Wayne Price’ın ABD’nin kuzeydoğusu ile Kanada’nın Quebec ve Toronto bölgelerinde faaliyet göstermiş anarko-komünist örgüt olan NEFAC’ın (Northeastern Federation of Anarcho-Communists) yayın organı The Northeastern Anarchist’te yayımlanmış olan 2002 tarihli yazısı.
Bugün emekçiler arasında, çoğu işçi hâlâ olağan “Amerikan” görüşlerini (kapitalizme destek, iki partili sisteme destek, bir düzeyde ırkçılık, vatanseverlik vb.) sürdürse de, genel bir huzursuzluk ve öfke var. Bu örgütsüz hoşnutsuzluk, sendikaların hiyerarşisinde bir değişikliğe, John Sweeney önderliğinde daha liberal, daha aktif bir bürokrat grubuna doğru bir kaymaya yol açtı. Yeni liderler, üye kaybından endişeli (aidat tabanlarını bile koruyamayan bürokratlar oldukça acınası). ABD içinde ve dışındaki merdiven altı (sweatshop) emeğine karşı çıkmak ve çevreciliği de dahil etmek için üniversite aktivistleriyle (özellikle daha varlıklı kampüslerde) bağlantı kurmayı başardılar.
Ama sendika yetkililerine (sendikaların kendisine değil) ve aynı zamanda kapitalistlere ve Devlete karşı, bilinçli bir işçi radikalleri hareketi gelişecektir. En radikal, en mücadeleci aktivistlerin, daha geniş bir karşı çalışmanın çekirdeği olarak birbirleriyle bağlantı kurması önemlidir. Sendika yetkilileri, en dürüst ve en namuslu olanları bile, işçi örgütlenmeleri içinde kapitalist sınıfın çıkarlarını temsil eden bir kesimdir.
Daha kesin olarak, sendika bürokrasisi işçiler ile kapitalistler arasında denge kurar. İşçiler için bir şeyler elde etmesi gerekir (yoksa işini kaybeder), ama bunun için sınıf çatışmasını sınırlar içinde tutmaya çalışır. Anarşistler sendika yetkililerine sürekli meydan okumalı, eylemlerini aşağıdan eleştirmelidir. Belirli konularda başkalarıyla ellerinden geldiğince birlikte çalışırken, anarşistler aynı zamanda kendi programlarının diğerlerinden farklı olduğunu da açıkça belirtmelidir. Bu program, toplumun tam bir öz-örgütlenmesini savunur. Anarşist militanlar programlarını açıkça ortaya koyarsa, en alt düzeydeki işyeri temsilciliği ya da fabrika komitesi dışında sendika görevlerine nadiren seçilirler. Radikal bir programla yarışan anarşist militan işçiler, en üst düzeydeki reformist sendika patronunu ancak sıradan, geleneksel düşünceli işçilerin tam programlarını ciddiye aldığı çalkantı ve gerginlik dönemlerinde alaşağı edebilir.
Tanınan ve henüz tanınmayan tüm sendikalar için tam bir programın burada ortaya konulması mümkün olmasa da, bazı ilkeler önerilebilir. Bu genel ilkeler arasında mücadelecilik, sendikaların ve işyerinin demokratikleştirilmesi ve dayanışma yer alır.
Mücadelecilik, gerektiğinde sivil itaatsizliğe (yasayı çiğnemeye) hazır olmayı içerir. Tesadüf değildir ki, emeğin en etkili taktiklerinin çoğu ya yasayla yasaklanmıştır ya da mahkemeler tarafından reddedilmiştir. Neredeyse tüm kamu çalışanları için basit grevler bile yasadışıdır ve birçok diğer işçi için sıklıkla mahkeme kararıyla yasaklanır. Bir greve izin verilse bile, bilgilendirme amaçlı grev hattı (piket) izin verilebilir ama grev kırıcıların girmesini önlemek için kitlesel grev hattı yasadışıdır. Mücadele eden bir sendika patronların ürünlerinin boykot edilmesini talep edebilir ama diğer işçileri, ürünleri taşımayı ya da işlemeyi reddetmeye ya da ürünler için gerekli malları getirmeyi reddetmeye örgütlemek yasadışıdır. Bunlar “ikincil” ya da “dayanışma” grevleridir ve diğer patronlara zarar verir (sanki kapitalistler bir grev durumunda birbirlerini desteklemiyormuş gibi). Sözleşme müzakereleri arasında, belirli bir departmandaki yerel şikayetler, mini-grevler ya da fiili grevler yoluyla değil, şikayet tahkimi yoluyla ele alınmalıdır. Grevciler bir fabrikayı grev hattı ile çevreleyebilir ama fabrikayı işgal etmemelidir, çünkü bu sahiplerin özel mülkiyetini ihlal eder. Sanki büyük sanayi sendikaları 1930’larda tam da böyle oturma grevleriyle kurulmamış gibi!
İşyeri işgalleri özellikle etkilidir, çünkü grev kırıcıların içeri getirilmesini önler, makinelerin ya da ofislerin kullanılmasını ya da hatta çıkarılmasını engeller ve kapitalistlerin mekanik mülklerine zarar vermek konusunda isteksiz olmaları nedeniyle şiddeti sınırlar.
Bu yüzden otorite karşıtları, kamu çalışanı grevleri, kitlesel grev hattı, dayanışma grevleri ve özellikle fabrika işgalleri gibi taktikleri teşvik etmelidir. Bunların hiçbiri elbette hafife alınmamalıdır. Devlet ve patronlarla mümkün olan en büyük güç gösterisiyle yüzleşmek için önceden dikkatli bir hazırlık gerektirirler.
Dayanışma grevlerini tartışmak zaten dayanışma meselesini gündeme getiriyor. Bir fabrikadaki, bir sektördeki ya da bir şehirdeki tüm işçilerin bir arada durma isteği, işçi sınıfının en büyük gücüdür. Bu, işçi sınıfının başlıca zayıflığına, yani bölünmelerine, ırksal, cinsiyete dayalı, mesleki vb. , karşı bir dengedir. “Birine yapılan zarar, herkese yapılmış zarardır” işçilerin sloganı haline gelmelidir. İşçiler (işçi olarak) tüm ezilen halkların mücadelelerini de desteklemeli ve her topluluğun desteğini kazanmalıdır. Bu, örneğin Siyah işçilerin ilerlemesi için “süper-kıdem” (potizitif ayrımcılık) desteği de dahil olmak üzere işyeri içindeki tüm ırkçı uygulamalara karşı çıkmayı ve işyeri dışındaki tüm ırkçılığa karşı çıkmayı içerir. Çok uluslu şirketlerle karşı karşıya kalan sendikaların, uluslararası olarak örgütlenmesi ve uluslararası olarak grev yapmaya hazırlıklı olması gerekir.
Özellikle güçlü bir taktik genel grevdir. Bir şehrin (ya da bölgenin) işçilerinin çoğu aynı anda greve giderse, kapitalistler ciddi biçimde zayıflar. İşçiler neyin çalışmaya devam etmesine izin verileceğine karar verebilir (belki itfaiyeciler, sığınaklara gıda ya da acil durumlar için hastaneler. Bu, polis sendikalarını kapsamaz, çünkü polis “kamu çalışanı” olsa da işçi değildir ve işçilere karşı kullanılacaktır. Onların yerini işçi ve topluluk devriyeleri almalıdır!). Mahkeme kararlarını ya da grev yasağı kanunlarını uygulamak, imkânsız olmasa da çok zor olurdu. Toplu taşıma durduğunda, köprüler kaldırıldığında, telefonlar durduğunda ve kamyon teslimatları kesildiğinde, orta sınıf beyaz yakalı çalışanlar örgütlü işçi sınıfıyla uzlaşmaya varırdı. Bilgisayarlar, giriş seviye beyaz yakalıların etkisi ile durabilir, elektrik kesilebilirdi.
İşyeri işgali ve genel grev gibi bu tür mücadeleci ve birleşik taktikler potansiyel olarak devrimcidir. Bunlar, işçilerin yalnızca üretimi etkili bir şekilde durdurmakla kalmayıp, kendi kontrolleri altında yeniden başlatma olasılığını da gündeme getirir. İşgal edilmiş bir fabrikadaki işçiler, insanların ihtiyaç duyduğu faydalı şeyler üreterek onu yeniden çalıştırmaya karar verebilir ama önce fabrikaları için gerekli malzemeleri temin etmek üzere diğer fabrikalarla anlaşma yapmaları, sonra da ürünün dağıtımını düzenlemeleri gerekir. Fabrika işgalleriyle birlikte bir genel grevde, işçiler tüm şehri ya da bölgeyi ekonomik ve siyasi olarak nasıl yöneteceklerine karar verebilir. Bu, bir devrimin başlangıcı olabilir.
Bu nedenlerle, kapitalist sınıf ve Devlet, kitlesel grev hattını, fabrika işgallerini ya da genel grevleri barışçıl bir şekilde kabul etmedi. Polisle, Ulusal Muhafızlarla ve özel şirket polisiyle saldırırdı. Bunların hepsi ABD tarihinde defalarca kullanılmıştır. İşçiler, kendilerini örgütlü ve etkili bir şekilde savunmaya hazırlıklı olmalıdır. Bu, halkçı bir milisin başlangıcı olurdu.
Tüm bunlar demokratik örgütlenme meselesini gündeme getiriyor. Genel grevler ve uluslararası grevler, sendikalarda belirli bir merkezileşme artışını gerektirecektir, bu da artan yerel demokratikleşmeyle dengelenmelidir. Hiçbir grev, dikkatli bir planlama ve örgütlenme olmadan yapılmamalıdır (anlık olarak gerçekleşebilecek fiili sektörel grevler olası bir istisna olabilir). Fabrikaları ve şehirleri potansiyel olarak ele geçirmeyi tartışıyorsak, çok fazla örgütlenmeyi düşünüyoruz demektir. Anarşistler hem sendikaların hem de sanayinin demokratikleşmesini istemelidir.
Anarşistlerin, yukarıdan atama yerine tüm yetkililerin doğrudan seçimiyle, sendika şubelerinin ve ulusal (ya da uluslararası) sendikaların demokratik kontrolünü talep etmesi gerekir. Sendika muhalefetlerinin, en iyi ihtimalle sendikaların iç yayınlarındaki siyasi yaşamdan dışlandığı, en kötü ihtimalle şiddetli bastırmayla karşılaştığı tek parti sisteminin sona ermesini talep etmelidirler. Görevlerin dönüşümlü olmasını (her yıl ya da öyle bir sürede farklı bir başkan, doktorların ya da psikologların meslek örgütlerinde genellikle yapıldığı gibi) talep etmelidirler. Grevler ve hatta müzakereler sırasında, her işyerinde yerel karar alma yetkisine sahip ve konseyler arasında iletişim kuran işçi konseylerinin seçilmesini savunmalıdırlar. Tüm sözleşmeler üyelik tarafından oylanmalıdır. Sendika bürokrasisi bu tür demokratik fