine izin vermedi. Az sayıda özgün düşünür ortaya çıktı (belki de yalnızca Daniel Guérin ve Murray Bookchin, gerçi ikincisi sınıf mücadelesi Anarşizmiyle hiçbir ilgisi olmayan konumlardan yola çıkar). Teorinin yeniden işlenmesi muazzam derecede ciddi bir kesintiye uğradı, öyle ki hem Anarşist hem Komünist olan bu teorinin temel noktalarının hatırası bile kayboldu ve uzun ve zahmetli bir kurtarma operasyonu gerektirdi. Mevcut durumu analiz etme yeteneği de uzun bir süre durdu ve ancak yakın zamanda, yarım yüzyıldan uzun süredir görülmemiş türden son derece berrak bir temsilci olarak Noam Chomsky’yi1 bulduk. Ancak son otuz yıl kadardır, Anarşist hareketin çeşitli ürünlerinin ve onun proletaryanın ayrılmaz bir parçası olarak rolünün, birkaç filozofun safsatasında kaybolmuş belirsiz ütopyacı gezintilerinin ürünü değil bir sınıf mücadelesi fikri olarak gerçek hatları, onu çarpıtan, ayırt edici özelliklerini örten dezenformasyon sisinden ortaya çıktı.

Düşüncesinde Berneri, erken bir aşamada dogmalara karşı hoşgörüsüzlük gösterdi, her şeyden öte, bunlar yüzeysel olarak kabul edilen ve gerçekliği için yeterince incelenmeyen bir dizi iddiadan geldiğinde. Onunki, o halde, önceden kabul edilmiş herhangi bir sisteme bağlı olmayan, güçlü bir yenilikçi katkıydı; zaten bu tür sistemler her halükarda fikrin gelişimi için engeller yaratmakla sonuçlanırdı. Ne yazık ki, devrimci Barselona’da kiralık Stalinist haydutların elinde erken ölümü, teorik gelişimine (ve gördüğümüz gibi, tüm hareketin gelişimine) son verdi. Bu yüzden, tam bir doktrin bütününe işaret etmekten çok, özgün formülasyonlarındaki (sınıf mücadelesi Anarşizmi tanımı içinde olsa da özgün) potansiyeli anlamak daha kolaydır. En ilginç unsurlar, devrim sonrası toplumun, olası yöntemlerinin, karşılaşacağı ve çözeceği çelişkilerin analizinde bulunur. Berneri’nin teorik keşfi, döneminin sözde ortodoksisini zaten sarmış olan ve gündelik eylem için yararsız olan steril fikirlerin sisini temizlemek için, yaşadığı zamanda bile gerekli olan olumlu gelişmeleri müjdeledi.

Son olarak, kendisi aynı zamanda olabilirlikçilik (possibilism) diyebileceğimiz şeyin de taşıyıcısıydı, yani günün kazanımlarıyla yüzleşme ve onları değerlendirme isteği, bu, onu, çağdaşları olan (bugün bile birçok taklitçisi tarafından takdir edilen) o otomatlar kitlesinden ayıran bir şeydir. Bu, temel ilkelerindeki tam uzlaşmazlığı bile göz önünde bulundurarak söylenir; bu uzlaşmazlık, onu sık sık Stalinistlerle tartışmaya götürdü, öyle ki onu fiziksel olarak ortadan kaldırmak zorunda hissettiler, işlerine karışan herhangi bir muhalif onlar için tehlikeliydi.

2. Olaylar

Anarşist Komünist düşünürlerle yaptığımız gibi, sınıf mücadeleci anarşist hareketinin tarihiyle de aynısını yapacağız. Kendimizi, öncelikle teorik ilkelerimizin gelişimiyle ilgili önemi bakımından, bazı önemli olayların özetleriyle sınırlayacağız. Teorinin kurucuları için, ne kadar tutarlı olurlarsa olsun diğer katkıların önemini yadsımadan yalnızca birkaç temsilci belirttik. Yalnızca, giderek daha kendi içinde tutarlı hale gelen bir teorinin gelişimine en ilgili görünenleri ele aldık ve incelenen bireylerin, ayrıca bir buçuk yüzyıl boyunca sıklıkla son derece önemli bir şekilde katkıda bulunmuş diğer kişilerin teorik sistemlerinin metodik bir incelemesini başka özgül eserlere bıraktık.

Tarih de, kesinlikle unutulmaması gereken önemli bölümlerle doludur. Dikkate alacağımız birkaç olay bile çok daha iyi, çok daha derin bir incelemeyi hak eder. Burada yapmayı amaçladığımız şey, yalnızca tarihsel evrimin en önemli aşamalarını vurgulamaktır.

Ama önce bir öncül: genel olarak Anarşist harekette tarihsel açıdan önemli olan tüm olaylar, sözde kutsal ilkelerin (gördüğümüz gibi, bunların Anarşizmin doğuşunda tarihsel bir temeli bile yoktur) sınırları içinde kalmayan herkese ortodoksluk sertifikaları dağıttığını ve aforozlar verdiğini sanan kişilerin değil, onun sınıf bileşeninin meyvesidir. Sömürülenlerin kurtuluşları için mücadelesinde kilit anlardaki sık sık belirleyici varlığından, direniş araçlarının yaratılmasına, çeşitli baskıcılardan özgürleşme mücadelesinden, bir insanın diğeri tarafından sömürülmesine dayanmayan bir toplum inşasındaki en ileri deneylere kadar, Anarşist Komünistler, diğerleri fikirlerinin saflığını ve değişmez saydıkları buyruklara sıkı bağlılıklarını didiklerken, böylece proletaryanın kurtuluşuna hiçbir gerçek katkı sağlamadan kendi ruhlarını kurtarırken, varlıklarının ve faaliyetlerinin izlerini bıraktılar.

Farklı bir bakış açısından, tam da sömürülenlerin mücadelelerindeki bu sürekli varlık, deneyimlerin toplanmasına, daha sonra bu deneyimler ve bunların somut sonuçları üzerine düşünüme ve sonuç olarak teorinin kendisinin kökenine yol açtı; bu da Anarşist Komünistleri proletaryanın etkin öncüsü ve tarihsel belleği haline getirdi.

2.1. Paris Komünü (1871; bir doğaçlama)

Parisli proletaryanın Komün’e hayat verdiği zaman, bir eylem planı geliştirmiş herhangi bir politik örgütlenme yoktu. Prusya ile savaşın ardından gelen dönemin zorlu durumu, Birinci Enternasyonal’in doğuşunun uyandırdığı umutla çelişen mevcut toplumsal koşullar ve Fransız işçi hareketinin on yıllardır sahip olduğu öncü geleneği, geniş bir ölçekte gerçekten özyönetimli ilk proleter deneyi tetikleyen karışımı yarattı.

Adolphe Thiers, Fransız Devleti’nin tüm yapılarını Versailles’dan Paris’e taşıdığında, Komün’ün neredeyse hiçbir plan olmadan doldurduğu bir boşluk yaratıldı. Komün içindeki en güçlü ve homojen grup olan Blankiciler bile, mümkün olan en merkezileşmiş devrimci hükümeti yaratmak dışında ne yapılacağı konusunda net fikirlere sahip değildi. Hiçbir toplumsal planları yoktu. Diğerleri (Jakobenler, Proudhoncular, Enternasyonalistler vb.) azdı ve kendi aralarında bölünmüştü, hiçbir politik yönü olmayan halkın seçilmiş temsilcileri tarafından bastırılmışlardı. Jakobenlerin kafaları geçmişteydi ve gelecek hakkında söyleyecek hiçbir şeyleri yoktu. Proudhoncular pratikte yok denecek kadar azdı, çünkü geleneksel temsilcileri Komün’e karşıydı. Enternasyonalistler, birkaç Marksist, bazı Sendikalistler ve bir kesim militan ya da Anarşist (Louise Michel, Louis-Jean Pindy) ya da Bakuninci fikirlere çok yakın insanlar (Eugène Varlin) arasında bölünmüştü, ama bunların hiçbiri liberter örgütlenmelerle istikrarlı bir ilişkiye sahip değildi. Bakunin’in Fransa’daki yoldaşları, bir önceki yıl Lyon’da denenen bir Komün’ün yıkıcı başarısızlığının ardından çoğunlukla ayrılmıştı.2

Paris Komünü, kanla boğulmadan önce (30.000 ölü ve 45.000 tutsak tahmini) birkaç ay boyunca bu muğlaklıkla ilerledi. Kesin bir yön almadı ve bu yüzden tam bir toplumsal modeli önceden şekillendirmedi. Şaşırtıcı olan ve işçi hareketine en büyük mirası, Komün içindeki kavgalara, dışarıdan gelen tehlikelere, içinde faaliyet gösterdiği savaş durumuna ve politik olarak olgun bir unsurun eksikliğine rağmen, Komün’ün gündelik yaşamının örgütlenmiş olması, hizmetlerin iyi ya da kötü işlemesi, üretimin devam etmesidir. Oldukça saygın bir askeri savunma örgütlenmesi bile kuruldu.

Bu dönem, yalnızca uluslararası işçi hareketinin gelişimini ve 1871 Komünü’nün onda her zaman oynadığı simgesel rolü anlamak için değil, Anarşist Komünist teorinin gelişimi için de temeldir. Karl Marx, en hafif tabirle, Paris’teki olaylara şaşırdı ve işçi devletine dair bazı kavrayışlarını hızla revize etmek zorunda kaldı, bunu “Fransa’da İç Savaş”ı yayınlayarak yaptı. Bakunin için, gerçekleşen her şey doğaldı ve teorisinin bir parçasını oluşturuyordu hatta belirli bir ölçüde Komün’ün hataları ve yenilgisi bile. Aslında, proletaryanın kendini kendiliğinden ve verimli bir şekilde örgütleyebilmesi şaşırtıcı değildi. Sonradan gelen bilgelikle konuşursak (sonraki devrimlerin deneyimleri ışığında), devrim sonrası toplumun yolunun, benzer gruplarla federatif ittifaklar arayarak, giderek daha özyönetimli yapılara doğru doğru yolu izlemesi de şaşırtıcı değildi. Devrim yozlaştırıcı teoriler tarafından yoldan çıkarılmadığı sürece, bu, işlerin doğal yoludur. Nitekim, kesin bir programa sahip zaten var olan örgütlenmelerin yokluğu, Komün örneğinde bu temel gerçeği kanıtlamaya hizmet eder.

Öte yandan, Komün’ün zayıflığını oluşturan ve onun kararlı bir şekilde hareket etmesini engelleyip Fransa’nın geri kalanından yalıtan, tam olarak bilinçli bir öncünün yokluğuydu (Anarşist Komünist teoriye göre bu, devrimi yönlendirmeli, ona yön vermemeli ve kendi inançlarını dayatmak yerine onu sapmalara karşı korumalıdır). O zamana kadar Fransa yenilgiyi kabullenmişti ve sıkı bir şekilde gericiliğin kontrolü altındaydı. Devrim ya genişler ve bulaşır ya da yok olur!

2.2. Ukrayna (1917-1921; bir fikir)

Ukrayna’daki devrim, Sovyet propagandasının üzerine örttüğü kalın dezenformasyon örtüsü ve resmi Batı tarih yazımının suç ortaklığı sayesinde bugüne kadar bilinmeyen bir bölüm olarak kalmıştır. Meselenin gerçek olguları şimdiye kadar ciddi tarihsel analizden kaçmıştır. Olayın büyüklüğü (yaklaşık iki milyon insan dahil oldu) ve süresi (talihi yaklaşık dört yıllık bir dönem boyunca yükselip alçaldı), de onu Anarşist Komünizm tarihinde kilit bir bölüm yapar. Gelişimi ve nihai sonuçları üzerine herhangi bir düşünce, Anarşist Komünist teori için ancak muazzam bir pratik ve teorik uyarım kaynağı sağlayabilir. Okuyucuya, her zamanki gibi, olayların ayrıntılı açıklamalarını ve bunların 1917 Rus Devrimi’nin muazzam ve karmaşık panoramasına nasıl uyduğuna dair bilgiyi bulmak için özellikle bu olayla ilgili metinleri incelemesi tavsiye edilir. Burada kendimizi teorik etkileri üzerine düşünmekle sınırlayacağız.

İlk düşünüm noktası, aslında büyüklüğü ve süresidir. Olan şey, yalnızca Ukrayna halkının “muazzam liberter ruhundan”, herhangi bir tür egemene karşı atavistik3 hoşgörüsüzlüğünden (Bakunin tarafından zaten belirtilmiş bir şey) ya da köylü geleneklerinden ve tüm yaşamın kaynağı olan toprağa güçlü bağlarından kaynaklanmıyordu. Tüm bunların açıkça bir etkisi vardı, ama bunlar tarihsel olarak başka zamanlarda ve yerlerde aynı sonuçları üretmeden var olmuş koşullardır. Bunun yerine, bir patlayıcı, karışık özlemlerin bir katalizörü, halkın dinlenmeyen ihtiyaçlarını kanalize eden bir şey vardı. O şey, uzun süredir zaten militan olan, mücadele pratiğinde ve teoride iyi yetişmiş ve Nestor İvanoviç Makhno’nun (1888-1934) kişiliğinde sağlam bir referans noktasına sahip bir kadro örgütlenmesiydi.

Makhnocu deneyim, bize düşünmemiz için iki ayırt edici nokta sunar. Birincisi, devrimci öncünün oynadığı özgül roldür. İkincisi, yenilgisinin düşünülmesinden ortaya çıkan fikirlerdir.

Anarşist Komünizmin, öncünün devrimci süreçteki rolünü bir yönetme ya da yönlendirme rolü olarak değil, süreci içeriden yönlendirme, dahil olan kitlelerin bir netlik eksikliği yoluyla ya da her şeyden öte, dışarıdan sokulan ve tüm süreci zehirleyebilecek hatalı reçeteler yoluyla düşebileceği herhangi bir sapmaya karşı koruma rolü olarak gördüğünü söylemiştik. Ukrayna devrimi durumunda, Anarşist Komünist öncü, bu ikinci yöne büyük vurgu yaptı, hatta tüm zamanların en nankör görevini ,bir savunma ordusunun yaratılmasını, üstlenme noktasına kadar. Yine de kaçınılmaz olan bu seçim, daha deneyimli yoldaşların (Makhno gibi) devam etmekte olan toplumsal evrimin gerçek bir parçası olarak değil, daha çok ideal bir referans noktası olarak görülmesinden sorumluydu. Bir yanda, bu, her soruna çözüm olduğunu iddia eden ve bu nedenle kendilerini bilimsel olarak adlandıran ideolojiler tarafından saptırılmayan kitlelerin kendiliğinden gelişiminin doğal olarak kolektivizme ve özyönetime yöneldiği fikrini doğruladı. Öte yandan, ancak dışsal etkilere karşı fiziksel bir engel olarak hareket ederek, devrimin düşmanlarının hem karşı-devrimciler hem de kendilerini proletaryanın tek devrimci partisi olarak kuranlar olmak üzere dışarıda bulunduğu fikri kök salar; bu durumda, Anarşist Komünist öncü tarafından oynanan devrimci sürecin bütünlüğünü koruma rolüne görünür, somut bir biçim vererek.

Ne yazık ki, dışsal güçlükler (iç savaş ana sahnesi Ukrayna’nın kendisiydi, Bolşevik hükümetin Brest-Litovsk barışının bir parçası olarak bölgeyi feda etmesi ve bunun sonucunda Alman birliklerinin gelişi, Bolşeviklerin işçi devleti ve yönlendirici parti teorilerine meydan okuyan bir deneye düşmanlığı), devrim olasılığını herhangi bir bölgesel ya da kronolojik sürekliliğin yanı sıra şüpheye düşürdü ve başarı şansını tehdit etti. Makhnovcu ordu ile Troçki’nin Kızıl Ordu’su arasında, bölgeyi tehdit eden çeşitli Beyaz generalleri (Anton İvanoviç Denikin, Pyotr Nikolayeviç Vrangel vb.) yenmek için yapılan anlaşmalar, Moskova’daki merkezi hükümete bir güven eylemi değil, en tehditkâr ve yakın olandan başlayarak her seferinde yalnız bir düşmanla yüzleşme girişimiydi. Bolşeviklerle karşı karşıya gelme daha sonraya ertelendi, çünkü onlar daha uzaktaydı, henüz toplumsal olarak yerleşmemişlerdi, Rusya genelinde köylü kitleleriyle zor çelişkileri vardı, partide içsel bölünmeleri vardı ve militan tabanlarının bir kesimi (denizciler ve fabrika işçileri) potansiyel olarak anarşist konumlara daha yakındı. Öte yandan Lenin, Ekim Devrimi’ni şüpheden fazla araçlarla gerçekleştirmeyi başarmıştı: Nisan 1917’de Bolşeviklerin kendi fikirlerini altüst eden “Tüm iktidar sovyetlere!” sloganı, Anarko-Sendikalistlerden gelmişti ve işçi hareketinin büyük bir kesiminin desteğini partiye vermeye karar vermesinden sorumluydu. Ancak bu, hareket için çok zararlı bir çatışmaydı ve yenilginin nedenleri üzerine düşünce, daha sonra Paris merkezli Sürgündeki Rus Anarşistler Grubu’nu, zaten bahsettiğimiz “Anarşistlerin Genel Birliği’nin Örgütsel Platformu Projesi”yi önermeye götüren dikkatli bir yeniden değerlendirmenin konusu oldu.

Analiz basit ve derindi. Bolşevikler kazanmıştı, çünkü bir yön duygusuna sahip ve devrimin ulaştığı her alana dallanan sıkı bir örgütlenmeye sahiplerdi. Anarşistler, sıklıkla birbiriyle anlaşmazlık içinde olan ve ortak bir planı olmayan küçük gruplara bölünmüştü. Aynı politik ağırlığa sahip olmaları mümkün değildi. Makhnovşçina (tıpkı Paris Komünü sırasında olduğu gibi) yalıtılmış kaldı ve Lenin’in partisinin, boyunlarındaki ilmiği metodik olarak sıkmakta hiçbir zorluğu olmadı. Anarşist Komünist örgütlenme meselesi artık kaçınılmaz hale gelmişti.

2.3. İspanya (1936-1939; bir proje)

İspanya Devrimi, General Francisco Franco’nun darbe girişimi tarafından hızlandırıldı ve işçi örgütlenmelerini (özellikle CNT’yi) programlarını hızlandırmaya zorladı. Ama buna rağmen, Anarşist Komünistler (CNT-FAI) hazırlıksız yakalanmadı. Birkaç ay önce, Zaragoza’daki kongresinde CNT, özgür eşitler toplumuna ulaşma yolunu ortaya koyan bir Özgürlükçü Komünizm programını onaylamıştı. Bu yüzden, proletarya üzerindeki etkisinin en büyük olduğu bölgelerde, dikkate değer sonuçlarla özyönetimli bir toplumun kaba bir taslağını üreten bir dizi toprak, sanayi ve hizmet kolektifleştirmesine hemen başladılar. CNT’nin, ekonomik gelişimin en ileri olduğu Katalonya gibi bölgelerde en güçlü olduğu not edilmelidir; bu gerçek, Anarşizmin yalnızca ilkel bir gelişim durumunda kalan yerlerde (köylüler ve küçük üreticiler) kurulabileceğini ve ilerlemenin onu gölgede bırakacağını iddia eden Marksistlerin (üstelik teorik analizde ya da tarihsel araştırmada hiçbir temeli olmayan) fantastik teorisine karşı güçlü bir argüman sağlar.

Büyüklüğü ve süresi nedeniyle İspanya deneyimi, Ukrayna’dakiyle karşılaştırılabilir, ama şüphesiz çok daha büyük bir kronolojik ve coğrafi sürekliliğe sahip oldu. O kadar ki, bugün Anarşist Komünizmin gerçekleşmesinin en değerli örneğini temsil ediyor. Bu, militanların saflarında kesin ve ayrıntılı bir projenin varlığına ve İspanyol proletaryasının o zamana kadar biriktirdiği uzun devrimci hazırlığa dair yukarıda söylenenler ışığında ve son olarak CNT’nin yalnızca proletaryanın en radikal, bilinçli kanadını temsil etmekle kalmayıp, aynı zamanda kitleler arasında en iyi köklenmiş olanı da olduğu gerçeği ışığında şaşırtıcı değildir.

Peki neden yenilgi? Şimdilik, en bilinen Anarşist militanların hükümete girişine dair, önce Katalonya’da, sonra merkezi hükümette, herhangi bir yargıyı bir kenara bırakalım. Bu bir hata olabilir, ama kesinlikle olaylar üzerinde belirleyici bir etkisi olmadı. Her şeyden önce, bu seçimler yapıldığında Cumhuriyet’in kaderi zaten kesinleşmişti ve ikincisi, devrimin başarısını (o zaman İspanyol burjuvazisinin ve Sovyet devletinin çıkarlarının garantörleri olan Stalinistler tarafından tehdit edilen) cumhuriyetçi koalisyonun bir kesimi tarafından tehdit edilse de garanti edememiş olabilirler, ama kesinlikle devam etmekte olan toplumsal deneylere, özellikle Katalonya’dakilere hiçbir şekilde zarar vermediler.

Şüphesiz düşmanın erken vurma seçimi önemli bir rol oynadı, öyle ki Zaragoza (Anarşist Komünistlerin en tutarlı varlığına sahip olduğu yer) hemen kaybedildi. Cumhuriyetçi saflar içindeki bölünmeler de rolünü oynadı, özellikle Partido Comunista Español‘un “iki yarım” politikasını (önce iç savaşta zafer, ancak sonra toplumsal devrim) hatta güç kullanarak, silahlarını dışsal düşman yerine köylü kolektifliğine çevirerek dayatabildiği zeki ama yozlaştırıcı yol.

Ancak tüm bunlar olanları tam olarak açıklayamaz. Anarşist Komünistler olaylara hazırdı. Kesin, ayrıntılı bir programları vardı. Proletarya arasında geniş bir etkiden yararlanıyorlardı. Mükemmel, yetenekli militanları vardı. Zaman zaman hatalar yapmış ya da kararsız görünmüş olsalar bile, bu, ilk avantajlarına ya da devrimin sonucuna zarar vermeye yetmedi. Bir kez daha, temel olan yalıtılma etkeniydi (bu sefer uluslararası ölçekte). İspanya çevresindeki demokrasiler, ister yükselen Nazi ve Faşist saldırganlıktan korkarak (bunun yatıştırma politikasıyla, örneğin Britanya’da 1938’de Neville Chamberlain, sakinleştirilebileceği umuldu) ister devrimci kazanımların kendi ülkelerine yayılma olasılığından korkarak (örneğin Léon Blum’un Fransası’nda), kendilerini sözlü desteklerle sınırladı ve Franco yanlısı isyancıları desteklemek için İtalya ve Almanya tarafından askeri müdahaleye alanı açık bıraktı. SSCB, uluslararası proletaryanın etrafında toplanacağı yeni bir devrimci kutbun doğuşunu izlemekle yetinemezdi ve zaten Nazilerle bir anlaşma yapma (Ribbentrop-Molotov Anlaşması) yolundaydı, ki bu, Madrid’in düşüşüyle aynı zamanda imzalandı. Bu yüzden desteği, özsüz, biçimseldi. Birçokları gibi, Anarşist Komünistler de uluslararası tugaylara katılarak Cumhuriyet’e yardım etmek için acele ettiler, ama yardımları iş gücü açısındandı. Deneyimlerini paylaşamadılar; bu, İspanyolların bu deneyimi kendi mücadelelerini ilerletmek için kullanmasına izin verebilecek bir şeydi ve yine bunun ana nedeni, toplumsal devrimi ölümüne boğulmaktan tek başına koruyabilecek genel bir örgütlenmenin eksikliğiydi.

Ayrıca, Cumhuriyetçi güçler içinde Anarşist Komünistler ile Stalinistler arasındaki silahlı çatışmalarla birlikte uluslararası tugaylar deneyiminin, liberter harekette çarpık sonuçlara yol açtığı da eklenmelidir. Sonuç olarak, birçok militan ve onlarla birlikte daha sonra Anarşizme çekilen gençler, Sovyetler Birliği’nde gerçekleştirilen komünizme karşı (dikkatli bir analizle desteklenmemiş) vahşi bir muhalefet geliştirdi ve bunun bir uzantısı olarak, en geniş anlamıyla Komünizme karşı. Böylece, bazılarının, her şeyin ötesinde, Liberal Demokrasiyi ve sık sık derin köklü, şiddetli anti-Komünizmi tercih etmesine yol açan uzun bir kayış başladı.

3. Neden Komünist: Solla Ortak Noktalarımız

Tarihi boyunca, Anarşist hareket içinde, bireyin (kendi kendine yeten bir monad4 olarak görülen) felsefi bir savunmasının sonucu olarak, kitlelere karşı tamamen gerici bir küçümsemeye yol açan bir kesim olmuştur. Ama Anarşist hareketin çok büyük bir çoğunluğu (neredeyse tüm hareket), her zaman “solun” bir parçası olmuştur ve en zayıfları, sömürülenleri savunmuş, kurtuluşları için inatla mücadele etmiştir.

Bazı Anarşistler, kendilerini solun bir parçası olarak ilan edip teorilerinin tüm insanlığı (hem hizmetçileri hem efendileri) kurtarabileceğine inanırken, iyi fikirlerin kendi başlarına yaşadığına, tek gereken şeyin anlaşılmaları olduğuna, inanmaya başladılar. Bu yüzden, başlıca görevleri saf, idealist propaganda ve bunun sonucunda sınıf mücadelesinin reddi haline geldi.

Bir yandan örgütlenmeyi, esasen otoriter bir ilke olduğu gerekçesiyle reddettiler; öte yandan Marksizme karşı kör bir nefret (kesin bir analiz değil) tarafından yönlendirilerek, sınıflara bölünmüş toplumun bir gerçeklik değil, Trier’in bir felsefi icadı olduğuna inandılar.5 Tüm bunun sonucu, eylemsizlik ve kısırlıktır.

Anarşist hareketin sınıf mücadelesi akımları arasında, teorik tanımlarında “komünist” terimini kullanan üç tanesi vardır (Liberter Komünizm, Anarko-Komünizm ve Anarşist Komünizm), oysa diğerleri sendikalizme gönderme yapar (Devrimci Sendikalizm, çeşitli Anarko-Sendikalizm biçimleri). Bu ayrımları daha sonra ele alacağız.

Bu noktada, Komünizm teriminin, düşünce okulları ne olursa olsun, tüm devrimci solcuları ayırt eden sınıf ilkelerinin kabulüne açıkça gönderme yaptığı belirtilmelidir.

Aslında bu terimi geniş bir ölçekte ilk benimseyen Anarşistlerdi. Erken benimsenmesi, Bakunin’in hâlâ bağlı olduğu Kolektivist aşamadan (“herkesten yeteneğine göre, herkese işine göre”), gerçek anlamda eşitlikçi aşamaya (“herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre”) geçen Anarşist hareket açısından erken bir olgunluğu temsil ediyordu.

Anarşistlerin komünist sıfatını benimsediği, on dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru olan zamana kadar, bu terim, Étienne Cabet’den etkilenen İkaryacılar6 gibi belirli önemsiz ütopyacı mezheplere havale edilmişti.

Başlangıçta, bu adı üstlenen Marksistlerdi. Marx ve Engels, aslında, bunu Britanya’daki küçük Alman göçmenler grupları olan Komünist Birlik için seçtiler ve 1848 tarihli eserleri “Komünist Manifesto”da kullandılar. Ancak daha sonra, kısmen Lassallecılarla ittifaklarının Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin doğuşuna yol açması sonucunda, kısmen de Komünist programın, henüz tam olarak gelişmemiş burjuva toplumları içinde hâlâ hareket etmesi gereken politik hareketler için fazla ileri görüldüğü için, tüm ülkelerde Sosyal Demokrasi terimine geri döndüler. Nitekim ortodoks Marksizm, bir toplumsal devrim olmadan önce burjuvazinin tüm ilerici potansiyelini geliştirmesi ve proletaryanın buna işbirliği yapması gerektiğine inanıyordu, çünkü ancak mülk sahibi sınıfların bu görevi tükendiğinde ve burjuva toplumu kendi üzerine döndüğünde, içindeki çelişkiler patlayabilir ve proleter tahakkümün yeni çağına yol açabilirdi.

Ancak Ekim 1917 Rus Devrimi’nden sonra, dünya çapındaki Marksist partiler komünist sıfatının kullanımına geri döndü. Ama o aşamaya gelindiğinde, Anarşist Komünistler bu terimi zaten yaklaşık yarım yüzyıldır sınıf mücadelesi Anarşizminin eşanlamlısı olarak kullanıyordu.



3.1. Yöntem (tarihsel materyalizm)

Mevcut durumu dönüştürmeyi ve toplumun yapısını değiştirmeyi amaçlayan herhangi bir faaliyet, ancak içinde bulunduğu durumun bir analizinden gelebilir. Böyle bir analizin yokluğu, kaçınılmaz olarak, istenen dönüşümü elde etmek için hangi hedeflerin gözetilmesi gerektiğini anlamama ve belirleyememeye, toplumsal yapının zayıf noktalarının ne olduğunu, çelişkilerinin ne olduğunu bilememeye yol açar. Başka bir deyişle, devrimci bir proje hazırlamak imkânsızdır (ki bu, tam olarak bu olabilmesi için, hedeflerinde net olmanın yanı sıra, kaçınılmaz olarak eylemine rehberlik edebilecek bir yön belirlemelidir).

Bir projenin yokluğu, az çok, mevcut toplumsal yapıdaki çelişkilerin, kapitalist sistemin kaçınılmaz sonunu kendi içlerinde barındırabileceği inancını (bazen örtük ve anlaşılmamış) gizler. Başka bir deyişle, tam da bu nedenle sistemin kendi kendini yok edişine inanan, istemsizce harekete geçen, ama her şeyden öte muafiyet olasılığı olmadan kendi tükeniş sürecini aktive eden mekanik, kendiliğindenci bir kavrayış (örneğin, proletaryanın öfkesinin büyümesine, örgütlenmesine ve patlamasına izin vererek). Bir buçuk yüzyıldan uzun süredir bizimle olan, devrimin arınma anına yönelik uzun, mesihçi ve yararsız bekleyiş, bu yaklaşımı kesin olarak kanıtlamıştır. Keşke Luxemburgcular da bunu bilse!

Yapmamız gereken şey, o halde, bu analizi başlatmak, ama her şeyden önce, durumu yorumlamak için kullanabileceğimiz bir metodoloji tanımlamalıyız. Bir analiz yöntemi tanımlarken söylenmesi gereken ilk şey, bunun kesinlikle nesnel olma iddiası taşımadığı ve taşımaması gerektiğidir. Farklı amaçlar için tasarlanmış yöntemler kaçınılmaz olarak farklıdır. Ama bir şey önemlidir: analiz edip tanımlayacağımız yöntem, hem geçmişi hem de bugünü okumak için şüphesiz tek anahtarı sağlar. Başka bir deyişle, kendini ortaya koyan dağınık olguların çeşitli panoramasına anlam kazandırabilecek tek yöntem budur. Öte yandan, bu, belirli olgular onunla açıklanamıyorsa onu terk edeceğimiz anlamına gelmez; her şeyden önce, çünkü tarihin yorumlanması söz konusu olduğunda bu kadar başarılı başka bir yöntem henüz yoktur; ikincisi, çünkü tarih, çelişkili yönleri olmayan doğrusal bir süreç değildir, bu yüzden her yönün içerilebileceği kapsamlı bir taslak gerektirebilir (yöntemimiz bu çelişkili olguyu hesaba katar ve önermesi olarak alır, yalnızca tarihsel gelişimi geçiren çizgileri yeniden inşa etmeye çalışır); son olarak, çünkü bahsettiğimiz yöntem olan tarihsel materyalizm, hedeflerimiz için basitçe fazlasıyla uygundur ve proletarya tarihinde fazlasıyla olumlu sonuç sağlamıştır.

En kesin tanımı Marx ve Engels tarafından sağlanır:

“İlk tarihsel eylem, bu yüzden, bu ihtiyaçları karşılamanın araçlarının yaratılması, maddi yaşamın kendisinin üretimidir ve bu tam olarak tarihsel bir eylemdir, bugün de, binlerce yıl önce olduğu gibi, insanı hayatta tutmak için basitçe her gün ve her saat gerçekleştirilmesi gereken herhangi bir tarihin temel bir koşuludur […]. Bu yüzden, tarihin her kavrayışında, ilk nokta bu temel olgunun tüm yönleriyle gözlemlenmesi ve yerinin tanınmasıdır.”

Tarihsel materyalizm, bu yüzden, tarihsel olguların analizi için, bunların temel nedenini toplumun üretici yapısının evriminde, üretim ilişkilerinin ve güçlerinin gelişiminde belirleyebilecek bir metodolojidir; tarihin bize sunduğu her olay, bu yüzden fikirlerin ve yaşama dair farklı kavrayışlar arasındaki çatışmanın sonucu değil, tehlikede olan ekonomik çıkarların sonucudur, tarihsel ve toplumsal olarak belirlenmiş maddi ihtiyaçlarımızın karşılanması için gerekli olan malların üretiminde, insan toplumuyla kendini kuran ilişkilerin doğrudan ve dolaylı tezahürleridir. Tarih, fikirlerin tarihi değildir. Fikirler, gerçek hareketler tarafından yaratılan, ama kendileri de hareketleri etkileyebilen arka planlardır. Tarih, üretim ilişkileri tarafından yaratılan antagonizmaların tarihidir. Sınıflar arasındaki mücadelenin tarihidir.

3.2. Sınıflar (baş aktörler)

“Sınıf mücadelesi solu,” “sınıf mücadelesi sendikaları” ya da “sınıf çıkarları,” politik deyim kitaplarında yaygın ifadelerdir. Ama Anarşist Komünistler için, hatta tüm radikal sol, Marksist ya da başka türlü, için sınıflar nedir? Bunlar, üretim döngüsündeki konumlarına ve malların dağıtımına dayanarak tanımlanabilecek toplumsal gruplardır. Marksistler için (en azından çoğunluğu için), tanım oldukça katıdır. Temelde iki sınıf vardır. Birincisi, üretim araçlarını (sermaye, yapılar, üretim makineleri vb.) kontrol edenler ve bu sahiplik temelinde, hammaddelerin bitmiş mallara dönüştürülmesinde kendileri çalışmadan üretilen malların ayrıcalıklı bir payını elde edenler. Sonra, yalnızca çalışma yeteneklerine (emek güçlerine) sahip olan ve bunu, kendilerinin ve ailelerinin hayatta kalmasını ve yeniden üretilmesini sağlayan bir ücret karşılığında öncekiler grubuna (patronlara) satan proletarya vardır (nitekim “proletarya” sözcüğünün kendisi, “döl” anlamına gelen Latince prōlēs’ten gelir). Orta sınıf gibi diğerleri, proletaryanın içinde kaybolmaya mahkumdur, oysa emek pazarlarına bile giremeyen yoksullar, bir alt sınıf (“lümpen proletarya”) olarak hayatta kalır ve bir sınıf kimliğini hak etmezler, yalnızca istihdam edilenlerle rekabet sayesinde ücret düzeylerini düşük tutmaya hizmet ederler, bu da yalnızca patronların çıkarlarına hizmet eder.

Bakunin’den itibaren Anarşist Komünistler için bu konum daha fazla açıklama gerektirir. Üretim döngüsü içindeki konum, temel karşıt çıkarları tanımlar, bir yanda emeği aracılığıyla tüketim için mallar üreten ve kapitalist toplumun mülkiyet sisteminin sonucu olarak bunun faydasını kaybeden proletarya, öte yanda üretim araçlarının sahipliği sayesinde kârı alan patronlar. Ama bu onarılamaz çelişkinin etrafında, daha az önemli olmayan bir dizi ikincil oyuncu vardır. Kendi üretim araçlarına sahip olan, ama kontrol etmedikleri dağıtım mekanizması tarafından ürettikleri zenginliğin büyük kısmından mahrum bırakılan köylüler vardır. Sonra, işlevi kapitalist yeniden üretim için temel olan, ama geçici, gülünç ayrıcalıklarla karşılığı ödenen ve bu yüzden çoğu zaman gerçek çıkarlarının nerede olduğu konusunda kafası karışan orta sınıflar vardır. Son olarak, bir ücrete duydukları umutsuz susuzluğun onları doğal müttefikleriyle kurgusal bir rekabete soktuğu işsizler vardır.

Bu yüzden, temel ikili karşıtlığı ortaya koymak ve kapitalist özel mülkiyete dayalı mevcut toplumsal sistem tarafından az ya da çok sömürülen herkesin çıkarlarını (yalnızca görünüşte ayrı olan) bir araya getirebilecek bir strateji inşa etmek önemlidir. Bu temel ikili karşıtlık reddedilemez ya da kaçınılamaz. Bu nedenle, sınıf mücadelesi bakış açısından, tüketiciler, yoksullar, bir mahallenin sakinleri, öğrenciler vb. gibi, insanları öznel algılar temelinde ya da üretim döngüsüne dahil olanlardan farklı çıkarlar temelinde bir araya getiren tüm grupların (devrimci karşı çıkışın inşasında taktik olarak yararlı olabilseler de) yeri yoktur.

3.3. Sınıf mücadelesi (antagonizma)

Dediğimiz gibi, tarihin materyalist kavrayışı, toplumun sınıflara bölündüğü ve bu sınıfların çıkarlarının kaçınılmaz olarak karşıt ve uzlaşmaz olduğu kavrayışını ima eder. Bu da tüm sınıf mücadelesi solu tarafından paylaşılan bir fikirdir ve (bazı sınıf mücadelesi karşıtı Anarşistlerin düşündüğü gibi) Marksizmin bir icadı değildir. Bu, Marx ve Engels’in teorik eserlerinden önce bile bilinen bir gerçekliktir, gerçi bu ikili bunun tutarlı, ikna edici bir tanımını sağladı. Tarihsel materyalizm durumunda olduğu gibi, bu durumda da Marksizmin (ya da daha doğrusu Marksizmin farklı çeşitlerinin) ve Anarşist Komünizmin yolları hızla üç temel noktada ayrıldı: sınıf mücadelesinin nedenleri, sınıf mücadelesinin gelişimi ve proletarya sınıfının koşulu ile bu koşula dair geliştirdiği bilinç arasındaki ilişki.

Anarşist Komünizm için sınıf mücadelesi, kapitalist toplumun tam gelişimi içinde, öncelikle proletaryanın içinde yaşamak zorunda olduğu maddi koşulların bir sonucu olarak gelişir. Ama bu koşullar ne yeni ne de geçmiş günlerdekinden daha kötü olduğundan, başka ortak nedenler gereklidir: emeğin kapitalist örgütlenmesinin, hem üretim hem de gündelik yaşam için büyük işçi kitlelerini aynı fiziksel alanda yoğunlaştırması, politik kümelenmelerin yolunu kolaylaştırması, kesinlikle temel bir rol oynar. Marksistlerle anlaşmamız bu noktaya kadar tamdır. Ancak Marksistler, bu önemli yönü fazla değerlendirme eğilimindedir, öyle ki bunu tek mümkün yön olarak görmeye ve bunu tamamen üretici güçlerin içsel bir hareketi olarak ele almaya varır; bu güçler, gelişimlerinde işçi antagonizmasının doğuşu için koşulları yaratır ve bu yüzden aynı nedenle içeriden kapitalist sınıflı toplumun yaşamının kendisini tehdit eder. Bu yüzden sınıf mücadelesini, teknik ve üretken gelişimin ileri aşamasını en iyi temsil eden, özellikle sanayideki fabrika mücadeleleri versiyonuyla sınırlarlar. Öte yandan Anarşist Komünistler, daha önce bahsedilen iki etkenin belirleyici önemini tanısalar da, başkalarının da oynayacağı bir role sahip olduğuna inanır: (okullaşmaya dair değil, fikirlerin dolaşımına dair) eğitimin büyümesi, feodalizmden bir kez kurtulduğunda emek tarafından sürüklenen; derin eşitsizlikle işaretlenmiş her toplumda her zaman üretilmiş olan sabırsızlık sisinden ortaya çıkan bir toplumsal adalet fikri; son olarak, ütopya, daha az adaletsiz bir dünyanın somutlaşması. Marksistler bunların üst yapısal etkenler olduğunu söylerdi (ya da idealist, ya da daha kötüsü küçük burjuva), ama yine de büyük öneme sahiptirler ve en önemlisi, sınıf mücadelesini işçiler ile bireysel patronlar arasındakine indirgemezler, aksine sömürülenler ile sömürücüleri arasındaki tüm mücadeleyi içerirler, köylülerin taleplerini de kucaklayarak.

Bu, ikinci anlaşmazlık noktasının kaynağıdır. Marksistler için, kapitalizmin geliştiği her yer, Komünist devrim anının yaklaştığı yerdir, oysa eski moda üretim yöntemleri (zanaatlar, köylü tarımı vb.) amansızca ortadan kaldırılır, böylece ilerlemeyi kolaylaştırır. Ancak devrimler, her zaman kapitalizmin henüz tam olarak gelişmediği yerlerde gerçekleşmiştir ve yeni işçi sınıfı (hâlâ bir azınlık) politik öncünün değirmenine su taşımış olsa da, köylülerin sonsuz kitlelerinin katılımı olmadan hiçbir şey olamazdı.

Üçüncü ayrılma noktası en acı olanıdır: sınıfın koşulu ile mülk sahibi sınıfın çıkarlarına karşıt çıkarlar olarak gerçek çıkarlarının bilinci arasındaki ilişki. Marksistler için bu, bir kez daha, var olmayan bir sorundur. Ya bazıları için, ikisi (sınıf ve sınıf bilinci) determinist ve kendiliğinden olarak birleşmeye, üretici güçlerin evrimi tarafından sürüklenerek, ekonomik yapının gelişimiyle örtüşerek çakışmaya mahkumdur. Diğerleri için, tüm proleter kitlenin (ya da içindeki işçi azınlığının bile) sınıf bilincine sahip olması gerekli olmadığından, sıkı bir öncü çekirdeğinin, başka bir deyişle partinin var olması yeterlidir. Leninist versiyonunda parti, aslında işçi hareketinin dışındadır, çünkü işçiler kendi kaçınılmaz ekonomizmleri, yani tarihsel ihtiyaçlarından farklı ve onlarla uzlaşmaz olan acil, gündelik ihtiyaçları, ki bunları anlama kapasitesine sahip değildirler, tarafından ağırlaştırıldıkları için kendilerini devrimci doktrine yükseltmekten acizdirler. Öte yandan Anarşist Komünistler için, sınıf ile bilinci arasındaki ilişki, proletarya içinde (onun bir parçası olarak) hareket eden, şimdinin ihtiyaçlarına yanıt sağlamaya çalışan gündelik mücadeleler aracılığıyla onun tarihsel çıkarlarına dair bilinci uyarmak için hareket eden daha ileri, politize olmuş unsurlar tarafından etkilenebilir. Bunun nedeni, proletaryada birlik ve bilinç ne kadar büyükse, bir devrimin hızla Anarşist Komünist bir karakter üstlenebilmesi şansının o kadar iyi olması, sınıfın görevi hiç kimseye devretmeden yeni toplumu inşa edebilmesini sağlamasıdır.

3.4. Özgür Eşitlerin Bir Toplumu (komünizm)

“Sonuçta, hedef olarak devletin kaldırılması meselesinde Anarşistlerden farklı değiliz.” Bu sözler, Eylül-Ekim 1917’de Vladimir İlyiç Ulyanov, Lenin, tarafından yazılmıştır ve tarih tesadüf değildir. Bu, gerçekleştirilmesi amaçlanan toplum türü söz konusu olduğunda, devrimci solun çeşitli akımları arasında görünürde bir çelişki olmadığını göstermek içindir. On dokuzuncu yüzyılın ortasında Sosyalizm (“herkese liyakatine göre”) ile Kolektivizm (“herkese emeğine göre”) arasında uzun bir belirsizlik aşamasının ardından, Komünizm (“herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre”), işçi hareketinin tarihi boyunca gelişen tüm bu sınıf unsurları için ortak arena haline geldi. Ayrıca gelişecek olan komünist topluma dair (ancak, kitlelerin burjuva boyunduruğundan bir kez özgürleştiğinde muazzam öz-örgütlenme yeteneklerine sahip olduğu gerçeğinin kabulü göz önüne alındığında, aşırı ayrıntılı planlara girmeden!) ortak bir görüş de vardır: aşağıdan geliştirilen, toplumsal yaşam için serbestçe kabul edilmiş kurallara sahip federatif bir temel, başka bir deyişle, Paris Komünü tarafından taslak halinde çizilen model. Özgürlük (öz-belirlenim) olmadan komünizm (eşitlik) olamaz; komünizm olmadan özgürlük olamaz.

Yıllar içinde işçi hareketinde ortaya çıkan tüm çeşitli devrimci akımlar arasında komünizmle gerçekleştirilecek toplumsal çerçeve konusunda anlaşma olsa da (bunu “anarşizmle” olarak da söyleyebiliriz, çünkü hiç kimse ekonomik eşitliği bireyin özgürlüğünden ayırmanın imkânsız olduğunu yadsımaz), görüşler iki temel meselede belirgin bir şekilde ayrılır: şimdi, burjuva Devlette gerekli olan eylem türü nedir, ve ilk devrimci aşamadan hepimizin özlemini duyduğu toplumun inşa aşamasına geçişin zaman çizelgesi ve yöntemleri nelerdir.

4. Neden Anarşizm: Bizi Soldan Ayıran

Başlığa kanmayalım. Anarşist Komünistlerin, sömürülenlerin mücadelelerinden doğduğu ve her zaman bu mücadeleler içinde kaldığı, bu yüzden sürekli olarak sınıf mücadelesi solunun bir parçası olduğu zaten açıklandı. Ancak gündelik dilde “sol” ifadesi, Anarşistler bir kenara itilerek, yalnızca Revizyonistler, Üçüncü Enternasyonalistler, sapkınlar ya da sözde “Yeni Sol” olsun, Marksist unsuru içerecek şekilde kullanılır hale geldi. Bu yüzden, sadelik nedeniyle, terimi şu anda kullanıldığı şekilde kullanıyoruz, ama bu hiçbir şekilde kendimizi sıkı sıkıya sınıf mücadelesi konumlarından uzaklaştırdığımız anlamına gelmez.

Proletaryanın kurtuluşu için mücadeleleri dolduran çeşitli teoriler arasındaki ortak noktaları gözden geçirirken, çeşitli yorumlar bakımından nasıl farklılaştıklarını ve ima ettikleri şeylerin oybirliğiyle kabul edilmediğini zaten belirttik. Ancak bunlar, önceki bölümün sonunda belirtilen farklılıklardan daha az önemlidir ve iki temel ve gerçekten bölücü meseleyle ilgilidir: proleter hareketin gelişimi ve devrim sonrası toplumun inşası.

4.1. Burjuva Devlette Mücadeleler

Tarihin deterministik görüşü (takipçilerinde daha belirgin, ama Marx’ta da yine de var olan), proletaryanın radikal doğasını mevcut kapitalist toplum içinde geliştirmenin çeşitli yollarını, proletaryanın sömürüye karşı muhalefetini güçlendirmek için gereken araçları ve proletaryanın kendisinin geliştirebileceği mücadele düzeyini kavramanın çeşitli yollarını da etkileyebilir. Marx ve Engels’in 1848 Komünist Manifesto’sundaki sözleriyle: “proletarya, siyasi üstünlüğünü, tüm sermayeyi burjuvaziden kademeli olarak koparmak, tüm üretim araçlarını devletin, yani egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletaryanın elinde merkezileştirmek için kullanacaktır.” Bu kısa pasaj, Marksizmin, Büyük Britanya’daki küçük bir Alman göçmen mezhebi olarak kökeninden yirminci yüzyıl boyunca proletaryanın hâkim partisine kadar tüm evrim tarihini özet halinde içerir. Aynı zamanda, Anarşistlere göre, gerçek sosyalizmin sefil çöküşünün de nedenidir. Yukarıdaki alıntı ayrıca (tesadüf değil) Lenin’in en sevdiği pasajlardan biri haline geldi; devrimci parti teorisini bunun üzerine kuracaktı. Buna ayrıntılı olarak bakalım.

Dikkate alınacak ilk unsur, “siyasi üstünlük” meselesidir. Bu üstünlüğün fethi, Anarşist Komünistlerin her zaman reddettiği mantıksal ve pratik sonuçlara sahiptir (doğrusunu söylemek gerekirse, Luxemburgcular, Bordigacılar, Konsey Komünistleri vb. gibi belirli Marksist akımlar da reddetmiştir). Siyasi iktidarı fethetme ihtiyacı, aslında, siyasi temsili, kurumlar içinde çalışan bir partiyi ima eder. Anarşist Komünistler, partiyi bir örgütlenme olarak reddetmez (elbette belirli kriterleri karşıladığı sürece, buna daha sonra döneceğiz). Onu, sömürülen kitleleri temsil ettiği ölçüde, ve bu, siyasi arenada gerçekleştiğinde daha da fazla reddediyoruz. Kitleler kendi kurtuluşlarını gerçekleştirecekse, yalnızca kendilerini temsil edebilirler. Ama Marksistler için siyasi öncü tamamen farklı bir role sahiptir (buna da daha sonra döneceğiz), ama her şeyden öte, kendini burjuva Devletin aygıtına girmeye, mekanizmalarını ele geçirmeye, seçim açısından kendi gücünü geliştirmeye vb. adamalıdır. Bu süreç, İtalya’da bir zamanlar “Devlet olma” olarak biliniyordu. Marksizmin devrimci akımı, trajik bir gelişim geçiren ve İkinci Enternasyonal’de (1881-1914) daha da trajik bir sonla karşılaşan bu stratejiyi reddedecekti, ama yine de aynı yol, örneğin Üçüncü Enternasyonal’in (1921-1989) partileriyle tekrar tekrar izlenecekti.

Gerçekte, burjuva Devletle uzlaşma ve Marksizmin faaliyetlerinin Devlet tarafından yeniden emilmesi (tamamen teslim olma noktasına kadar), Marksizmin tarihinde sabit bir etken olmuştur. Alman Sosyal Demokrat Partisi 1875’te Gotha’da kurulduğunda, Marx, kendi takipçileri ile Ferdinand Lassalle’ınkiler arasındaki kaynaşmanın, ona göre, teorilerini sulandırdığını düşünerek yeni siyasi gruplaşmanın programını sert bir şekilde eleştirdi. Parti, bu aforoza rağmen kendi yoluna devam etti. Ancak Engels’in desteğine (ki 1891’deki Erfurt Kongresi’nin dönüm noktasından sonra kendisi de onu reddedecekti) ve büyük ölçüde Karl Kautsky tarafından geliştirilen kendi fikirlerine güvenerek, İkinci Enternasyonal’in temel politik çizgisini oluşturacaktı. Kapı açılmıştı ve içinden hızla geçen ilk kişi, devrimci mücadele ihtiyacını inkâr etmeye başlayan Eduard Bernstein oldu (bu bölümün başında alıntılanan Marx ve Engels pasajındaki “kademeli olarak koparmak” ifadesinde örtük bir inkâr). Onu, bakan olarak bir burjuva Hükümete girmek için partiden ayrılan Fransa’daki Alexandre Millerand izledi. Son olarak, 1914’te (bu bölümün başında yanlışlıkla ama kasıtlı olarak İkinci Enternasyonal’in sonu tarihi olarak belirtilmiştir) Almanya’nın Birinci Dünya Savaşı’nı başlatmasına izin veren savaş kredilerine oy veren tüm Alman Sosyal Demokrat hareketi geldi.

Lenin, Marksist ağaca bir Blankici unsur aşıladı, ona bir kez daha saldırgan bir devrimci karakter kazandırdı. Ancak, bu Kasım 1917’nin iktidar ele geçirme aşamasında işe yarasa da, daha sonra burjuva Devletle uzlaşma eğiliminin yeniden ortaya çıkmasına izin verecekti; bu etken, Berlin Duvarı’nın yıkılışına kadar dünyadaki her Komünist parti tarafından paylaşılmıştır.

Anarşist Komünistler ise, gerçek işleyiş yöntemini ortaya çıkarmak için analiz etmek dışında, burjuva Devlet aygıtıyla ilgilenmez. Bu yüzden, ne örgütlenme olarak ne de proletarya olarak bu aygıt içinde çalışmanın yararlı olmadığına inanıyoruz. Ondan, daha fazla zincirden başka hiçbir şey kazanılmaz.

4.2. Siyasi Mücadeleler ve Toplumsal Mücadeleler

Anarşist Komünistler, devrimin bir toplumsal devrim olması gerektiğine, burjuva toplumunun mülkiyet ilişkilerini tersine çevirmesi gerektiğine inanır. Özel mülkiyetin kaldırılması ve yerine kolektif mülkiyetin geçirilmesinin sorumluluğu, üretimi, dağıtımı ve hizmetleri kendisi yönetmeye başlaması gereken proletarya tarafından tamamen üstlenilmelidir. Komünist toplum ancak özyönetimli ve federatif olabilir, ya da sık sık söylendiği gibi, karar alma gücü aşağıdan icra edilmelidir. Bunu akılda tutarak, mevcut kapitalist toplum içinde dahil olduğumuz gündelik mücadeleler çeşitli amaçlara hizmet eder. Her şeyden önce, proletaryanın mücadele gücünü, biçimleri geleceğin yönetim araçlarını önceden haber veren kitle örgütlenmesini inşa etmeye yardımcı olurlar. İkincisi, “küçük olsa da her zaman yemesi iyi olan kırıntıların” fethi bile “işçilerin refahını artıracak ve bu yüzden koşulları, hatta entelektüel koşulları iyileştirecektir” (Fabbri). Son olarak, mücadelenin patronlardan koparıp aldığı, onların istedikleri gibi davranma özgürlüğünü sınırlayan her şey, kazanılması ve savunulması gereken bir kazanımdır. Bu anlamda Anarşistler “reformcudur” (Malatesta’nın sözcüğünü kullanmak gerekirse), ama reformist değildir, çünkü özgür ve eşit bir toplumun azar azar, adım adım inşa edilebileceğine inanmazlar. Kademeli olarak inşa edilebilecek ve başarılı bir devrimci kopuşun şansına yardımcı olacak şey, mücadele iradesi ve sömürülenlerin sınıf bilincidir. Anarşizm (Malatesta’nın bir başka ifadesiyle) “kademecidir”, başka bir deyişle, Kapitalizmden Komünizme kademeli bir geçiş öngördüğü için değil, tarihsel ihtiyaçlarının karşılanmasının tamamen ve yalnızca proletaryanın kendi elinde olduğu gerçeğinin bilincinde olan devrimci proleter örgütlenmenin kademeli inşasına inandığı ölçüde.

Yukarıdakilerin hepsinde, Devlet aygıtının kontrolünü toplumsal değişim için bir araç olarak kullanma amacıyla ele geçirmeye yönelik siyasi mücadeleye iki iyi nedenle yer yoktur. Birincisi, Devletin burjuva toplumunun bir üst yapısı olması ve bu haliyle bir komünist dönüşüm için uygunsuz olmasıdır (eğer bir şey varsa, hayatta kalması burjuva toplumunu yeniden üretir, ileride göreceğimiz gibi). İkincisi, siyasi yol, herhangi bir kontrol olasılığı olmadan, daha sonra kapitalist toplumsal aygıtın kıvrımlarında ve tuzaklarında kendini kaybeden (çoğunlukla kendi kendini ilan eden) öncüye devretmeyi öngörür ve proletaryayı, hakkı olan, kendi kurtuluşunun baş aktörü olma rolünden mahrum bırakır. Ayrıca, siyasi mücadelenin kurtuluş umutlarını uygunsuz yollara yönlendirdiği, kitlelere kurtuluşun toplumsal mücadeleyle kazanılmak yerine mevcut güçler tarafından gerçekleştirilebileceğini hayal ettirerek onları aldattığı da eklenebilir.

Bu nokta, Anarşist Komünist teoriyi Marksist teoriden (neredeyse tüm biçimlerinde) keskin bir şekilde ayırır. Marx ve Engels’in politik devrimi, ve onlardan önce Jakobenlerin, Gracchus Babeuf’un ve Louis-Auguste Blanqui’nin politik devrimi, sonuçlarını şimdiye kadar gerçekleşen tüm politik devrimlerde gördüğümüz, egemen sınıfın basitçe yeniden ortaya çıktığı bir siyasi mücadeleyi öngörür. Sömürülenleri gerçekten kurtarabilecek tek devrim olan toplumsal devrim, toplumsal mücadeleyi gerektirir.



4.3. Öncünün Rolü

Dediğimiz gibi, tüm karmaşıklıkları, stratejik incelikleri ve karanlık yanıyla siyasi mücadele ihtiyacı, kitlelerin çıkarlarını korumak için kitlelerden kendini koparan bir siyasi parti ya da öncünün yaratılmasına yol açar; mümkün olan tek ilişki, temsilcilik ilişkisidir. Ortodoksinin bekçisi ve sömürülenlerin kurtuluşu için tek strateji olan parti, izlenecek doğru çizginin rotasıdır ve temsil etmeye çalıştığı sınıftan ayrılır. Aslında, Leninist çeşidinde, proletaryadan gelmeyen unsurlar tarafından oluşturulmalıdır. Bunun nedeni, işçilerin (köylülerden bahsetmiyorum bile), gündelik ihtiyaçlarının ağırlığı altında (ekonomizm) ezildikleri için, acil ihtiyaçları ile kurtuluşlarına yol açacak tarihsel ihtiyaçları arasındaki farkı anlama kapasitesine sahip olmamalarıdır.

Anarşist Komünistler için parti (Malatesta’nın kendisinin kullandığı bir sözcük), ya da Anarşist Komünistlerin siyasi örgütlenmesi, yalnızca proleter hareket içinde bir rol oynar. Başka bir deyişle, gündelik mücadelelerin içinden, proletarya içinde sınıf bilincini geliştirmeye, (proletaryanın burjuvaziyle çatışmasının bir parçası olarak) tarihsel ihtiyaçlarının bilincinin, gündelik ihtiyaçlarından başlayarak sömürülenler arasında gelişmesine izin verebilecek devrimci bir stratejiyi teşvik etmeye çalışır. Bu durumda parti, devrimi proletarya için yapmaz, onu proletaryanın çıkarına yönlendirmez, onu proletaryanın iyiliği için yönetmez. Basitçe, proletaryanın büyüme ve kurtuluş süreci içinde var olur, teşvik ettiği fikirlerin hedefe ulaşmanın uygun bir yolu olduğuna proletaryanın geri kalanını ikna etmeye çalışır. Bunu yapabilmek için parti, analizler, öneriler, düşünümler geliştirmeli ve devrimci gelişim için bir enzim, geçmiş zaferlerin ve yenilgilerin tarihsel belleği ve bunların eleştirel ve yararlı bir yeniden incelenmesi için bir dayanak noktası olarak işlev görmelidir.

4.4. Devlet

4.1. Bölümün başında alıntıladığımız Marx ve Engels pasajına dönelim. Marx ve Engels, tüm üretim araçlarını Devletin elinde yoğunlaştırmaktan bahseder. Zaten gördüğümüz gibi, o “kademeli olarak”, Alman Sosyal Demokratları tarafından siyasi iktidarın fethi ve kapitalist toplumun kademeli olarak komünist bir topluma dönüştürülmesi için kullanılan gerekçeydi (bu, en azından ulaşılamaz hedef anlamındaki yaygın kullanımıyla, tarihin fazlasıyla kanıtladığı bir ütopyadır). Ama bir devrimci dalganın doruğunda, artık kendini ilan etmiş öncünün yenilikçi enerjilerini tüketen noktaya kadar sönümlenen kurumlar içindeki zorlu yürüyüş üzerinde değil, Devlet ele geçirildikten sonra ne olur? Profesyonel militanların partisi, egemen sınıfla herhangi bir siyasi uzlaşmaya varmadan iktidarı şimdilik ele geçirdiğinde ne olur? Reçete hâlâ işleyebilir mi? Bu durumda bile, yirminci yüzyılın tüm devrimlerinin ve çöküşlerinin tarihi hiçbir şüpheye yer bırakmaz, devrim (Troçki’nin iddia ettiği gibi) ihanete uğramaz. Amaçladığı hedeflere ulaşmayı düzenli olarak başaramaz ve sömürüye dayalı başka bir sınıflı toplumu ortaya çıkarır. Ama neden?

Marx ve Engels’in cümlesi, Devleti “egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya” olarak nitelendirerek biter. Marksistler tarafından yürütülen başarısız devrimlerin nedenlerinin kökü işte buradadır ve Anarşist eleştiri, Bakunin’den başlayarak, tam bu nokta üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu başarısızlıkları, hiç gerçekleşmeden çok önce öngörmüştü. Kendimize sormamız gereken soru basit bir sorudur: proletaryanın kendini egemen sınıf olarak örgütlemek için Devlete ihtiyacı var mı? Anarşist Komünistlerin yanıtı: hayır, bazı çok temel nedenlerle.

4.4.1. Egemen Sınıf Sorunu

1868’de, Bakuninci Toplumsal Demokrasi Uluslararası İttifakı, Uluslararası İşçi Derneği’ne (IWMA) katılmak için başvurduğunda, Marx, yerel bir kesim olarak katılmasını, yapılandırılmış bir uluslararası ekip olarak değil, talep etmenin yanı sıra, tüzüğünde bir değişiklik istedi: ağır bir ironiyle, “sınıfların eşitlenmesi” ifadesinin belirsiz olduğunu ve “sınıfların kaldırılması” olarak düzeltilmesi gerektiğini belirtti. Bakunin, ifadenin uygunsuz olduğu konusunda hemfikirdi ve devrimin hedefini daha iyi açıklayan önerilen değişikliği kabul etti. Ama Marx ve Engels’in 1848’de işlediği hata çok daha büyüktü ve takipçileri arasında ve dahil oldukları devrimci süreçler üzerinde birçok olumsuz sonucun nedeni olacaktı.

Aslında, proletaryanın kendini “egemen sınıf olarak” kurmasıyla ne kastedilebilir? Her şeyden önce, proletarya iktidarı ele geçirmişse, devrim ya da burjuvazi ile el değiştirme zaten gerçekleşmiş olacaktır ve herkese göre devrimin amacı sınıfların kaldırılması olduğundan (Marx’ın kendisi bunu Bakunin’e 1868’de hatırlatmıştı), proletaryanın mücadelesi, burjuvazi listenin başında olmak üzere tüm diğer sınıflarla birlikte kendi sınıf olarak çözülmesi haline gelir. İkinci olarak, sınıf ayrımı bir etik, somatik7 ya da etnisite meselesi değil, bir toplumun bireysel üyelerinin mülkiyet ilişkileriyle ilgili farklı konumlarına dayanır. Bireysel mülkiyetin kaldırıldığı, yerine üretim, dağıtım ve tüketimin kolektif mülkiyetinin geçirildiği anda, tüm sınıf temelli toplumsal örgütlenmenin fiili bir sonu vardır. Bu yüzden imge, gerçek bir anlamsızlıktır: sayısız Marksist yorumcunun bunu fark etmemiş olması mümkün müdür? Elbette fark ettiler! Ama devrim sürecini kendi amaçları için kontrol etmek açısından uygun olduğundan, çok fazla tartışma olmadan kabul edildi ve iki güçlü nokta gibi görünen şeylerle haklı çıkarıldı: devrimin düşmanlarının geçici olarak hayatta kalması ve hiç kimsenin bir günde yapılabileceğini hayal etmediği komünist toplumun inşasına başlama ihtiyacı.

4.4.2. Devrimin Savunması

Tarihin her zaman son derece açık bir şekilde fazlasıyla kanıtladığı bir gerçek, devrimci süreçten doğan toplumun, başlangıçta o zamana kadar ayrıcalıkların tadını çıkaranlarla çatışacağı ve bu tür radikal olaylardan henüz etkilenmemiş diğer ülkelerdeki muadillerinden yardım eksikliği çekmeyeceğidir. Devrimlerin tam da dışsal müdahale nedeniyle çöktüğü sık sık görülür. Bu yüzden, bir süre, sık sık oldukça uzun bir süre, ilk ivmenin getirdiği kazanımları savunmak gerekli olacaktır.

Marksistler için bu ihtiyaç, Devlet ve savaş tarihinin uzun tarihinde geliştirilen çizgiler boyunca yürütülen disiplinli bir ordu tarafından karşılanır. Halkın ordusu, silahlı kuvvetlerin demokratikleştirilmesi, atanması istenildiği zaman iptal edilebilecek subaylarının birlikler tarafından seçilmesi hakkındaki tüm devrim öncesi gevezeliğe rağmen, burjuva partilerin ya da Marx’ın takipçilerinin iktidarı ele geçirdiği her yerde, ordular, üst rütbelerin askeri akademilerden geldiği, katı hiyerarşileriyle, yukarıdan aşağıya dayatılan olağan disipliniyle, halkın girdisine direnen aynı profesyonel doğasıyla, önceki koşullar altında her zaman yeniden oluşmuştur. Kronştadt’taki denizciler, 1917’nin devrimci savaşçılarının en güçlülerinden, kendilerine dayatılmak istenen ağır disipline karşı isyan ettiklerinde, Bolşevik iktidarların onlara, kesinlikle proletaryanın bir parçası olmayan askeri akademiden öğrenci subaylar olan kadetlerle saldırdığı hatırlanmalıdır. Şunu da eklemek gerekir ki, kalede örgütlü Anarşistler küçük bir azınlık olduğundan, bu tamamen içsel bir parti meselesiydi.

Öte yandan Anarşist Komünistler, devrimin kazanımlarını savunma ihtiyacının başka bir şekilde karşılanması gerektiğini savunur. Savaşan güçler, eski hiyerarşik yöntemlere karşıt ilkeler uygulamalıdır. Komuta sorumluluğunu kabul eden herkes, canları pahasına komutları yerine getirecek olanların saygısına ve güvenine sahip olmalıdır. Başka bir deyişle, komutanların ataması seçim yoluyla olmalı ve iptal edilebilir olmalı, ve yalnızca büyük kararlar herkes tarafından tartışılıp kararlaştırılmalıdır. Ayrıca savaş, yerelleştirilmesi zor olan ve yerel nüfusun desteğinden yararlanan küçük, hareketli birimlerle partizan bir savaş olarak yürütülmelidir. Ve bunlar vahşi fanteziler değildir. Makhno’nun devrimci ordusunu bu şekilde örgütlediğini ve orduları Batılı kapitalist güçler tarafından finanse edilen ve karşısında Troçki’nin ünlü Kızıl Ordu’sunun bile geri çekilmeye zorlandığı Wrangel ve Denikin’i nasıl yenebildiğini gördük. Savaşın ve nasıl yürütülmesi gerektiğinin kavrayışının kendisi, 1936-39’da İspanya’da Marksist Komünistler ile Anarşist Komünistler arasındaki çatışmanın merkezindeydi: bir yanda merkezileşmiş komuta ve disiplin (bunun, devrime yardım etmek için dünyanın her yerinden gelen uluslararası tugayların gücünü zayıflatmasına rağmen), diğer yanda ise, yerel nüfustan katılım ve destek (başarılı bir toplumsal devrimin kendilerine getireceği apaçık avantajlarla ikna edilen) bu sistem, Buenaventura Durruti’nin simgesel figüründe, Madrid’in kapılarında Franco birliklerinin gücüne bile dayanabildi, öyle ki Generalissimo, başkentin kontrolünü savaşın sonuna kadar ertelemek zorunda kaldı.

Anlaşmazlık yalnızca teknik ya da taktik değil, çok daha derindir, çünkü yalnızca eski burjuva komuta sağlamlarının kendilerini yeni toplumsal düzende “uzmanlar” olarak geri dönüştürmesine izin vermekle kalmaz, aynı zamanda bu fikirlerin (aslen Lenin’in) arkasında eski devletçi düşünme biçimi de yatar Bolşevik liderliği (gerçi Troçki’nin ve Aleksandra Mihaylovna Kollontay’ın itirazlarıyla söylemek gerekir) can çekişen Alman İmparatorluğuyla (1918’de Brest-Litovsk’ta) tek taraflı barışı imzalamaya götüren aynı düşünme biçiminden kaynaklanmaktadır. İlan edilen nedenler, Rus birliklerinin muazzam Alman ordusuna karşı zayıflığı ve moral bozukluğuydu, bu da cephede herhangi bir ilerlemeyi olası kılmıyordu. Gerçekte, bu hamle, o aşamada teslim olmaya yakın olan Almanya’ya bir miktar (kısa ömürlü de olsa) soluklanma imkânı verdi. Ukrayna terk edildi (ve işgalci güçlerden ve milliyetçi burjuvaziden kendini kurtarmak zorunda kaldı) ve Rosa Luxemburg ile Karl Liebknecht’in Spartaküsçü devrimci öncüsü kendi kaderine, kurşuna dizilmeye terk edildi.

Anarşistlere gelince (Troçki ve Kollontay’dan bahsetmiyorum bile), savaş halkçı gerilla savaşı biçiminde devam edebilir ve edebilmeliydi, ki bu, devrimin batıya doğru genişlemesine de izin verebilirdi.

4.4.3. Ekonominin Yönetimi

Görüş, üretimin örgütlenmesi konusunda da tamamen bölünmüştür. Marx ve Engels’ten alıntıda gördüğümüz gibi, Marksistler, ekonomik gücün proleter Devletin elinde yoğunlaştırılması gerektiğine inanır. Bu, yalnızca, onların düşünme biçiminde, Devletin proletarya (ya da kolektif iyiyi ayırt edebilecek tek genel örgütlenme) olmasından değil, aynı zamanda üretim sisteminin merkezsizleştirilmesinin, malların hacminde büyümeyi teşvik edebilecek ve arzın talebi karşılamasına izin verebilecek tek şey olan niyet uyumunu engellemesindendir. Sovyet Rusya’daki Fabrika Komiteleri’nin, kapitalistlerin mülksüzleştirilmesinin belkemiği olmalarına ve ilk birkaç çalkantılı ayda üretimi garanti etmiş olmalarına rağmen, tüm güçten (1918) böyle mahrum bırakılmasının nedeni budur. Aslında, üyelerinin yalnızca üçte biri aşağıdan seçilmeye devam etmesine izin verildi, diğer üçte ikisi yukarıdan atandı. İktidar, Merkezi Sovyet’e ve “Bütün Rusya İşçi Denetimi Sovyeti”ne geçti, çünkü işçiler (doğrudan yönetim nedeniyle) “sanki fabrikaların sahibiymiş gibi davranmaya” başlamıştı (Anna Mihaylovna Pankratova) bu, kolektif iyinin önünde bir engeldi. Bu, neredeyse eski Çin’de feodal bir lordun köylülerin “bencilliğine” karşı verdiği nutukları dinlemek gibidir.

Bolşevik devriminin tanınan öncüsü olan Petrograd işçileri, küçük ölçekli mülkiyet ve kendi çıkarlarının dikte ettiği açgözlülük nedeniyle dar görüşlü hale gelmişse, her zaman toprağa ve emeklerinin topraktan koparabildiği şeyin mülkiyetine bağlı olan köylü kitlelerinden dayanışma için ne umut vardı?

İşte burada Rus Devrimi, kırsala baskınlarla ve zorunlu kolektifleştirmelerle, ne üretileceğine karar veren hükümet memurlarıyla, beş yıllık planlarla ve (doğal olarak eski toplumsal düzenden geri dönüştürülen) ekonomik uzmanlara emanet edilen kararlarla savaş ekonomisinin kaygan eğimine girdi. Eski sahipler bile fabrikaların müdürleri olarak atandı!

Anarşist Komünistler için, tarihin herkesin görebileceği şekilde ortaya koyduğu bu politikanın felaket etkileri açıkça öngörülebilirdi. Yakında, tüm bunun işçi sınıflarının bir sömürü sisteminin yeniden inşasıyla ilgili olarak ürettiği (ve üretmemesi mümkün olmayan) etkilere geri döneceğiz. Her şeyden öte, yukarıdaki politikaların bir sonucu olarak kitlelerin uzaklaşma duygusunun vurgulanması gerekir. Üretim sürecinin aşağıdan yönetimi, kaçınılmaz olarak tutarsız, kaotik ve verimsiz olarak görülür. İşçiler kendilerini örgütleyemez, bu yüzden birinin bunu çıkarları doğrultusunda (bu birinin anlamak için daha iyi bir konumda olduğu görülen çıkarlar) yapması gerekir. Tüm bunlar, tarihin işçilerin kendilerini yönetme yeteneğinin ve sömürülen sınıflar arasındaki doğal dayanışmanın muhteşem örneklerini sunmuş olmasına rağmen (İspanya’ya ve ayrıca, açlıktan insanların öldüğü bilinen Petrograd’a karşı-devrimci Beyazlardan el konan bir trenle tahıl gönderilen Ukrayna’ya tanıklık edin). Hatta, 1871 Paris Komünü’nün ardından, Marx’ın bile proletaryanın kendi toplumsal örgütlenmesini inşa etme yeteneğini kabul ettiğini bile söylemiyorum!

İlk felaket etki, proletaryanın, ona ikna edici yanıtlar sağlamadığında devrimden uzaklaşmasıdır. Bu, Rusya’da başından itibaren, sürekli olarak avlanan ve kent işçileriyle işbirliği yapmaları gerektiğine ikna edilemeyen köylülerle gerçekleşti ve daha sonra, çoğu zaman mülksüzleştirdikleri aynı burjuva unsurların iktidara geri döndüğünü gören işçilerin kendisiyle gerçekleşti. Bu, 1936’da İspanya’da, Marksistler, toplumsal devrimi başlatarak kitleleri iç savaşa bağlamayı reddettiğinde ve aslında Cumhuriyet’ten yana olan burjuvazi kesimini korkutmamak için kolektifleştirmeyi zorla engellediğinde gerçekleşti: iki aşamalı politika (önce iç savaşta zafer, sonra devrim), daha önce politize olmamış kitlelerin Frankoculuğa karşı mücadelenin anlamını anlamamasından sorumluydu, böylece yayılan karanlıkçılığa karşı muhalefetin gücünü etkisizleştirdi.

4.4.4. Devletin Ölümü

Yukarıda özetlenen, Marksistlerin Devlet aygıtının devrimden sonra hayatta kalması gerektiğini iddia ettiği amaçlarsa (dışsal düşmanlara karşı elde edilen kazanımların savunması ve üretim ile dağıtımın örgütlenmesi), bu görevlerin zaman içinde sınırlı olduğu hemen çıkar. Anarşist Komünistler, dediğimiz gibi, iki sorunu çözmenin bu yolunu paylaşmaz ve somut karşı öneriler ortaya koymuşlardır. Ancak, Bakunin tarafından erken tespit edilen çelişki kalır: “böylece, bu yüzden, halkçı kitleleri özgürleştirmek için, önce onları köleleştirmeye başlamak gereklidir.” Gerçek şu ki, Marksistler için bile Devletin sınırlı bir ömrü olmalı ve görevleri yerine getirildikten sonra kendini yok etmelidir. Yirminci yüzyılın zaferli devrimlerinin tarihi, Devletin, herkesin istediğini söylediği o özyönetimli topluma yol açmak için ne kadar hızlı bir şekilde kenara çekildiğini son derece açık hale getirmiştir!

Aslında olaylara bir bakış, Devletin sönümlenmesine dair Marksist teoriye hakkını vermeye yeter. SSCB’de Devlet, tüm kişisel özgürlüğü yutan her şeyi yiyen bir canavar haline geldi. Üstel büyümesi hiçbir sınır tanımadı, bireylerin özel yaşamları içinde bile sahip olduğu etki tüm ölçünün ötesine geçti. Ve muazzamlığının yankı uyandıran bir içe çöküşe (1989-1992) yol açtığı an geldiğinde, on yıllar boyunca içinde gizlenmiş aç çekirge ordusunu (yeni burjuvazi, mafya örgütlenmeleri, yozlaşmış yetkililer, vicdansız yeni zenginler vb.) kendinden tükürdü.

İktidarı ele geçirmeye dayanan bu teorilerin devrimi savunma ve örgütleme yöntemi olarak uygulamaya konduğu her yerde düzenli olarak neyin gerçekleştiğini öngörmek kolaydı. Aslında, Bakunin, Kropotkin, Malatesta, Fabbri ve birçok başka liberter düşünür tarafından öngörülmüştü. Burjuvazi tarafından 18. ve 19. yüzyıllar boyunca iktidara yükselişi sırasında sınıfının egemenliğini korumak için bir silah olarak icat edilen devlet aygıtı, tam da bu görev için uygundur, başka hiçbir şey için değil. Üretimin örgütlenmesi için alttaki yapı ortadan kaldırıldığında hayatta kalırsa, bu üst yapının, dayandığı sömürüyü yeniden üretme eğiliminde olmasının en basit nedeni budur. Yıkılan eski sınıf egemenliği, değiştirilmiş bir biçimde yeniden üretilir ve yeni bir sömürücü sınıfı yeniden üretir. Ölümüne kadar Troçki, SSCB’nin “yozlaşmış bir işçi devleti” olduğu yanlış yanılsaması altında çalıştı, başka bir deyişle, toplum içindeki mülkiyetin temeli değiştiğinden (burjuva bireysel mülkiyetten Devletin kontrolü altındaki kolektif mülkiyete), devrim geri döndürülemezdi, çünkü iyi bir Marksist olan Troçki, bir örgütsel üst yapının üretim ilişkilerinin yapısını değiştirebileceğine asla inanamazdı. Bunun yerine, (gerçek anlamda) yeni bir sınıf, malların ayrıcalıklı bir el koyma biçimine yol açtı ve böylece Marksist partilerin iktidara geldiği ve Devlet aygıtının kontrolünü ele geçirdiği her yerde yeni bir sömürü biçimi ortaya çıktı. Bu nedenle, Devlet, Marksizmin öngördüğü gibi yararlılığını tüketerek asla kurumadı, bunun yerine Anarşist Komünistler tarafından ileri sürülen “kışla komünizmi”8 (Bakunin) hakkındaki en kötü öngörüler gerçekleşecekti.

4.4.5. Diktatörlük ve Bürokrasi

Ama bu yeni sınıf nereden gelir? Kimlerden oluşur? Tam olarak nasıl el koyar ve sömürür? Yanıt kolaydır. Bir buçuk yüzyıl önce de eşit derecede kolaydı. Marksistler, devrim sonrası dönemin daha önce görülen iki ihtiyacına yanıt vermek için “proletarya diktatörlüğünden” (Devlet aracılığıyla icra edilen) bahsetmeye başladığında, bu araç hemen eleştirildi ve daha en başından, proletarya üzerinde bir diktatörlük haline geleceği açıktı. Bakunin zaten şunu söylüyordu: “devrimci diktatörlük ile devletçi merkezileşme arasındaki herhangi bir fark yalnızca görünürdedir. İkisi de esasen sonuncunun sözde aptallığı ve öncekinin sözde zekası adına bir azınlığın çoğunluk üzerindeki aynı hükümet biçiminden başka bir şey değildir.”

Bu iktidarı icra edecek (ve gerçekte demokratik merkeziyetçi rejimlerde icra eden) azınlık, kaçınılmaz olarak burjuva kökenliydi, çünkü çoğunlukla işçi partilerine, parlamenter sirklerde ya da yeraltı çevrelerinin anlaşılmaz doktriner diyalektiğinde proletaryanın çıkarlarını temsil etmesi gereken partilere hâkim olmalarına izin verecek yeterli bir kültürel düzey elde etmek için zamana ve araçlara sahip olan burjuvaziydi. Aslında, Lenin’e göre, tam da sınıfın dışında olma nedeniyle, yoksulluğun ağırlığı altında ezilen ve bir uzlaşmaya varmaya daha meyilli olacak proleter kitlelerin acil ihtiyaçlarıyla ilgilenmedikleri için devrimci kararlılıkları garanti ediliyordu. Kapitalist toplumsal düzen içinde hırslarını tatmin edebilecek bir yer bulmak için mücadele eden bir grup burjuva entelektüel, işte böylece 1800’lerin ortasından itibaren proletaryanın mücadelelerine kendilerini dayatmaya başladı. Geleceğin toplumunu kavrayış biçimleri, aksi takdirde sahip olamayacakları belirli bir prestiji fethetmelerine izin verdiğinden, önceki yüzyılın burjuva devrimlerinde (Jakobenler, Blankiciler vb.) zaten öncü olmuş başkalarının benzer teorilerinden ödünç aldılar; aynı siyasi mücadele sevgisi, Devletçi iktidarı kazanma sevgisi, devrimin düşmanlarını yeneceğini iddia ettikleri ama bunun yerine yalnızca onları kalıcı olarak iktidarda tutmaya hizmet eden acımasız bir devrim sonrası diktatörlük kurmak için Devleti kullanma sevgisiyle.

Marksist partiler tarafından yönetilen devrimlerin yarattığı toplumlar içinde, önceden partiyi (ya da daha doğrusu, liderler grubunu) oluşturan devrimci entelektüellerden ve eski düzen içinde aktif olan ve öncekilerin kendilerine ve uzmanlıklarına duyduğu ihtiyaç sayesinde ayakta kalmayı öğrenen entelektüellerin, teknisyenlerin ve uzmanların katkılarından oluşan yeni bir egemen sınıf hemen oluştu. Bu yeni sınıfa “bürokrasi” adı verildi. Troçki onu asla egemen sınıf olarak tanımadı, bunu, devrimin canını emse de, temel doğasını asla değiştirmeyen kontrolsüz bir çıkıntı olarak düşünmeyi tercih etti. Gerçekte, dağıtım üzerindeki tamamen merkezileşmiş kontrol, bürokratların, üretken süreçteki (bazen var olmayan ve sıklıkla zararlı) rolleri doğrultusunda ayrıcalıklı bir mal payı elde etmesine izin verdi. Bu, tüm üretim araçlarının toplumsallaştırılması kılığı altında, gerçek bir sömürü biçimi oluşturdu ve sınıflı toplumu yeniden üretti. Bu toplum çöktüğünde, ayrıcalıklı sınıfların en dinamik üyeleri, hızla her bakımdan yeni burjuvazi rolüne dönüştü.

Bazı sapkın Troçkistler (Bruno Rizzi gibi), ustalarının hatalarını anladı ve Sovyet Rusya’daki durumu hesaba katmak üzere tasarlanan yeni bir sınıf, “tekno-bürokrasi”yi tanıtarak teoriyi değiştirdi, ama bu iki sınırlama içeriyordu. Yeni sınıf, burjuvazi ile proletarya arasında konumlandığı için, çift bir yüze sahipti ve her ikisinin de yönlerini paylaşıyordu. İkinci olarak, yeni sınıfın doğası, o zamanlar kapitalist toplumlar içinde bile popülerlik kazanmakta olan planlı ekonomilerin yürütülmesi için en ileri ve en uygun olarak görülüyordu. Kırk yıl sonra, bu yönler, İtalya’daki örgütlenme karşıtı ve sınıf mücadelesi karşıtı anarşistleri büyüledi. Kendi bakış açılarından bunda tartışılmaz avantajlar gördüler ve bunu, en çok korkması gereken kibirli yeni düşmana karşı proletarya ve her açıdan zararsız hale gelen gerileyen burjuvazi karşısında tekno-bürokrasinin birincil bir rol oynadığı, yükselen ve alçalan sınıflardan oluşan yeni bir teorinin temeli haline getirdiler. Umutları, tüm bunun, Marksist olarak görülen katı sınıf mücadelesi düalizmini paramparça etmesi ve sınıf mücadelesini sulandırıp dikkati kültürel cepheye kaydırmasıydı. Bu, aynı zamanda SSCB’yi gerçek düşman olarak işaretleme ve Batı ülkelerindeki kapitalist düşmanın önemini azaltma etkisine de sahipti; bu aşamada çöküş halinde ve hızla doğu Avrupa sistemine doğru ilerleyen bir sistem olarak görülüyordu. Sovyet imparatorluğunun çöküşü, planlı ekonomilerin sonu, paranın ve uluslararası finansın denetleyicilerinin gücünün yeniden ortaya çıkışı, Batı (özellikle ABD) emperyalizminin yayılışı, kapitalist ülkelerde saldırgan bir burjuvazinin yeniden ortaya çıkışı, geleneksel sınıf savaşının artan yoğunlaşması, tüm bunlar, yeni bir mesihçi Anarşizm çağını müjdeleyen bu sözde yeni teorilere son vermiştir.

5. Neden Anarşist Komünist: Bizi Anarşistlerden Ayıran

Evrimi boyunca anarşizm birçok biçim almış, ismi muazzam sayıda farklı rol üstlenmiştir. Anarşist Komünizm, bu çeşitli tezahürlerden açıkça ayrıdır ve bu bölüm, onun ayırt edici özelliklerini ortaya koyacak ve diğer düşünce okullarından farklarını belirtecektir. Bunlardan ikisini ele almayacağız, Eğitimciler ve saf Bireyciler, çünkü ikisi de devrimci akımlar olarak görülemez.

Öncekiler, Malatesta’nın belirttiği gibi, eğitimin, varoluşun maddi koşullarını değiştirmeden önce bile, insanın doğasını değiştirmeye yeteceğini savunur. Açıkça, buna karşı çıkarken, eğitim sorununun temel olmadığını söylemiyoruz; yalnızca, iyi bir eğitim programının, herkesin bunun tek rasyonel toplumsal örgütlenme sistemi olduğuna ikna olması dışında, komünizme ulaşmak için yeterli olmadığına inanıyoruz.

Bireyciliğin evrimi, öğretici olduğu için kısa bir incelemeyi hak eder. Baş teorisyeni Johann Kaspar Schmidt (daha çok Max Stirner olarak bilinir), bir kız ortaokulunda yumuşak huylu bir öğretmendi ve patlayıcılığı yalnızca yazılarının radikalliğinde vardı. Marx ve Engels tarafından, “Alman İdeolojisi” kitaplarının Aziz Max bölümünde, Hegelci solun geri kalanıyla birlikte sert bir şekilde eleştirildi. Daha sonra Friedrich Nietzsche tarafından felsefi olarak geliştirilen ve Bireyci Anarşistlerin standardı haline gelen temel fikir, özgürlüğün ölçüsünün bireyin bağımsızlığının miktarına eşit olduğuydu; bu, İnsan’ın toplumsal bir hayvan olduğu gerçeğine tam bir saygısızlık gösteriyordu. İnsan’ın tüm başarıları (soyut düşüncenin, dolayısıyla Stirner’ın fantezilerinin gelişmesini mümkün kılanlar dahil) yalnızca insan toplumu sayesinde elde edildi. Bunlar, türün refahının ve evriminin yaratılmasına milyarlarca isimsiz katkının meyvesidir. İnsanlık bugün, geçmiş ve şimdiki tüm üyeleri arasında öylesine sık bir ilişkiler ağı içinde yaşar ki, tek bir yalıtılmış varlığın tam özgürlüğü, tamamen gerçeklikten uzaklaştırılmış felsefi bir kategoridir. Bu olası olmayan varsayımdan yola çıkarak Bireyciler, kendilerini tüm toplumsal gruplaşmalardan koparmaya ve (güce köle gibi itaat ettiğini düşündükleri) kitleleri küçümsemeye başladı ve sonunda Anarşizmi eşitlikçi bir toplum için bir mücadele olarak değil, otoriteye ve Devlete karşı bir mücadele olarak görmeye vardılar. Toplumsal eşitlik, teorilerinden kayboldu, yerini bireyin özgürlüğü için, sık sık birbirine karşı bir mücadeleye dönüşen öfkeli bir arayışa bıraktı; bu, daha önce Sosyal Liberalizmin kurucusu Thomas Hobbes tarafından teorize edilmiş ve şimdi yaşadığımız dönemin saldırgan kapitalistlerine bu kadar sevimli gelen bir şeydi. Yirminci yüzyılın başındaki Avusturyalılar Friedrich August von Hayek ve Ludwig von Mises gibi, aşırı liberalizmin ve rekabetin toplumsal ilerlemenin tek kaynağı olduğunu savunan teorisyenlerin Anarşist olarak sınıflandırılması tesadüf değildir. Amerika Birleşik Devletleri’nde, tek düşmanı belki de en vicdansız bireylerin girişim olasılıklarını sınırlamakla suçlu (böylece eşitlerinin büyük çoğunluğuna zarar veren) Devlet merkezileşmesi olan, sözde Anarko-Kapitalistler (Friedman) akımının gelişmesi de tesadüf değildir; onlar, her toplumsal sorunun çözümünü, her ekonomik girişimi, her kolektif hizmet biçimini, insan varoluşunun her yönünü (kâr tarafından güdülen) özel sektöre emanet etmekte görür. Bireyciler, ya da daha doğrusu çoğunluğu, birinin diğeri tarafından sömürülmesine karşı değil, bu sömürünün yoluna konan herhangi bir engele karşı mücadele etmeye varır. Diğerleri, az sayıda olsalar da, proletarya arasında aktif olarak militan kalmış ve yapı eksikliklerine rağmen çok katkıda bulunmuş ve bulunmaya devam etmektedir.

5.1. Örgütlenme

En azından sözde, sömürülenlerin kurtuluşu için mücadeleye sadık kalan Anarşistlere geçelim. İlk büyük ayrım, sınıf mücadelesinin örgütlenmesinin gerekli olduğuna inanmayanlar ile Anarşist Komünistler gibi bunun vazgeçilmez olduğuna inananlar arasındadır. Aslında, bir anarşist toplumun insan toplumunun evriminin zorunlu bir sonucu olarak kaçınılmaz bir şekilde var olacağı düşüncesiyle herhangi bir türden planlamanın gerekli olmadığına inanan, Anarşist harekette kendiliğindenci kesimler vardır. Güçlü anarşist eğilimlere sahip bir Sosyalist parlamenter ve mason olan Giovanni Bovio, bir keresinde şöyle demişti: “Düşünce anarşisttir ve tarih anarşiye doğru yürümektedir,” tarihin gelişiminin anarşiye doğru kaçınılmazlığına olan bu inancı yansıtarak. Bu iyimserlik, kendi bilimsel bilgisi temelinde Anarko-Komünizmin kurucusu olan anarşist Prens Pyotr Kropotkin’in vizyonundan kaynaklanır. Kropotkin, Anarşistler arasında profesyonellik bakımından yalnızca Elisée Reclus’un geçtiği belirli bir konuma sahip bir coğrafyacıydı. Kendi bilimsel bilgisi ve toplumsal böcek toplulukları çalışması temelinde ve tamamen pozitivizme batmış olarak, ve bunun sonucunda bilimin her sorunu çözebileceğine dair kesin inançla, Kropotkin, liberter komünizmin insanlığın kolektif yaşamının örgütlenmesi için gerekli ve kaçınılmaz bir sonuç olduğu fikrine vardı.

Böylece Anarşizm artık erkeklerin ve kadınların kolektif mutlulukları için kendilerini örgütlemeye yönelik bilinçli çabalarının hedefi değil, yalnızca tarihsel gelişimdeki son ve teleolojik olarak önceden belirlenmiş bir aşama haline geldi (göreceğimiz gibi, aynı pozitivist damardan gelen Stalinist ortodoksinin diyalektik materyalizmine biraz benzer). Tüm bunun sonucu, ve takipçileri buna göre hareket etti, tüm örgütlenme biçimlerinin yalnızca gereksiz olmakla kalmayıp (olayların gidişatı ciddi olarak etkilenemeyeceğinden) aslında tehlikeli olmasıydı, çünkü sürecin kendiliğindenliğinin serbest akışına engel oluştururlar ve insanlığın gelişiminde son aşamanın ortaya çıkmasını engellerler.

Öte yandan Anarşist Komünistler (ve başkaları da), tarihin çeşitli aşamalarının taşa yazılmadığına ve insanların kolektif müdahalesinin olayları etkileyebileceğine inanır. Bu etki başlangıçta küçük olabilir, ama zamanla giderek daha büyük hedeflere yönlendirilebilir. Ve kolektif, örgütlü demektir. Deterministik vizyonlarının bir sonucu olarak, Anarko-Komünistler sınıf mücadelesine hiçbir önem vermez. Ayrıca, sınıfların varlığını bile kanıtlanmamış bir olgu, hatta bir Marksist icat olarak görürler. Anarşist toplumun bir üyesi haline gelmeye eğilim göstermesi gereken, tek bir birey olarak erkek ya da kadındır. Anarşist Komünistler için toplum dramatik bir şekilde sınıflara bölünmüştür (yakın zamandaki azgın liberalizm dalgasının, sahip olanlar ile olmayanlar arasında, zengin ülkeler ile yoksullar arasında, başka bir deyişle sömürücüler ile sömürülenler arasında, açıkça gösterdiği gibi) ve yalnızca kararlı bir sınıf savaşı yoluyla en zayıfların kurtuluşu, proletaryanın özlemlerini gerçekleştirebilecek bilinçli, programlanmış bir projenin ürünü olan özgür eşitler toplumuna yol açacaktır. Sınıf mücadelesi vardır ve daha adil bir topluma ulaşmanın tek umududur. Ama başarılı olacaksa, örgütlenmelidir.

5.2. Örgütsel Düalizm

Anarşist Komünistleri Anarşizm içindeki tüm diğer düşünce okullarından en iyi ayıran özellik, “örgütsel düalizm” dediğimiz şeydir. Bu, tüm proletaryanın genel örgütlenmesinin (Fabbri’ye ayrılan Bölüm 1.2’de özetlendiği gibi) yanı sıra, Anarşist Komünistlerin politik örgütlenmesinin de var olduğu, ya da hareketin tartışmalarında benimsenen olağan terimleri kullanmak gerekirse, Kitle Örgütlenmesi’nin yanında bir de Özgül Örgütlenme’nin bulunması gerektiği anlamına gelir. Zaten belirtildiği gibi, Anarşizm içindeki diğer eğilimler bunlardan birini ya da her ikisini de reddeder.

Bireycilerin, kişisel gerçekleşme için değersiz görülen, hiçbir hırsı olmayan alçakgönüllü bir bireyler sürüsü olarak görülen sömürülenlerin hareketine hiçbir rol tanımadığı açıktır. Ama Bireyciler, sınıf mücadelesi Anarşizminin tamamen dışında yatar. (nedensiz yere örgütlenme karşıtları olarak bilinmeyen) Kropotkincı Anarko-Komünistler, “doğru” fikirlerin saf ve basit propagandası dışında kitleler arasında herhangi bir çalışmanın yararsız olduğuna inanır. Bu, işçi sınıfının gündelik mücadelelerine olan ilgi eksikliğinin kaynağıdır; bunlar anlamsız ve verimsiz olarak görülür. Anlamsızdır, çünkü mevcut toplumsal sistem altında elde edilen her kazanımın kısa ömürlü olduğu düşünülür, ve verimsizdir, çünkü sendikalist yaklaşım yalnızca kademeli kazanımlar alışkanlığını teşvik eder ve bunun sonucunda devrimci hedef gözden kaybolur. Bakunin’in kendini Birinci Enternasyonal’le başlayan mücadeleye nasıl attığını ve Fabbri ile Malatesta’nın her ikisinin de, şimdide kitlelerin refahına yönelik herhangi bir kazanımın küçümsenecek bir şey olmadığını düşündüğünü zaten gördük. Anarşist Komünistler, işçi örgütlenmelerinde (ki bunlara işçi olarak biz de aitiz) gündelik bazda dahil olmanın esas olduğuna inanır. Bu örgütlenmelerin varlığının, sömüren sınıfın güçlü keyiflerine karşı bir engel olarak gerekli olduğuna inanıyoruz. Öte yandan Anarko-Komünistler için, proletaryanın acil taleplerine tüm ilgilerini terk etmeleri, özgül örgütlenmenin idealin propagandasına, yeni üyelerin devşirilmesine, başka bir deyişle bir dinsel mezhebin işlevine benzer bir şeye indirgenmesiyle sonuçlanır.

Kropotkinciler ile benzer öncüllere dayanarak, İsyancı Anarşistler de işçi hareketi içindeki çalışmanın değerini reddeder. Sonuçta, Kropotkin, eylemin propagandası stratejisini onaylayan 1881 Londra Uluslararası Kongresi’nde bulunuyordu. Devrimin geç gelişinden hayal kırıklığına uğrayan, Avrupa’nın her yerine yayılan özel anarşist karşıtı yasama sayesinde kitlelerle yararlı bir ilişkinin tadını çıkaramayan anarşistler, içinde bulundukları köşeden kurtulmak için zamanlarına göre hareket etmeyi seçtiler. Umut, dönemin gösterişçi burjuvazisine yönelik şiddet eylemlerinin yayılmasının, hızla taklit edilecek bir örnek sunacağı ve böylece isyan kıvılcımını muazzam bir devrimci alevle dönüştüreceğiydi. Bu, François-Claudius Köningstein (Ravachol olarak daha çok bilinir), Bonnot, Émile Henry ve daha birçoğu gibilerin kanlı eylemlerinin dönemiydi. Fransa, aslında, isyancı dalganın merkezinde olsa da, sınıf mücadelesi Anarşist militanların (Émile Pouget, Fernand Pelloutier, Pierre Monatte ve diğerleri) “Bourses du Travail” ve sendikaların oluşumu yoluyla bir çıkış yolu bulduğu ve böylece Anarşizmi doğal unsuruna, proletaryaya geri getirdiği, bunun da yeni ve derin bir mücadele ve örgütlenme yöntemine yol açtığı yerdi. Buna rağmen, bugün bile, çocuksu bir teorik basitleştirmenin sonucu olarak, sendikalar tarafından elde edilen kazanımların geçici olduğunu savunan ve eylemin propagandası fikrini vaaz etmeye devam edenler var. İki kez yanılıyorlar. Birincisi, kıyasların tarihi iptal edebileceğini düşündüklerinde, başka bir deyişle, salt soyut akıl yürütmeyle, kapitalizm var olduğu sürece, emek mücadeleleri olmuş olsa bile, kitlelerin yaşam koşullarında hiçbir iyileşme olamayacağına inandıklarından. İkincisi, dışsal bir örneğin, gündelik mücadeleler içindeki uzun, yorucu eğitici faaliyetten daha çekici ve ikna edici olabileceği yanılsaması içindeler.

Sonra, bir Özgül Örgütlenme ihtiyacını reddeden Anarşistler vardır. Çeşitli türden Anarko-Sendikalistler ve Devrimci Sendikalistler, güvenlerini proleter kitlelerin kendiliğinden evrimine ve buna uygun olarak, işçi sendikaları kendi hallerine bırakılırsa, er ya da geç patron sınıfıyla kesin çatışmaya varacaklarına yatırırlar. Malatesta, Monatte tarafından savunulan bu fikre zaten 1907’de Amsterdam Uluslararası Kongresi’nde karşı çıkmıştı. Proletaryanın direniş dernekleri kaçınılmaz olarak reformizme kayacak, böylece hedeflerin görüşünü bulanıklaştıracak diye açıkladı. Bu, Lenin’in işaret ettiği, ama onunla dışarıdan sınıf bilinci aşılayarak mücadele etmek istediği, oysa Anarşist Komünistlerin içeriden eleştirel bir vicdan olarak hareket ederek mücadele ettiği ekonomizmdi. Devrimci doğan tüm sendikaların (Monatte’nin kendi CGT’siyle başlayarak) tarihsel olarak kanıtlanmış gerilemesi, bazı Anarko-Sendikalistleri, yanıtı politik örgütlenmede değil, önceden belirlenmiş devrimci bir fikre dayanan sendikaların yaratılmasında aramaya yöneltti. Başka bir deyişle, yalnızca bilinçli, devrimci unsurlardan oluşan sendikalar yaratmak. Sonuç, kitle örgütlenmesi ve politik örgütlenmenin tuhaf bir karışımıdır, temelde, sendika işi yapmaya girişen anarşistlerin bir örgütlenmesi. Bu şekilde engel kaldırılmamış, yalnızca üzerinden atlanmıştır, çünkü kitleleri devrimci stratejiye bağlayan bağlantı eksiktir, tabii bir dış örneğin, kitleleri bir tür osmoz sürecinden geçirerek bulaştıran fikrinin dirilişi olmadığı sürece.

Anarşist Komünistler için bu teorik sorunlar, iki örgütlenmeye kesin görevler ve ayrı işlevler atayan örgütsel düalizmle çözülür.

5.2.1. Kitle Örgütlenmesi, Politik Örgütlenmenin Bir Kopyası Değildir

Anarşist Komünistler için kitle Örgütlenmesinin (işçi sendikasının), sendika standartlarını karşılamıyorsa sendikanın mücadelelerine katılmayacakları noktaya kadar, mücadelecilik ya da sermayeye karşıtlığa dair özel beklentilerini taklit etmesine gerek yoktur. Sendikanın devrimci doğmasını ya da patronlara karşı sürekli olarak şiddetli bir mücadele düzeyi sürdürmesini beklemezler. Sendikalar, proletaryanın kendini savunma ihtiyacından doğar. Temsil ettikleri sömürülen sınıflar için daha büyük zenginlik kazanmak amacıyla patronlardan mümkün olduğunca fazlasını koparmayı hedeflerler. Karşıtları olan patronlar tarafından sürekli sıkıştırılan işçilerin ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırlar. Sendika var olduğu sürece, kendi içinde, çoğu zaman temsil ettiğini iddia ettiği kişilerin çıkarları yerine kendi çıkarlarında hareket eden yönetici bir sınıf üretecektir. Bunların hepsi, kaçınılmaz, doğal olarak ortaya çıkan bir durumdur ve tarih boyunca henüz kaçınılamamış bir şeydir.

Kapitalistlerin bakış açısından, sendikaların ekonomik mücadelesi, yalnızca üretim sisteminin sağladığı malların (her zaman eşitsiz) dağılımında iyileştirmeler talep etme girişimi değildir, işçilerin taleplerindeki dalgalanmalara göre kendini yeniden örgütleme sürekli bir ihtiyaçtır. Sendikalar bu yüzden, sınıf savaşının aşamalarıyla bağlantılı olarak, genetik olarak hem proletaryanın çıkarlarına yanıt verme hem de kapitalizmin gelişiminin kaynaklarından biri olma çifte rolünü üstlenir. Ve bu, yönetici sınıfının, rolünü kendi daha iyi yaşam ihtiyaçlarına yanıt vermek olarak, ya da daha kötüsü burjuva Devletin idari kademelerindeki kariyerleri için bir sıçrama tahtası olarak gören kötü niyetini hesaba katmadan söyleniyor.

Eşitlikçi bir devrim için temel bir gereklilik, bunun, mevcut toplumsal sistem altında kendilerine reddedilen mutlu yaşamın faydalarını yeni toplum içinde bulmak isteyenlerin işi olmasıdır. “İşçilerin kurtuluşu işçilerin kendi elleriyle olacaktır,” Anarşist Komünistler için, Marksistler için olduğu gibi basitçe bir slogan değildir, derin bir inançtır. Kendi girişimiyle hareket eden proletarya, yalnızca kendini değil, herkesi özgürleştirecek ve sınıflı toplumun sonunu ilan edecektir. Bundan, “adına” toplumu yönetmeyi ve sözde onun yararına “önerebilecek” bir entelektüel sınıfın avı olmaktan kaçınmak istiyorsa, mümkün olduğunca birleşik ve bilinçli proletaryanın son çatışmada patronlarla karşılaşması gerektiği çıkar. Ama her türden ikame biçiminden kaçınmak istiyorsa, ister dayatılmış ister tüm görünürdeki doğallığıyla üretilmiş olsun, ve özgür ve eşit bir toplum kurmanın nihai hedefine kalıcı ve zararlı olabilecek herhangi bir şekilde iktidarın devredilmesini önlemek istiyorsa, proletaryanın kendisinin devrimin çeşitli aşamalarının ve sonraki yeniden inşanın yönetimini hemen üstlenebilmesi gerekir. Bu yüzden işçi birliği vazgeçilmezdir. Ve bu, yalnızca kolektif mücadele yoluyla ulaşılabilir, kitlelerin izlemesi, hayranlık duyması ve taklit etmesi gereken örnek mücadelelerin muhteşem örneği yoluyla değil. Sorunun özü, sınıfın ekonomik koşulu ile sınıfın kendi kurtuluşu için zorunlu olarak izlemesi gereken tarihsel amaçların bilinci arasındaki bağlantıdır. Ya da başka bir deyişle, sınıf ile sınıf bilinci arasındaki bağlantı nasıl ortaya çıkar?

Leninistlerin sınıf bilincini proletaryanın dışında görüp, otoriter araçlarla bile olsa, proletaryaya getirilmesi gerektiğini düşündüğünü zaten gördük. Buna doğrudan karşıt olarak, Devrimci Sendikalistler, sınıf bilincinin, kitleler kapitalizmle çatışmaya ne kadar çok girerlerse, aralarında kendiliğinden ve kademeli olarak doğduğunu savunur. Bu, açıkça ekonomik determinizmden ve kapitalist sistemdeki içsel çelişkilerin kaçınılmaz patlamasından türeyen bir vizyondur, oysa Leninist vizyon burjuva Jakobenciliğinin bir ürünüdür. Marksizm hiçbirinden bağışık kalmamıştır. Sömürülenlerin mücadelesinden yana olan birçok Anarşist için, sınıf ile sınıf bilinci arasında otomatik bir bağlantı yoktur, oysa Leninist yöntemlerin de bir reddi vardır. Zaten gördüğümüz gibi, Anarko-Sendikalistler (gerçi kabul etmek gerekir ki hepsi değil), aksi takdirde reformistlere boyun eğme eğiliminde olan proletaryanın içine yerleşmek için tasarlanmış örnek teorileriyle, sorunla yüzleşmek yerine ondan kaçınırlar. Vizyonları, iyi örgütlenmiş devrimci sendikaların, sömürülenlerin büyük kitlesi için bir mıknatıs görevi görecek radikal, zaferli mücadelelere girişmesidir. Bu yüzden, sendika örgütlenmesinin, günün ilk gününden itibaren, ideal bir biçim almasını savunurlar, bu sınıf birliğine zarar verse bile. Teorik olarak, sınıf bilinci sınıfın koşulundan önce gelir ve sendika, politik örgütlenmenin bir kopyası haline gelir.

Anarşist Komünistler bunu yanlış bulur (nitekim Fabbri buna dikkat çekmiştir). İşçiler arasında her zaman farklı bilinç düzeyleri olacağının tamamen farkında olsak ve birliğin homojenlik anlamına gelmediği gerçeğine ikna olsak da, sınıfın bilinçten önce geldiğine, birliğin radikallikten önce geldiğine ve bu yüzden sınıf ile sınıf bilinci arasındaki ilişkinin başka bir şekilde çözülmesi gerektiğine inanıyoruz.

5.2.2. Politik Örgütlenme Yalnızca Propaganda İçin Değildir

Devrimci mücadele aşamasının ve onu izleyen toplumun yürütülmesi, zaten söylediğimiz gibi, sıkı sıkıya işçilerin elinde olmalıysa, sınıf birliği, proletaryanın acil ekonomik ihtiyaçlarından çok daha büyük olan tarihsel ihtiyaçlarının bilinci kadar gerekli bir ön koşuldur. Bu ikilemin boynuzlarını nasıl kavrayacağı, uzun süredir hararetle tartışılan bir şeydir ve gördüğümüz gibi çeşitli çözümler önerilmiştir. Sınıf mücadelesi Anarşistleri için çözüm, Bakunin’in günlerinden beri açıktır ve iki şey gerektirir: doğrudan eylem ve politik örgütlenme.

Doğrudan eylem pratiği, başka bir deyişle mücadelelerin ilk elden yürütülmesi, proletarya için, bir yandan zaferlerini ve bunları kazanmak için benimsenen yöntemleri, öte yandan çatışmanın acılığını ve rakiplerin gücünü bağımsız olarak değerlendirdiği bir bilinç kazanma eğitim alanıdır. Gündelik mücadelelerin öz yönetiminden devrimci çatışmanın öz yönetimine ilerleme, şüphesiz daha doğaldır. Ancak, doğrudan eylemi, ilgili kişiler tarafından gerçekleştirilen herhangi bir eylemle karıştırmamaya dikkat etmeliyiz. Doğrudan eylem, yalnızca (ne kadar büyük ya da küçük, iyi örgütlü ya da bilinçli olursa olsun) bir grup insanın kendi mücadelelerini özyönetmesi değildir. Bu, her politik gruplaşmanın faaliyetleri sırasında yaptığı bir şeydir, ama kitlelere bir gram bile bilinç eklemez. Doğrudan eylem, ancak ekonomik ya da bölgesel olarak (politik olarak değil) homojen gruplar tarafından, mütevazı bir hedefe bile ulaşmak için gerçekleştirilebilir, çünkü ancak bu şekilde, çeşitli derecelerde toplumsal bilince sahip bireyler dışsal bir engele karşı birbirleriyle etkileşime girebilir. Böylece, hem o mücadelenin hedeflerinin anlık sınırlamasına dair bir farkındalık, hem de hedeflerinin kapsamını genişletmek ve kazanımlarının uzun ömürlü doğasını sağlamak için gerekli olacak becerileri (teknik beceriler dahil) kazanırlar.

Ve tam da doğrudan eylem sürecinde, Anarşist Komünistlerin “partisinin” (Malatesta’nın ifadesini kullanmak gerekirse) yerine konamaz rolü görülebilir. Çatışmanın koşullarını ileri itmek; başkalarının, ekonomik mücadelede elde edilen kazanımların ne kadar verimli olabileceğinin ve kazanılan şeyin düşman tarafından ne kadar hızlı ve kolay geri alınabileceğinin bilincine varmasını sağlamak; acil hedefi giderek daha büyük bir özlemler bağlamına yerleştirmek. Bunlar, sınıf mücadelesindeki Anarşist Komünist militanların özgül görevleridir. Başka bir deyişle, kitle örgütlenmesinin bilinçli üyeleri, doğrudan eylem pratiğinin yayılması için çalışmalı ve bugünün mücadelelerini, yarının hedeflerinin bir bilincinin gelişmesini sağlamak için kullanmalıdır. Anarşist Komünist militanlar, faaliyetleri için güçlerini, politik örgütlenmelerindeki çalışmaları aracılığıyla gerçekleşen çabalarının koordinasyonunda bulur. Politik örgütlenme, bu yüzden, sınıf ile sınıf bilinci arasında çok aranan bağlantıdır. Genel sınıf örgütlenmesinin bir parçası olarak faaliyetleri, sınıfın ekonomik koşulunun mayalanmasını, proletaryanın tarihsel amaçlarının tam bilinciyle ateşleyen enzimdir. Ama bunun gerçekleşmesi için, sınıf bilinci düzeylerinden ve doğrudan eylemden bağımsız olarak işçi birliği olmalıdır. Kitle örgütlenmesi, bu yüzden, olası üyeleri giriş sınavlarına tabi tutmaz, ama Bakunin’in Uluslararası İşçi Derneği projesinde öngörüldüğü şekilde, tüm sömürülenleri koşulsuz olarak bir araya getirir. Sermayeyle çatışma ve içindeki politik örgütlenmenin (Bakunin’in planında, Sosyalist Demokrasi İçin İttifak) sürekli eylemleri, mücadelelerin, kesin çatışma gelene kadar giderek daha radikal hale gelmesini sağlayacaktır.

Anarşist Komünist politik örgütlenmenin hedefi, bu yüzden, onu radikalleştirmek ve nihai hedeflerinin bilincini teşvik etmek için sınıf mücadelesinin bir parçası olarak kalmaktır. Örgütlenme, kendini (proletaryanın gözünden uzak, soyut propaganda) propaganda yapmakla sınırlayamaz, ama proletarya tarafından herhangi bir anda ifade edilen bilinç düzeyine inmeli ve sürekli olarak onu yükseltmeye çalışmalıdır. Bunu yapmak için analizler, stratejiler ve inandırıcı öneriler üretmelidir. Üyeleri, işçilerin güvenini kazanmalı ve fikirlerinin netliğiyle ve koşullar izin verdiğinde zaferli olması gereken inandırıcı mücadeleleri teşvik etme yetenekleriyle kendilerini ayırt etmelidir. Ancak, mücadeledeki yoldaşlarından ayrı, yeni bir lider sınıf haline gelmemeli, yalnızca her zaman yolu gösterebilecek ve iniş çıkışlar sırasında yön duygusunu kaybetmeyecek bir referans noktası olmalıdır.

Devrim patlak verdiğinde tüm proleterlerin aynı bilinç düzeyine ulaşmış olmayacağı açık olduğundan (gerekli olan birliktir, özdeş bir bilinç durumu değil), okuyucu ifadeyi bağışlarsa, “lider grupların” doğal olarak evrileceği çıkar. Ama bu, üç temel noktaya uyulursa, zorunlu olarak Leninist tarzda bir diktatörlüğün izleyeceği anlamına gelmez. Her şeyden önce, “öncü” (Bakunin’in “etkin azınlığı”) ile kitleler arasındaki bilinç bakımından fark çok büyük değilse. Bu şekilde, öncekinin eylemleri üzerinde proletaryanın büyük kitlesi tarafından maksimum düzeyde taban kontrolünü sürdürmek mümkün olacaktır. Açıkça, burada bahsedilen, özgül örgütlenmenin üyelerinin sahip olması gereken stratejik farkındalık değil, mücadele fikirlerine dair bilinç düzeyidir. İkincisi, “öncü,” mücadelede yoldaşlarının yanında fiziksel olarak kalmalıdır. Devrimin başarılı bir sonucunu garanti etme ihtiyacıyla haklı çıkarılabilse bile, kendisi için bir yönlendirici rol beklememeli ya da talep etmemelidir. Son olarak, tüm iktidar işyerlerine ve proletaryanın derneklerine yatırılmalı ve oradan, daha büyük bilimsel ya da teknik yetkinlik bahanesiyle bile olsa, hiçbir zaman daha üst organlara devredilmeden, aşağıdan yukarıya ilerlemelidir. Anarşist Komünistlerin örgütlenmesi, bu üç olası sapmadan hiçbirinin gerçekleşmemesini sağlamak için tetikte olmalıdır.

5.3. Devlet ve Kolektiflik Üzerine

Burjuva Devletin, egemen sınıfın çıkarlarını koruma rolünü vahşice yerine getirdiği bir dönemde yaşamış olan Anarşistler, bu kuruma karşı derin ve haklı bir nefret geliştirmiştir. Ayrıca, Devletin bir kurum olarak baskıcı doğasına dair en kötümser öngörüleri, Marksistler tarafından kontrol edilen devrimler tarafından ve özellikle Sovyetler Birliği’nin tarihi tarafından doğrulanmıştır. Anarşist Komünistlerin diğer Anarşist eğilimlere meydan okuduğu nokta, devrimin ilk anından itibaren Devletin kaldırılması ihtiyacı değil, diğer eğilimlerden Anarşistlerin büyük çoğunluğunun Devlete öylesine bir tiksinti geliştirmiş olması ki başka olgulara karşı kör hale gelmeleridir.

Birçok Anarşist, tuhaf bir ‘’öncelikler tersine çevrilmesi’’ geliştirmiştir. Burjuvazinin mevcut zenginliğin aslan payını sömürmek ve el koymak için kullandığı bir araç olan Devlet, bu aracı kullanan burjuvaziden bile daha büyük, baş düşman haline gelmiştir. Ama kısmen proletaryanın mücadelesinin etkilerinin bir sonucu olarak, Devlet, polislik dışında başka roller de üstlenmiştir ve bu roller, genel terimle “refah devleti” olarak bilinir, çok karmaşık bazı yönlere sahiptir. Bir yandan, patronların, en az varlıklı olanların daha büyük güvenliğinden ve refahından kaynaklanan maliyetlerin bir kısmını vergi mükelleflerine (ve bu yüzden çoğunlukla işçilerin kendisine) yüklemesine izin vermişlerdir; işçilerden gelen baskıyla yaratılan bir yük, aksi takdirde emeğin maliyetinin bir parçası olacak olan kolektifliğe yüklenmiştir. Öte yandan, ancak, bu işlevler işçiler lehine asgari bir zenginlik yeniden dağıtımına izin vermiştir; on yıllarca süren mücadelelerin sonucu olarak en zayıfların korunması için çatışmanın düzenlenmesine izin vermişler, eğitim, sağlık hizmeti ve toplumsal sigorta gibi yüksek bir dayanışma unsuruna sahip toplumsal kurumlar üretmişlerdir.

Bu yüzden, kapitalizmin (şimdi tarihsel gelişiminin, şiddetli uluslararası rekabetin maliyetlerin kesilmesini talep ettiği başka bir aşamasına ulaştığı için) toplumsal hizmetleri (bir kısmı işletmeler tarafından finanse edilir) azaltmaya ve Devletin görevlerini Sermayenin çıkarlarının silahlı bekçisi olmaya indirgemeye meyletmesi şaşırtıcı değildir. Ve birçok Anarşistin tersine çevrilmiş bakış açısı, onların bu olguyu analiz etmesini, temel düşmanımızın her zamanki gibi aynı olduğunu görmesini ve “hafif Devletin” kurtulmak istediği şeyin, tam olarak proletaryanın sürdürmekte çıkarı olan şey olduğunu fark etmesini engeller. Devletin işlevlerinin azaltılması, zenginler üzerindeki mali yükün düşürülmesini içerir, yoksullar üzerindekini değil, Devletin polislik rolünün sürdürülmesini ve tüm toplumsal sigortanın, garantilerin ve korumaların yok edilmesini içerir.

Devletin yukarıdaki gibi alanlardan çekilmesi ve bunların yerine pazardaki eşdeğerlerinin geçirilmesi (ve bu yüzden bir kâr kaynağına dönüştürülmesi), işçilerin nadiren karşılayabileceği hizmetler için bir maliyet artışını içerir ve yaşam standartlarında dikkat çekici bir azalmayla sonuçlanacaktır. Yukarıdaki gibi Devlet görevlerini savunmayarak, başka bir önemli yönü de gözden kaçırma riskiyle karşı karşıyayız: kolektifliğin rolü. Anarşist Komünist toplum, bir “vergilendirme” sistemi olmadan yapamayacaktır, yani, zenginliğin bir kısmı, ihtiyaçları için gerekli üretime katkıda bulunamayanları, çocuklar, yaşlılar, hastalar vb., sürdürmek için bir kenara ayrılacaktır. Eğitim, sağlık hizmeti ve toplumsal sigorta gibi alanların Devlet tarafından yönetimi, kâr yasalarına tabi özel yönetim durumunda olacağından çok daha yakındır, gelecekteki bir toplumda bu hizmetlerin kolektif yönetimine. 1936’da devrimci İspanya’daki, bir sendikada örgütlenmiş taşımacılık işçileri, hizmeti örgütlemek için hemen harekete geçti. Britanya’daki özelleştirilmiş demiryollarındaki işçiler durumunda bugün aynı hız ve doğallıkla aynı şey olur muydu? Ayrıca, mevcut sistem altında farklı kuşakların işçileri arasında otomatik bir bağlantının (ve karşılık gelen bir dayanışma duygusunun) olduğu emeklilik maaşları durumunu da düşünün.

Anarşist Komünistler bu yüzden, devrim anında Devletin hayatta kalmasına karşı mücadelenin, bugünkü burjuva Devletin çeşitli işlevlerinin tanınmasını engellemediğine inanır: sürekli sınıf tahakkümünü garanti etmeye hizmet edenler (kapitalistlerin, şaşırtıcı olmayan bir şekilde, korumaya ve güçlendirmeye çalıştıkları) ve sınıflar arasındaki çatışmadaki uzlaşmalardan doğan ve ezilen sınıflar için asgari bir refah sağlayanlar (yine, şaşırtıcı olmayan bir şekilde, kapitalistlerin bugün ortadan kaldırmaya çalıştığı işlevlerin tam da bunlar olması). Eğer burjuvazi Devleti reform etmeye çalışıyorsa, bunu kendi çıkarları için yapıyordur, işçilerin çıkarlarıyla örtüşmeyen çıkarlar için.

5.4. Yöntemler

Anarşist hareket içinde, mücadelenin araçları ile amaçları arasında yakın bir bağlantı olduğu yaygın olarak söylenir. Bununla, belirli yöntemlerin amaçlar için uygunsuz oldukları için dışlanması gerektiği kastediliyorsa, itirazımız yok. Zaten gördük ki, örneğin, komünizme doğru yürüyüşte Devleti kullanmaya dair herhangi bir öneri, onun tükenişini teşvik edecekseniz, söz konusu bile olamaz. Mücadelenin amaçlarıyla teorik ve pratik olarak uyumsuz araçlar vardır.

Bu, otomatik olarak araçlar ile amaçlar arasında sıkı bir ilişki olduğu anlamına gelmez; bu, özellikle pasifist unsurların ve örgütlenme karşıtlarının, bazı gülünç sonuçlarla iddia ettiği bir şeydir. Örnek vermek gerekirse, eğer gerçekten böyle olsaydı, Anarşistlerin, gelecekteki toplum için yaratmaya çalıştıkları dayanışma ve toplumsal yaşam kurallarını şimdi burada eylemleştirerek davranması gerekirdi. Bu, bir komün gibi bir tür kolektifte yaşamak anlamına gelirdi, ama iki talihsiz sonucu olurdu, biri pratik, biri teorik. Pratik düzeyde, komünler her zaman sefil bir şekilde başarısız oldu (örneğin Brezilya’daki ünlü on dokuzuncu yüzyıl Cecilia komünü), çünkü üyeleri, doğdukları, büyüdükleri ve eğitim gördükleri mevcut burjuva toplumsal örgütlenmesinden miras kalan, topluluğun yaşamı üzerinde olumsuz bir etkiye sahip olan ve sonunda onu mahveden belirli zayıflıklar ve kusurlar taşırlar. Ne de komün, dünyanın geri kalanından yalıtılmış kalabilir: bu yüzden sık sık çevresindeki toplumlarla (çoğunlukla ticari nitelikte) ilişkileri tarafından kirletilir. Bundan, komünist toplumun geniş bir alanı kapsaması ve insanlığın geri kalanını giderek daha çok içermesi gerektiği ve bireyleri karakterlerinin ayrılmaz bir parçası olan kusurlardan ortadan kaldırmak için bir geçiş döneminin gerekli olacağı çıkar. Teorik sonuç, yeni toplumun, toplumsal doku boyunca yayılan komünizmin küçük noktaları gibi, küçük gruplar tarafından sunulan örnekten doğacağı, böylece devrime veda edip, yeni bir reformizm biçiminde kademeli olarak gerçekleştirilebilecek bir gelecekteki toplum yapılanması vizyonunu selamlayacağıdır.

(Amaçlar ve araçlar aksiyomuna göre) şiddetli olmamamız gerekirdi, çünkü barış ve dayanışma toplumu, bir devrim gibi şiddetli bir eylemden gelemezdi. Anarşist Komünistler şiddeti sevmez, ama patronların, komünizmin mümkün olan en rasyonel toplumsal yapı olduğu konusunda onlarla basitçe akıl yürüterek ayrıcalıklarından gönüllü olarak vazgeçmeyeceklerini biliyoruz.

Bundan, Anarşist Komünistler için araçların önceden belirlenmiş amaçlarla çelişmemesi gerektiği çıkar, ama açıkça uyumsuz araçlar bir kenara bırakıldıktan sonra, yalnızca etkinliklerine göre değerlendirilmesi gereken geniş bir mücadele yöntemleri yelpazesi kalır. Her şeyden öte, belirli araçların, mücadeleyi hedefine doğru ilerletmek yerine, onu uzaklaştırmaya ve uygulanamaz hale getirmeye hizmet ettiğine inanıyoruz. Bu, anarşizmin bazı kafası karışıklarının politik örgütlenmeye ve iç yapısına yönelik eleştirisinde geçerlidir; onlar, militanların kolektif olarak alınan kararlara ilişkin iç disiplinini, bireyin özgürlüğünün bir ihlali ve etkin olarak anarşist amaçların bir olumsuzlanması olarak görürler. Bu inanç, kitleler içinde herhangi bir ciddi çalışmayı engeller ve bu yüzden toplumsal devrimi geciktirir.

5.5. Kanıt

Anarşist Komünistlerin politik örgütlenmesi kendini kutsal ilkelerin salt propagandasıyla sınırlamayacaksa, sömürülenlerin mücadelelerindeki çalışması etkileyici, verimli ve tanınabilir olmalıdır. Bu nedenle, örgütlenmenin izlediği politik ve stratejik çizgi, örgütlenme dışında, proletaryanın bilinç kazanma sürecinde sağlam bir referans noktasını temsil edebilecek şekilde birleşik görünmelidir. Buna izin veren işlevsel ilke, “kolektif sorumluluk” olarak bilinir ve Fransa’daki Sürgündeki Rus Anarşistler Grubu (Delo Truda) tarafından “Anarşistlerin Genel Birliği’nin Örgütsel Platformu Projesi”nde ortaya konmuştur. Bu işlevin tanımı, Anarşist hareket içinde büyük bir skandala yol açtı, öyle ki “Platformcu” sözcüğü hâlâ Anarşist Komünistlere karşı bir hakaret olarak kullanılır. Ancak, şimdi açıklığa kavuşturmaya çalışacağımız bir yanlış anlamaya dayanır.

Anarşizmin kafası karışıkları, Anarşist Komünist politik örgütlenmenin kolektif sorumluluğunu yanlışlıkla Leninizmin demokratik merkeziyetçiliğiyle özdeşleştirdi. Ama bu şakacı bir karşılaştırmadır. Demokratik merkeziyetçilikte, bir liderler grubu, üyelerin daha sonra uygulamakla yükümlü olduğu kararlar alır. Partiye üyelik gönüllü olduğundan, en azından iktidarda olmadığı yerlerde, bu tamamen meşrudur, çünkü örgütlenmeye katılmayı kabul edenler, onun işleyiş biçimini kabul eder. Ancak tüm bunların kolektif sorumlulukla kesinlikle hiçbir ilgisi yoktur; kolektif sorumluluk bunun yerine karar almada maksimum demokrasiyi sağlar (her üyenin diğerleri kadar sayıldığı Kongre’de). Ama kararlar çoğunluk tarafından kabul edildikten sonra, tüm örgütlenme onlarla bağlıdır. Azınlık her zaman kararı uygulamamaya karar verebilir, ama örgütlenmenin çalışmasını engelleyemez ya da karara karşı çalışarak örgütlenmenin dışsal imajına zarar veremez. Bir sonraki Kongre’de, önceki çizginin açıkça başarısız olmuş olması ya da davalarını ortaya koymada daha büyük bir başarı yoluyla, davasını bir kez daha savunabilecek ve üyelerin çoğunluğunu ikna etmeye çalışabilecektir.

Anarşist Komünist örgütlenme, çalışmasını dayandırdığı dört temel ilkeye sahiptir: teorik birlik, stratejik birlik, taktiksel birlik ve kolektif sorumluluk. Teorik birlik, tüm üyelerin örgütlenmeye ilham veren genel ilkeleri, başka bir deyişle, bu eserde özetlenen ilkeleri, paylaşması gerektiği anlamına gelir. Eğer durum böyle olmasaydı, farklı davalar için çalışıyor olurlar ve bu yüzden farklı örgütlenmelere ait olmaları gerekirdi. Stratejik birlik, tüm üyelerin, örgütlenmenin toplumsal devrime giden ortak yolu belirlemesi, başka bir deyişle, örgütlenmenin şimdiden (umulur ki) çok da uzak olmayan bir geleceğe kadar eylemleri konusunda herkesin hemfikir olduğu yönergeler, anlamına gelir. Ortak bir strateji olmadan, üyelerin ya da üye gruplarının eylemleri farklı yollar izlerdi ve örgütlenmenin kendisi kitlelerin mücadelelerinde anlamlı bir rol oynayamazdı. Taktiksel birlik, çeşitli üyelerin ve grupların gündelik, yerel faaliyetlerinin genel stratejik çizgiyle uyumlu olma eğiliminde olması gerektiği anlamına gelir, gerçi değişen yerel durumlara göre bazı çeşitlenmeler olabilir. Örgütlenmenin çeşitli bileşenlerinin taktikleri benzer çizgiler boyunca gitmeseydi, örgütlenmenin eylemleri kafa karıştırıcı ve tutarsız olurdu.

Anarşist hareket iki tür örgütlenme bilmiştir: sentez örgütlenmeleri ve eğilim örgütlenmeleri. Sentezci örgütlenmeler, kendilerini herhangi bir başka belirlemeye gerek olmadan Anarşist olarak ilan eden üyeleri kabul eder. Bu yüzden üyelerin Eğitimciler, Komünistler, Sendikalistler, İsyancılar, hatta Bireyciler olması mümkündür. Yelpaze her zaman bu kadar geniş değildir ve gereken teorik birlik düzeyi bir örgütlenmeden diğerine değişebilir. Örneğin, 1965’te Federazione Anarchica Italiana‘nın sınıf mücadeleci kanadı, Malatesta’nın 1920 programının örgütlenme tarafından benimsenmesini başardı, böylece örgütlenme karşıtı ve bireyci unsurlarla bir bölünmeyi kışkırttı. Teorik birlik düzeyi ne olursa olsun (ve asla tam değildir), herhangi bir stratejik birliğin yokluğu, alınan herhangi bir kararın yalnızca onlarla hemfikir olanlar tarafından uygulanması gerektiği ve diğerlerinin istediklerini yapmasına izin verildiği anlamına gelir. Bu, kararların çok az değer taşıdığı, Kongrelerin hiçbir etkili karar alamayacağı, iç tartışmanın verimsiz olduğu (herkes kendi konumunu sürdürdüğünden) ve örgütlenmenin, örgütlenme dışında ortak bir yüz sunmadan iç ritüellerinin hareketlerinden geçtiği anlamına gelir. Herhangi bir resmi yapının yokluğu, yalnızca daha büyük iç demokrasiyi garanti etmemekle kalmaz, gizli liderlerin gayri resmi gruplarının yaratılmasına da izin verebilir. Bu gruplar yakınlık temelinde bir araya gelir, yeni destekçileri kooptasyona9 alabilir ve tanımlanması zor ama yine de etkili, kontrolsüz ve kontrol edilemez bir liderlik üretebilir.

Eğilim örgütlenmeleri, üyelerini paylaşılan bir teori temelinde toplar (örgütlenme karşıtlarının örgütlenmeleri bile vardır!). Bu, Malatesta, Programıyla, oybirliği arzusuyla ve belki sınıf mücadelesiyle ilgili hiçbir şey bilmek istemeyenleri sınıf mücadelesi konumlarına doğru sürükleme umuduyla onu sentezci Unione Anarchica Italiana’ya (İtalyan Anarşist Birliği) dönüştürmeden önce, Fabbri’nin 1919’daki Unione Comunista Anarchica d’Italia’sının (İtalya Anarşist Komünist Birliği) durumuydu. Açıkça, Anarşist Komünist örgütlenmeleri de eğilim örgütlenmeleridir. Üyelerin katıldıklarında kabul ettiği homojenliğe güçlü eğilim, kolektif sorumluluk ilkesinin görünürdeki zorlayıcı doğasına büyük bir sınır koyar. Nitekim, herhangi bir partinin tanınmış bir üyesi belirli bir konum aldığında, bu (niyet etmeseler bile) kamuoyunun gözünde kaçınılmaz olarak örgütlenmelerine yansır. Bu nedenle, üyelerin “farklı diller konuşması,” yalnızca tek bir iletişim yöntemini kabul etmek istemedikleri için, benimsenecek iletişimsel kelime dağarcığı önceden kararlaştırıldığında olduğundan daha tehlikeli bile olabilir.

5.6. Program

Anarşist Komünistleri diğer tüm Anarşist akımlardan ayıran temel unsur örgütsel düalizm olabilir, ama onları özellikle Anarşist hareketin geri kalanından (Liberter Komünistlerle ilgili olarak bile, bkz. Ek 2) ayıran şey, bir programın varlığıdır. Bu, politik örgütlenmenin kendisi için belirlediği kısa vadeli ve orta vadeli hedeflerin koleksiyonudur. Kongre tarafından onaylanır ve her sonraki Kongre’de gözden geçirilir. Neyin başarıldığı ve neyin başarılmadığı incelenir ve açıklanır. Hedefler artık önemli görülmeyebilir ve kaldırılabilir ve genel olarak strateji zamanlara uyarlanır. Program böylece, politik örgütlenmenin orta vadedeki eylemlerine rehberlik eden stratejik ve taktik unsurlar bütünüdür. Stratejik unsurlar ile taktik unsurların birleşimi, programın değişen ekonomik ve toplumsal durumla değişmesini sağlar. Anarşist Komünist politik örgütlenmenin programın çeşitli parçalarına atadığı işlev, onun özelliklerinden biridir, çünkü bazıları için salt taktik olabilecek hedefler başkaları için stratejik olabilir ve tersi de geçerlidir. Tam da bu nedenle program, her birinin diğer örgütlenmelerle işbirliği içinde izlenen stratejik olarak ortak hedefler belirleme hakkını sakladığı, diğer politik örgütlenmelerle işbirliği için bir platformdur.

Bir programın (sıklıkla asgari program olarak adlandırılır) varlığı, başlangıçta önemsiz bir ayrıntı gibi görünebilir. Aksine, sonuçları son derece önemlidir, çünkü varlığı politik çalışma için belirli bir zihniyeti ve eğilimi teşvik eder. Bu, Anarşist Komünist politik örgütlenmeyi büyük ölçüde karakterize eden ve bazı çok önemli yönleri belirleyen bir şeydir.

5.6.1. Aşama Analizi

Bu özellikler, az önce verdiğimiz kısa program tanımında yer alır. Ancak, biraz ayrıntılı bir incelemeyi hak ederler. Dediğimiz gibi, program, politik örgütlenmenin her Kongre’de kendisine sağladığı çalışma planıdır ve bu yüzden birkaç yıl geçerlidir. Taktik ve stratejik unsurlar içerdiğinden, örgütlenmenin politik eylemini, amaçlara doğru ilerlemek için yeterli bir boyuta yerleştirmesi gerekir. Bunu yapmak için, program (belirli bir tarihsel bağlamda kurulur) ilgili zamanlar için doğru adımları ortaya koymalıdır. Bu yüzden mevcut durumun bilgisini gerektirir ve bu, önceden mevcut aşamanın doğru politik ve ekonomik analizinin yapılmasını ima eder.

Anarşistler on yıllar boyunca, Anarşist fikirleri yaymak için sınıf düşmanının stratejisini bilmenin gereksiz olduğunu düşünerek, ekonomik analiz alanını terk etmişti. Sonuç, zamansız ve yersiz eylem, her şeyin gri olduğu bir dünya vizyonu ve militanların keskin ucunun giderek körleştiği ve hayatta kalanların nostaljik bir şekilde haklı olduklarını kabul ederek oturdukları bir durumdur.

Anarşist Komünizmin yeniden keşfi, çalışma, bilgi ve analiz sevincinin yeniden keşfini tetikledi. Sonuç olarak, önceden dokunulmaz görülen belirli dogmalar, Berneri’nin zaten yapmış olduğu gibi, sınandı. Her şeyden öte, uzak bir gelecekte mesihçi bir kurtuluşu beklemek zorunda kalmadan, birkaç kırıntı zenginlik kazanmak için didinen sıradan kadınlar ve erkeklerle bir diyalog kurulmasını bir kez daha mümkün kıldı. Başka bir deyişle, Anarşizm açık alanda, kitleler arasında ve emek mücadeleleri içinde yaşamaya geri döndü.

5.6.2. Kademecilik

Gördüğümüz gibi, İkinci Dünya Savaşı sonrası İtalya’da Anarşist harekete mezhepçi bir ruh hâkim olmuştu. Bu, ancak toplumsal devrimden sonra özgür ve eşitlikçi bir toplumun gerçekleştirilmesinin, sömürü tarafından eğilmiş bir insanlığın koşulunu iyileştirebileceği görüşünden kaynaklanıyordu: başka herhangi bir ilerleme, başka herhangi bir kazanım, herhangi bir iyileştirme, mevcut kapitalist sistem altında imkânsız ya da hatta kitleleri tuzağa düşürüp nihai hedeflerine ulaşmalarını durdurmak için bir tuzak olarak görülüyordu. Bugünün ihtiyaçlarıyla herhangi bir uzlaşma, teslim olmak olarak görülüyor ve mücadele etmeye değer tek hedef olan görkemli geleceği daha da ertelemekle sonuçlanacaktı.

Anarşist Komünizmin yeniden keşfi, Malatesta’nın bahsettiği kademeciliği bir kez daha öne çıkardı ve program bunun görünür bir tezahürüdür. Ara hedefler, gelecekteki toplumu parça parça inşa etmek için tasarlanmış reformist ödünler değildir (Anarşist Komünistlerin asla hayal etmeyeceği bir şey). Bunlar yalnızca, adil, eşitlikçi bir topluma dair özlemlerini köreltmek yerine, onlara mücadele ve fetih için bir tat veren, sömürülenlerin gündelik ihtiyaçlarına hayati yanıtlardır. Ne kadar çok yerlerse o kadar acıkırlar. Öncelikli ihtiyaçlarının acil sorununu çözmek zorunda olan herkes, tarihsel ihtiyaçları için uzun bir mücadele tasarlamayı ancak güçlükle başarabilir ve kendini kendi kurtuluşunun ajanlarına dönüştürmek için gereken bilinci ancak muazzam bir güçlükle kazanabilir.

Sonuçta, günün sorunlarına çözüm önermezsek, uzak bir geleceğin sisinde kaybolmuş bir cennetin gerçekleştirilmesi için inandırıcı öneriler sunmak pratikte imkânsız olacaktır. Acil ihtiyaçları karşılama, sınıf düşmanımızdan asgari düzeyde bile olsa zenginlik koparma, onun işgücü üzerindeki sınırsız gücünü ve tam kontrolünü sınırlama mücadelesi, Malatesta ve Fabbri tarafından “devrimci jimnastik” olarak adlandırıldı. Bu nedenle, onların Anarşizmi, tıpkı bizimki gibi, reformist değil ama reform yapıcıydı, çünkü şimdi burada elde edilen kazanımlardan vazgeçmeden, gözünü sıkı sıkıya devrimci hedefe dikmişti. Açıkça bu kazanımlar geçicidir ve sınıf mücadelesinin gelgitleri çok kolay onları yararsız hale getirebilir (aslında son on yıllarda tanık olduğumuz bir şey), ama yine de iki nedenle elde edilmeleri gerekir. Birincisi, kalıcı olmadıklarına dair kazanılan bilinç, er ya da geç proletaryaya yalnızca nihai zaferin herkes için ve sonsuza dek barış ve refahı garanti edebileceğini açıkça gösterecektir. İkincisi, son iki yüzyılın tarihine geriye dönüp bakmak, aktif bir emek hareketinin olduğu ülkelerde işçilerin yaşam standartlarında genel olarak gerçek bir ilerleme olduğunu oldukça açık hale getirecektir.

5.6.3. İttifaklar

İtalyan Anarşist hareketine on yıllarca hâkim olan mezhepçi ruhtan bahsettik. Gerçekten başka türlü olamazdı. Hedeflenecek tek olası hedef toplumsal devrim olduğundan (ki Anarşistlerin buna dair kendi çok kesin fikirleri vardır), diğer devrimci güçlerle herhangi bir ittifak mümkün değildir, aslında bu ideale bir ihanet bile temsil edebilir. Ama Anarşist Komünistlerin, kısmi ve acil hedefleriyle programları vardır ve bu konuda, o özel program parçası için başarı elde etmek amacıyla yoldaş bulmak, başka bir deyişle ittifaklar kurmak mümkündür. Program sayesinde, bu olasılık Anarşist hareketin tarihinde önemli bir unsurdur; bu hareket, 1921’de Malatesta’nın etkisi sayesinde de, büyüyen Faşist tepkiye yanıt vermek için diğer solcularla (Fronte Unico Rivoluzionario, ya da Devrimci Tek Cephe olarak bilinir) bir ittifak önerdi.

Anarşist Komünistler, tarihsel amaçlarından, bunları elde etme stratejilerinden ve bugün atmaları gereken adımlardan o kadar emindir ki, herhangi bir saf olmayan temasın kendilerini kirletmesinden korkmazlar. Aksine, başkalarını kirletebileceklerine inanırlar. Özellikle, sistemin reform edilebilir olduğu vaadi ya da otoriter, aydınlanmış bir liderin onları sınıfsız bir topluma yönlendireceği umudu tarafından hâlâ kandırılan proletaryanın büyük kitlesi arasında fikirlerini ve önerilerini yayabileceklerini hissederler.

6. Ekler

6.1. Ek 1: Tarihsel materyalizm ve diyalektik materyalizm

Tarihsel materyalizm, tabi olduğu sömürünün bilincinde bir sınıf olarak varoluşundan bu yana tüm proletaryanın mirasıdır, gerçi Marx’ın tarihsel materyalizmin en kesin destekçisi ve örgütleyicisi olduğu kabul edilmelidir. Marx, toplum içindeki ekonomik çelişkileri ilk fark eden kişi olan Proudhon’dan etkilenmişti; ancak (Marx’a göre) Proudhon, bu çelişkilerin, gerçek materyalizmde esas olan özerkliği hesaba katmadan, üretim ilişkilerinin gerçek durumunu yalnızca kısmen hesaba katan bir bilim kullanılarak çözülebileceğini hayal ediyordu.

Ne yazık ki, İkinci ve Üçüncü Enternasyonaller zamanından bugüne kadar ortodoks Marksizmin başlıca teorisyenleri, tarihsel materyalizmin yerine her zaman Friedrich Engels’in “Anti-Dühring” ve “Doğanın Diyalektiği” eserlerinde ortaya koyduğu diyalektik materyalizmi koymuştur. Diyalektik materyalizm, Hegelci diyalektiği tersyüz eder, onu ayakları yere basacak şekilde yerleştirir: Hegel fikrin evrimine odaklanırken, diyalektik materyalizm bunun yerine maddenin evrimini ele alır. Madde, kendi değişmez (a-tarihsel) yasaları aracılığıyla evrilir; toplumda ve ekonomide bu, üretici güçlerin gelişimi ile üretim ilişkileri arasındaki sürekli diyalektikte görülebilir. İkincisi başlangıçta üretici güçlerin gelişim düzeyine kendini uyarlar, ama belirli bir noktada üretici güçler için bir engel haline gelir, öyle ki nihayetinde kırılması gereken katı bir kabuk haline gelirler.

Böylece, diyalektik materyalizm artık gerçek durumu keşfetmek için bir yöntem değildir, gerçekliğin bir yorumu haline gelir; yalnızca insanlık tarihine dair genel bir vizyon sunduğunu hayal etmekle kalmaz, aynı zamanda kapitalizmin nihai krizini ve komünizmin kaçınılmaz gelişini kesinlikle öngörür.

Ama komünizm o zaman artık proletarya, bir sınıf olarak, emeğinin ürününü yeniden mülk edindiğinde üretim ilişkilerini değiştirmenin bir yolu değildir; komünizm bunun yerine yalnızca evrimin belirli bir ileri aşamasında üretici güçleri yönetmenin bir yolu olmaya indirgenir. Bu şekilde insan, durumu dönüştürmekten sorumlu kişi olarak işlevini kaybeder ve yalnızca kontrolü dışında yatan yabancı güçlerin ve değişmez yasaların ürünü haline gelir.

Bu yüzden Engelsçi ve Leninist Marksizm, anarşizmin her zaman reddettiği türden metafizik ve idealist bir materyalizmi teorize eder. Diyalektik materyalizmin gerçek durumu keşfetmek için bir yöntem değil, geçmiş ve şimdiki olayların kaçınılmaz gelişimi olarak geleceği önceden belirlemeyi içeren tarihsel süreç ve olguların kesin bir vizyonu olduğu tekrar söylenmelidir. Anarşizm (Kropotkinci konumlar dışında), tarihin bu pozitivizmin çocuğu olan kavrayışını ve insanın üstün yasaların bir ürünü olduğu bu fikrini her zaman reddetmiştir; Anarşizm için tarih, son derece karmaşık ve değişken etkenlerin ürünüdür ve insan, oyundaki bu etkenlerden biridir.

Diyalektik materyalizm, aynı zamanda, on dokuzuncu yüzyılın ortasındaki doğa bilimlerindeki büyük gelişmenin de çocuğudur, öyle ki doğa biliminin yöntemlerini toplumsal bilime aktarabileceğine inanır. Böylece, tarihin evriminin yasalarını, sanki doğanın fiziksel yasaları gibi nesnelmiş gibi inceleyen bilimsel sosyalizm doğdu. Toplumsal süreçleri nesnel yasalara dönüştürme ihtiyacının ekonomik teori üzerinde sonuçları vardır. “Kapital”de, aslında, Marx, sınıf mücadelesini bir tür düzeltici etkene indirgeyen bir ekonomik teori dile getirir; tarihin yorumunda, sınıf mücadelesi maddenin dinamik süreçlerinin bir parçasıdır, ama madde soyut ve değişmez yasalara sahiptir. İnsan, doğayı yalnızca yaklaşık bir şekilde bilebildiğinden, çünkü ondan bağımsız ve dışındadır, sonuç olarak onun gelişimine, ne yalnız başına ne kolektif olarak müdahale edemez; insan bu yüzden yalnızca doğanın saf bir ürünüdür. On dokuzuncu yüzyılın bu katı deterministik modeli (indirgemecilik), yirminci yüzyıl boyunca doğa bilimlerinden kayboldu, ama Marksizmin içinde kaldı! Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, Galileo ve Newton ile var olan hareketin öngörülebilirliği olan o mekanik modelin sonunu bile gördük, çünkü şimdi başlangıç koşullarındaki en küçük belirsizliğin bile, çok az sayıda parçacıkta bile, yörüngeyi öngörülemez hale getirdiğini biliyoruz!

Diyalektik materyalizm bu yüzden, Parti Merkez Komitesi tarafından yetkilendirilen baskıda “SSCB Komünist Partisi’nin (Bolşevik) Tarihi”nde okunabileceği gibi, ardışık aşamalara (devrimlere) dayanan bir tarih yorumlama şeması dayatır.

“Bilimsel sosyalizmin” bu kadar uzun süre boyunca böylesine basitleştirilmiş ve güvenilmez bir tarih vizyonuyla yetinmiş olması inanılmaz görünüyor. Ve yine de, on yıldan çok daha fazla değil, tarihsel materyalizm, deterministik materyalizm ve diyalektik materyalizm hâlâ birbirine karıştırılıyordu ve çoğu Marksist ve diğer analistler tarafından hâlâ karıştırılıyor. Anarşist Komünistler için bu yüzden bunları birbirinden ayırt etmemiz iki kat önemlidir. Önemlidir, çünkü Bakunin zamanından beri anarşist hareketin başlıca ve en iyi adımlarına rehberlik eden analiz yöntemini yeniden keşfedebiliriz. İkincisi, önemlidir, çünkü insanı bir kukla olarak, insanın yararına bir toplum inşa etmekten aciz olarak indirgeyen doktriner inançların sonucu olarak sık sık unutulmuş olan mücadelemizin sınıf doğasına bir kez daha maksimum önem verebiliriz.

Nitekim, Anarşist hareket içinde, Marksizmin bu önceden kavranmış analizlerine duyulan terör, hatta işçi hareketinin doğuşuna ilham veren ve Birinci Enternasyonal’in militanlarının bile üzerinde hemfikir olduğu parçaları bile içerecek şekilde, doğrudan bir reddine yol açmıştır. Ama bu her şey değil. Ayrıca, bazı ilkelerin, yalnızca Marksizm onlardan bahsettiği için bazıları tarafından reddedilmesine yol açtı, böylece bunların aynı zamanda Anarşizmin de temel ilkeleri olduğu unutuldu. Bunlar, Marx onları formüle etmeden çok önce bile var olmuştu ve onları terk ederek, hareketi başından beri ilham veren ruh kaybedildi.

6.2. Ek 2: Anarşist komünizm ve liberter komünizm

6.2.1. Bir Analiz Aracı Olarak Tarihsel Materyalizm

Herkesin, bireyler olarak ve bir kolektif olarak, ihtiyaçtan özgür yaşayabilmesi için toplumsal yaşamı örgütleme amacıyla mevcut toplumu dönüştürmeyi hedefleyen herhangi bir faaliyet, mevcut durumun bir analiz yöntemi olduğunu önceden varsayar.

Bizim için, bu yöntem tarihsel materyalizmdir.

Tarihsel olguları analiz etmenin bir yolu olarak tarihsel materyalizm, Marx’a, Engels’e ve ayrıca Bakunin’e göre, dünyanın her yerindeki sömürülenlerin ortak mirasıdır. Bölüm 3.1, esasen Sanayi Devrimi’nden bu yana sömürülenlerin mücadelelerinde kazandıkları deneyim temelinde yapılmış etkili bir özet içeriyordu. Proletaryanın bir sınıf olarak yaratıldığı dönem, büyük kentsel yoğunlaşmaların oluşumu, yoksul köylülerin kırsaldan kovulması ve değişen üretim süreçleri nedeniyle zanaatların yok edilmesi sayesinde bu dönemdir. Ancak, sömürülenler arasında iki temel eğilim arasındaki ilk bölünmeyi bulduğumuz, sınıfların analizi üzerinedir: Anarşist eğilim ve Marksist eğilim.

Öncekisi, toplumsal ilişkilerdeki sürekli değişimi hesaba kattı ve kentsel proletaryanın kitlesinin ve yoksul köylülerin (kapitalizmin gelişmesiyle mülksüzleştirilen) maddi ihtiyaçlarına bir yanıt bulmak için toplumun radikal ve eşitlikçi bir dönüşümünü gerçekleştirmeye istekli olacağını fark etti.

Sonrakisi, fabrikalardaki proletaryayı Sermayenin tek düşmanı ve üretici güçlerin gelişimini sömürülenlerin ilerleyen proleterleşmesi olarak gördü; bundan, Sermaye maksimum gelişim aşamasına ulaştığında proletaryanın karşılık gelen bir gelişim aşamasının olacağı çıktı.

Bu derin antagonist çelişki, zorunlu olarak devrimde, tarihsel gelişim sürecinin bir sentez anında, kendini çözecekti.

Son olarak, Marksist yorumu Anarşist Komünistlerin tarihsel materyalist yorumundan ayıran, yapı ile üst yapı arasındaki ilişki sorununu ele almalıyız. Marx bu ilişkiyi yalnızca belirsiz bir şekilde tanımlar, bu da takipçilerinden geniş bir yorum yelpazesine yol açar; onların çoğu, ilişkinin üst yapının, yapıya mutlak bağımlılığı olduğunu düşünür.

Böyle bir farklılaşmanın en açık sonucu, Devlet kavrayışında görülebilir.

Devlet, Marksistler tarafından kapitalist ekonomik sistemin yapısı tarafından üretilen bir üst yapı olarak görülür. Bu haliyle Devlet, ele geçirilmeli ve dönüştürülmeli, işçi sınıfının hizmetine, Sosyalizmin inşası için bir araç olarak yerleştirilmelidir. Parti tarafından kontrol edilen bu Devlet, burjuvazinin herhangi bir yeniden canlanma girişimine karşı kullanılmalı ve Sosyalizmin, ardından Komünizmin başarılı gelişimi için gerekli koşulları yaratmalıdır. Devlet, ekonomik yapısını kademeli olarak dönüştürdükçe, yok oluşu için koşullar yaratılacaktır. Marksist ekonomik mücadele ile politik mücadelenin ayrılmasına yol açan, tarihsel sürecin bu kavrayışıdır.

Anarşist Komünistler, yapı ile üst yapı arasındaki açık ayrımı reddeder ve Devleti, kapitalizmin kendi evrilen doğası nedeniyle sürekli dönüşüm içinde bir üst yapı olarak görür. Üst yapıyı, yapı üzerinde önemli etkiler üreten bir şey olarak da görürüz. Bundan, Devletin kullanımının, onu yok etme amacıyla uyumsuz olduğuna inandığımız çıkar. Tarihsel materyalizmin sağlam savunucuları olarak, Marksizmin araçlar-amaçlar çelişkisini aşma yolunun yalnızca bir diyalektik hile olduğuna inanıyoruz. Tüm tarihimiz boyunca Anarşist Komünistler, Sosyalizme geçişin aracının, tam olarak devrim eyleminin kendisi, silahlı halk ve yaygın öz-örgütlenme pratiği olduğunu savunmuştur.

Anarşist Komünistler için bu, ekonomik mücadele ile politik mücadele arasında bir ayrım olmadığı ve sürekli olarak ikisini birleştirmeye ve böylece çelişkiyi sömürülenlerin maddi ve tarihsel ihtiyaçlarının savunması zemininde yeniden bir araya getirmeye çalışmamız gerektiği anlamına gelir.

6.2.2. Örgütsel Düalizm

Kitleler ile onların en bilinçli unsurları (öncü) arasındaki ilişki, devrimci bir stratejinin formülasyonuna dair temel sorunlardan biridir. Bu soruna bir çözümün yokluğu ya da yanlış çözümler, her devrimci projenin her tarihsel başarısızlığının arkasında yatar, ya da devrimlerin bir miktar ilk başarı elde ettiği ülkelerdeki başarısızlıkların temelini oluşturur. Hiçbir Marksizm okulu bu ilişkiyi henüz özünde açıklığa kavuşturmamıştır, Anarşistler tarafından ise, öncü kavramının (haksız bir otorite fikrini çağrıştıran bir sözcük) a priori reddi, uzun süre herhangi bir ayrıntılı açıklamayı engellemiştir. Bu konuda tek net düşünen, bir yüzyıldan fazla süre sonra bile, Bakunin’dir.

Tarihsel ve toplumsal olarak belirlenmiş maddi ihtiyaçlar üzerine doğru bir teori, bunların karşılanmasının kapitalist sistemle çelişki içinde olduğunu ve bu yüzden karşılanmalarını aramanın, devrimci bir stratejinin tanımının ve proletaryanın işyerindeki örgütlenmesinin (kitle örgütlenmesi) temeli olduğunu bize gösterir. Kapitalist sistem, işçilerin taleplerine kaybettiği şeyi geri kazanabileceği bir dizi araç mükemmelleştirmiştir, bu yüzden maddi ihtiyaçların ve karşılanmalarının, içsel çelişkileri tarafından mahvedilmiş kapitalizmin sonunu otomatik olarak kışkırtabileceğini iddia etmek tamamen ütopiktir. Maddi ihtiyaçlar için mücadele, aynı zamanda sınıf bilincinin tohumu ve kapitalist sisteme saldırmak için ayrıntılı bir stratejinin temellendirilebileceği temel olmalıdır. Aynı zamanda devrimci bir strateji olmalıdır; bu, mücadelede proletaryanın politik büyümesi için bir referans noktası olabilir ve bu mücadelelerin, onları devrimin hedefine yönlendirecek stratejik bir sürecin parçası olarak artmasını sağlayabilir. Bu yüzden stratejinin gelişimi için bir örgütlenme gereklidir ve devrimci proleterlerin bu örgütlenmesi (özgül örgütlenme) ortak bir teoriye dayanmalıdır. Bu, örgütsel düalizmdir.

6.2.2.1 Kitle Örgütlenmesi

Kitle örgütlenmesi derken, kitlelerin kendi çıkarlarının savunması için inşa ettiği örgütlenmeyi kastediyoruz. Bunu, kitle örgütlenmesinin mükemmel örneğini tanımlamaya çalışarak daha iyi açıklayabiliriz: işçi sendikası. İşyerinde, üyeliğini oluşturan ve onu doğrudan kontrol eden çalışan kitlelerin kesin maddi ihtiyaçları nedeniyle oluşur. Ayırt edici özellikleri şunlardır:

Heterojenlik, çünkü hedefi, üyelerinin politik fikirlerinden bağımsız olarak, zaten şu ya da bu partinin üyesi olan insanları birleştirmek değil, savunulacak çıkarları paylaşan tüm işçileri birleştirmektir;

Doğrudan eylem, ki bununla, mücadelelerin ilk elden yürütülmesini ve taleplerin sürekli bir pratik olarak anlaşılmasını, başka bir deyişle işçiler tarafından kontrolü garanti eden işçi sendikası içinde bunu kastediyoruz. İşçi sendikası, bir kitle örgütlenmesi olarak, bu yüzden çalışan sınıfların elinde, kapitalizm karşıtı mücadele yoluyla ekonomik koşullarının iyileştirilmesi ve kurtuluşları için bir araçtır.

Tüm bunlarda, işçilerin kurtuluşunun sürekli mücadelenin meyvesi olduğu ve propaganda ya da ideolojik inançların o kadar da değil olduğu hatırlanmalıdır. Ayrıca, ihtiyaçlarımız için mücadelede temel bir pratik olan doğrudan eylemin, sendikanın şu ya da bu partinin oyuncağı haline gelmediğinin ve karar almanın hiçbir zaman işçiler meclisinden bağımsız hale gelmediğinin bir garantisi olduğu hatırlanmalıdır. Bundan şu çıkar:

“işçi örgütlenmesinin nihai bir hedefi ve acil bir hedefi olmalıdır. Nihai hedef, birleşmiş işçiler tarafından sermayenin mülksüzleştirilmesi olmalıdır, başka bir deyişle üreticilere, ve onlar için derneklerine, çalışan sınıfların emeğinin ürettiği her şeyin, işçilerin emeği olmadan hiçbir değeri olmayacak her şeyin restitüsyonu. Acil hedef, ezilenler arasında dayanışma ruhunu ve baskıcılara karşı direnişi giderek daha çok geliştirmek, proletaryayı işçi mücadelesinin çeşitli biçimleriyle sürekli jimnastikte pratikte tutmak, bugün kapitalizmden refah ve özgürlük açısından mümkün olan her şeyi, ne kadar az olursa olsun, koparmaktır.” (Fabbri)

6.2.2.2 Özgül Örgütlenme

Özgül örgütlenme, bunun yerine, aynı teoriyi, aynı stratejiyi ve taktik konusunda benzer fikirleri paylaşan kitle örgütlenmesinin üyelerinden oluşur. Bu örgütlenmenin görevi, bir yandan sınıf belleğinin deposu olmak, öte yandan sınıfın tüm mücadelelerinin bağlanmasını sağlayabilecek ve teşvik edip yönlendirebilecek ortak bir strateji geliştirmektir. Bunu söyledikten sonra, hem partinin (kitlelerin üzerinde yatan bir politik örgütlenme) Leninist kavrayışına hem de özgül örgütlenmenin yalnızca çeşitli mücadeleler arasında bir bağlayıcı olduğu ve kendi stratejisi ya da devrimci planı olmadığı fikrine yol açan hataları kolayca belirleyebiliriz. Öncekinde, parti-rehber, zorunlu olarak kitle örgütlenmesinin bir parçası olmayan, bu yüzden ona dışsal olan unsurlardan oluşur. Örgütlenmelere, bir tahrik kayışı gibi, daha sonra iletilen bir politik çizgi belirler. İkinci durumda, otoriterliğe yozlaşma korkusu, devrimci bir strateji geliştirmenin temel rolünün gözden kaybolmasına neden olur. Özgül örgütlenmenin üyeleri, özgül örgütlenmenin eylemlerinin etkili olması için bu stratejiyi işçi sınıfının örgütlenmelerinin kalbine taşımalıdır.

Özgül örgütlenmenin varlığının, görevlerinin ve rollerinin gerekliliği, Bakunin tarafından zaten açıkça ortaya konmuştur:

“[…] kitleleri örgütlemek, Uluslararası İşçi Derneği’nin yararlı eylemini onlar üzerinde sağlam bir şekilde kurmak için, aynı meslekteki her on işçiden birinin ilgili kesimin üyesi olması bile yeterli olurdu. Bu açıktır. Büyük ekonomik kriz anlarında, kitlelerin içgüdüsü kaynama noktasına kadar alevlendiğinde, her neşeli esine açıldığında, köleleştirilmiş, eğilmiş, ezilmiş ama asla kırılmamış bu insan sürüleri sonunda boyunduruklarına karşı isyan ettiğinde, ama tamamen örgütsüz oldukları için yönünü şaşırmış ve güçsüz hissettiğinde, nereye gittiklerini ve ne istediklerini bilen, yakın anlaşma içinde ve birbirine iyi bağlanmış on ya da yirmi ya da otuz kişi, kolayca yüz, iki yüz ya da üç yüz kişiyi ya da daha fazlasını peşinden sürükleyebilir. Bunu yakın zamanda Paris Komünü sırasında gördük. Yalnızca kuşatma sırasında başlamış olan gerçek örgütlenme, muazzam bir direniş kapasitesi yaratmaya yetmedi.”

Ayrıca,

“[…] Uluslararası’nın halkçı kitleler üzerindeki etkisini örgütlemenin bu tarzının, eski otoritelerin ve mevcut hükümetlerin harabeleri üzerinde yeni bir otorite sistemi ve yeni bir hükümet kurmayı arzuluyor gibi göründüğü itiraz edilebilir. Ama bu ciddi bir hata olurdu. Uluslararası’nın hükümeti, eğer gerçekten bir hükümet varsa, ya da daha doğrusu onun kitleler üzerindeki örgütlü eylemi, bu temel özellik nedeniyle her zaman her hükümetten ve her Devletin eyleminden farklı olacaktır. Bu, aynı ilke tarafından yönlendirilen ve aynı hedefe doğru çalışan, az çok sayıca fazla bir bireyler grubunun (resmi ve herhangi bir otorite ya da herhangi bir politik güçle donatılmamış, ama kesinlikle doğal) eyleminin örgütlenmesinden başka bir şey değildir; önce kitlelerin eylemi üzerinde, ve ancak daha sonra, Uluslararası’nın propagandası tarafından az çok değiştirilmiş görüşle, onların istekleri ve eylemleri üzerinde.”

İşte özgül örgütlenmenin özellikleri:

Kitle örgütlenmesinin içsel bir parçası olan ve ona dışsal olmayan bir örgütlenme, özgül örgütlenmenin üyelerinin sınıf mücadelesi militanları olması gerektiği anlamına gelir.

Devrimci eylemde kitlelerin yerini almaz, aksine onların politik büyümesini, özyönetim ve öz-örgütlenme arzularını teşvik eder, devrimci bir projeye yol açar.

Kitle örgütlenmesi içinde, stratejisini ona getiren ilham verici, enerjik bir güçtür.

Tam da özgül örgütlenmenin üyeleri aynı zamanda kitle örgütlenmesinin üyeleri olduğundan, kitle örgütlenmesinin üyeleri olarak, kitlelerin eyleminin stratejik olarak koordine edilebilmesi için ona bakış açılarını getirirler; amaç, devrimci hedefe mümkün olan en verimli şekilde ulaşmaktır.



6.2.2.3 Öncü ve Kitle Arasındaki İlişki

Özgül örgütlenme ile kitle örgütlenmesi arasında, öncü ile kitle arasında, anarşist parti ile işçi sendikası arasında ne tür bir ilişki gelişmelidir? Diyalektik ilişki formülünü dayatmak yeterli değildir, çünkü bu, ekonomik ile politik arasında, sınıf bilinci ile sınıf arasında bir bölünmeyi gizlemeye hizmet edebilir. Hemen belirtelim ki, özgül örgütlenmenin üyeleri aynı zamanda kitle örgütlenmesinin üyeleri olduğundan, ayrılmama garanti edilir. Bu, İkinci Enternasyonalist terimlerle düşünülemez, çünkü ekonomik mücadelenin de politik olduğu, kapitalist sömürünün kalbine vuran bir şey olduğu ve kazanımlarının bir eylem stratejisinin parçası olarak dahil edilerek savunulması gerektiği açıktır (bu, zorunlu olarak özgül örgütlenmenin stratejisi değildir, ama kitlelerde sınıf bilinci düzeyi ne kadar büyümüşse ve özgül örgütlenmenin üyelerinin kitle örgütlenmesi içindeki çalışması ne kadar iyi ve uzmansa o kadar muhtemel olur). Aynı zamanda, Devletin ele geçirilmesinin sosyalizme geçişi tetikleyecek bir yol olarak önerilmediğinin, böylece politik ve parti mücadelesini ekonomik taleplerin üzerinde ayrıcalıklı kılmadığının bir garantisidir. Kitle örgütlenmesi bu yüzden özgül örgütlenmenin bir tahrik kayışı işlevini kaybeder ve bunun yerine, diğer partiler tarafından önerilen stratejilere karşı özgül örgütlenme tarafından tanımlanan strateji üzerine tartışma yeri haline gelir, ama her şeyden öte o stratejiyi eylem taleplerine, kitlelerin büyüme düzeyine ve gerçek ihtiyaçlarına karşı yüzleştirir.

Özgül örgütlenmenin rolü, kitle örgütlenmesi içinde herhangi bir resmi şekilde tanınmaz. Bu, tanınmış, kurumsallaşmış bir liderlik değildir ve olmamalıdır; böyle bir liderlik, öyle olarak, çözümler dayatabilir ve (Leninistlerin tarzında) proletaryanın gerçek çıkarlarını temsil ettiğini iddia edebilir. Yalnızca, analizlerine ve ideolojilerine dayanarak çalışmalarını ve önerilerini hazırlayan ve sonuçlandıran, temsile dayalı olarak kabul edilmesini beklemeyen, ama yalnızca kitle örgütlenmesi içinde tartışma yoluyla özgürce kabul edilmesi erdemiyle politik olarak homojen yoldaşların bir tartışma ve geliştirme noktasıdır. Anarşist Komünist fikirlerin herhangi bir kabulü, yalnızca doğruluklarının daha fazla kanıtıdır. Onları kabul etmeyi herhangi bir reddi, Anarşist Komünistlerin analizinde bir hatayı gösterir ve stratejiyi ya da taktiği revize etmelerini gerektirir.

Açıklığa kavuşturulacak bir son nokta kalıyor. Kitle örgütlenmesi, özgül örgütlenme tarafından kendi benzerliğinde, onun etkileyebileceği bir oyuncak ya da devrimci proleterlere ayrılmış bir yer olarak inşa edilmez. Başka bir deyişle, devrimci kitle örgütlenmesi değildir. Böyle bir örgütlenme, parti ile kitle arasında bir yarı yol evi10 olurdu. Öncelikle, yalnızca özgül örgütlenmenin kendi içine kapanmasını temsil ederdi, bu da böylece idealist olur, proletaryanın onun ideolojisini yalnızca en iyisi ve en devrimcisi olduğu için kabul etmesini bekler politik olarak güçsüz doktriner bir basitleştiricilik biçimi. İkincisi, öncü için bir konuşma dükkanı olurdu, iç tartışmasını azaltıp kısırlaştırır ve içinde medenileştirilmesi gereken kitlelerin bir vizyonunu gizler, devrimci eylemden aciz kitleler, politize olmuş unsurlar arasındaki diyalektik çatışmanın kazananı tarafından manevra edilecek saf ve basit bir ordu. Tartışma, mümkün olan en yüksek düzeyde değil, mümkün olan en geniş düzeyde gerçekleşmelidir; yalnızca bu düzeyde çeşitli özgül örgütlenmeler tarafından benimsenen çizgilerin uygun bir değerlendirmesi olabilir.

6.2.3. Bugün Anarşist Komünizm ve Liberter Komünizm

İspanya deneyimi, Faşist baskının sonucu olarak faaliyetine dayatılan sıkı sınırlarla bile İtalyan Anarşist hareketinde de izini bıraktı.

Kısa ömürlü ama verimli Unione Comunista Anarchica Italiana‘nın (daha sonra Unione Anarchica Italiana olarak bilinir) mirası, 1943’te Federazione Comunista Anarchica Italiana (İtalyan Anarşist Komünist Federasyonu) olarak bir araya gelen gruplar tarafından benimsendi.

İtalyan Anarşist Komünistlerin çeşitli deneyimlerinden yararlanan İtalyan Anarşist hareketinin bu tarihsel parçasıyla birlikte, İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen dönemde iki başka eğilim daha vardı (gerçi hepsi daha sonra bir sentez örgütlenmesi, Federazione Anarchica Italiana‘yı oluşturmak üzere birleşecekti):

Üyeleri Anarşist Komünist olan, ama Direniş sayesinde Anarşist harekete yaklaşmış olan, daha genel olarak liberter unsurlardan oluşan önemli bir kesim de içeren, FCLAI’yi stratejisi ve teorisi bakımından homojen bir şekilde Anarşist Komünist olmayan bir örgütlenme yapan Federazione Comunista Libertaria Alta Italia (Yukarı İtalya Liberter Komünist Federasyonu);

Cesare Zaccaria ve diğerleri gibi kişiler tarafından kontrol edilen küçük bir bireyci (ya da benzer) alan; bu, konumlarıyla birçok Anarşist Komünist militanı yönünü şaşırtmakla, esasen nihilist bir politika biçimiyle sonuçlanacaktı. Carrara Kongresi’nden itibaren, örgütlenmedeki önder konumları ele geçireceklerdi ve hareket içindeki tüm sınıf konumlarını tamamen yok etmekle sonuçlandı, hatta bazı yoldaşlar reformist partilere doğru bile itilmişti.

Anarşist Komünist hareketin savaş sonrası dönemde çektiği ve etkileri Yetmişlerin başına kadar süren bu yenilgiye, gençliklerinde Direniş’e katılmış olan, savaştan sonra ortaya atılan parolalara inanan bir militan sektör yanıt verdi. Öne çıkan nihilist konumların nedenlerini analiz ettikten sonra, sınıfın maddi ve tarihsel ihtiyaçlarının savunması temelindeki bağlantının ötesinde, hareketin, hareketi Anarşist geleneğe (Birinci Enternasyonal’den Anarko-Sendikalizm aracılığıyla İspanya Devrimi sırasındaki mücadeleye kadar) bağlayabilecek o teorik ilkeleri ve bir geliştirme geleneğini yeniden inşa etmeyi başaramadığını anlamaya geldiler.

Gruppi Anarchici di Azione Proletaria‘nın (Proleter Eylem Anarşist Grupları GAAP) deneyimi, Anarşist ve proleter hareket için çok önemliydi ve dikkate değer teorik ve diğer materyaller üretti. Uluslararası düzeyde, GAAP, Fransa’da benzer çizgiler boyunca gelişmekte olan Organisation Pensée et Bataille (OPB) ile bağlantı kurdu. İki örgütlenme, kısa ömürlü bir Liberter Komünist Enternasyonal de kurdu.

Bu yoldaşların temel hatası, Anarşist Komünizmin tarihsel mirasıyla ideolojik, metodolojik ve pratik bağlantıların gerekliliğini anlamamalarıydı. Kendilerini yeni bir şey, farklı bir şey olarak görmek, işçi ve köylü hareketlerinin temel bir tarihsel bileşeni olarak kitlelerle bir bağlantıyı garanti edebilecek, deneyim ve analizde zengin bir tarihin faydalarını kabul etmemelerinden sorumluydu. Başkalarına bu alanın bir tekelini ve egemenliğini vererek ve Anarşizmin revizyonistlerine serbest bir alan tanıyarak, en büyük tarihsel ve politik hatalarını işlediler. Politik kimliklerinin ilerleyen kaybı, yalnızca bu seçimin doğrudan bir sonucuydu. Devrimci militanlar olarak nihai zayıflamaları, Anarşizmle ve Anarşist Komünist kültür ve mücadele mirasıyla her türlü bağlantıyı gözden kaybetmiş olmalarının bir sonucuydu. Kaçınılmaz olarak, ilerleyen yalıtılmaları, revizyonist Anarşizm ve eşit derecede revizyonist Marksizm tarafından her iki yandan çevrelenen örgütlenme içinde kısırlık üretti; bu da bugün bildiğimiz Liberter Komünizmi (Anarşizm ve Marksizmin bir sentezi) üretti.

GAAP’ın bu duruma 1956’daki yanıtı, Azione Comunista‘yı (Komünist Eylem) oluşturmak için diğer Marksist gruplarla birleşmek oldu; bu, 1961’de İtalya’da ilk Marksist-Leninist grupların ortaya çıkışına kadar Partito Comunista Italiana‘nın (İtalyan Komünist Partisi PCI) tek solcu fraksiyonu olarak hayatta kalacak politik bir alandı. O yıldan itibaren, PCI’nin solundaki parlamento-dışı alan giderek daha güçlü hale geldi. Bir grup entelektüel ve sendikalist, yeni bir dergi, Quaderni Rossi‘yi kurdu. Raniero Panzieri’nin sıkı liderliği altında, sınıf kendiliğindenliğinin deneyimlerini yeniden keşfedecekti. Partito Socialista Italiana‘nın (İtalyan Sosyalist Partisi) sol kanat bölünmesinden doğan Partito Socialista di Unità Proletaria (Proleter Birlik Sosyalist Partisi), esasen bu deneyimi toplama ve yönlendirmeyle uğraştı, belirli entelektüellere ve sendikalistlere Classe Operaia‘yı (1964-66) yayınlama fırsatı verdi. Bu, artık geleneksel Marksizmin sınıf mücadelesinin ortaya koyduğu sorunlarla başa çıkmadaki eksikliklerinin farkında olan bazı Marksistler ile daha önce Sendikalist ya da Anarşist Komünist hareketin bir parçası olmuş yoldaşlar arasında bir birlik dönemini işaret eder.

1968’de, Fransa’daki Mayıs olayları, o zamana kadar ayrı bir gelişim geçirmiş olan İtalya’da etkilerini üretmeye başladı. Yukarıda bahsedilen politik aktörler, esasen çatışmaya bir şekilde hazır olan tek kişiler olduklarından, izlerini bırakmaya başladılar. Pisa’da Potere Operaio doğdu ve saflarındaki bir bölünmenin ardından, Potere Operaio, Lotta Continua ve Centro Carlo Marx. Bu örgütlenmelerde (1975’te PCI ile birleşip onun aşırı sağ kanadı haline gelen Centro Carlo Marx hariç), Leninizm ve kendiliğindenciliğin son derece zararlı bir karışımı vardı.

Bu örgütlenmelerdeki ve PCI’nin soluna oluşmuş diğerlerindeki kriz, Anarşist hareketin genel olarak teori ve politik pratik bakımından Anarşist Komünizmdeki gerçek köklerini yeniden keşfetmedeki yetersizliğiyle birlikte, kitlelerin kendiliğinden davranışını devrimin anahtarı olarak anlayan bir politik aktivist kitlesine yol açtı. Yeni “otonom” hareket, eski Potere Operaio‘nun eski üyelerini, bir dizi neo-Leninist politik örgütlenmenin mültecilerini ve Örgütsel Platform’un fikirlerini inceleyerek Anarşist Komünizmi yeniden keşfetmeye çalışmış, ama (GAAP gibi) hızla Anarşizmin zeminini terk edip Liberter Komünizmin melez dünyasının bir parçası haline gelen çok sayıda Anarşist grubu (Napoli’den Kronstadt Grubu, Roma’daki FCL vb.) çekti.

Bu aşamada, “Liberter Komünizm” terimi artık “Anarşist Komünizm” ile eşanlamlı değildi (1940’lara kadar olduğu gibi) ve yeni bir anlam kazanmıştı. Şimdi, özgül örgütlenmenin, kitle örgütlenmesinin ve ikisi arasındaki ilişkinin rolünün analizinin artık Anarşist Komünist teori ve pratikle örtüşmediği bir teoriyi belirtiyordu. Kapitalizmin en yüksek gelişim aşamasına ulaştığında çöküşünün kaçınılmazlığı, mücadelelerin ekonomik aşamayla ilgili olarak otomatik doğası ve mevcut krizin Sermayenin nihai krizi olduğu görüşü gibi Marksist analiz unsurları tanıtıldı.

Tüm bunları söyledikten sonra, şimdiye kadar yapılan hatalardan kaçınmamız gerektiği açıktır. Çeşitli örgütlenmelerin nasıl adlandırıldığını bir kenara bırakarak, içeriklerini sürekli olarak incelememiz gerekir. Anarşist Komünist analizin mirasıyla bağlantılarımızı sürdürmemiz gerekir. Birlikte, Anarşist Komünistlerin, her bölgesel grubun ortak bir teoriye sıkı sıkıya dayanan bir strateji aracılığıyla mücadelelerde etki yaratmasını sağlayabilecek örgütsel süreçteki çeşitli aşamaları tanımlamalıyız

1 Bu metin 2005 yılında, Epstein Olayları çıkmadan önce yazılmıştır. Okuyucunun Epstein Olayları ve Chomsky Bağlantısının bilincinde okumasını öneriyoruz. (ç.n)

2 4 Eylül 1870 Yılında Bakunincilerin öncülüğünde kurulan Lyon Komünü (Paris Komünü ile aynı zamanda çıkmış II. Lyon Komünü (22 Mart 1871- 1 Mayıs 1871 ile karıştırılmamalı) (ç.n)

3 Soyaçekim (ç.n)

4 Monas (yalnız, tek) kelimesinden gelen felsefe terimi, Leibniz tarafından teorize edilmiştir. (ç.n)

5 Karl Marx’ın doğduğu Trier şehrine atıf yapılmıştır. (ç.n)

6 Etienne Cabet’in 1840 yılında çıkmış ‘’İkarya’ya Yolculuk’’ kitabından etkilenenlerle beraber Cabet, 1848’de Avrupa’dan Teksas’a geçerek bir koloni kurdular ve başarısız olarak dağıldılar.

7 Somatik kelimesi, bedensel demektir. (ç.n)

8 Devletçi sosyalistlerin, tüm herkesi bir kışladaki askerler gibi organize ederek sözde bir eşitlenme sağlaması. (ç.n)

9 Bir grubun, rakiplerini kendi içine alarak elemesi. (ç.n)

10 İki şeyin arasında olan anlamında bir deyim gibi kullanılmıştır. (ç.n)

Kaynak: Anarchist Communists: A Question of Class

Çeviri: Yeryüzü Postası


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir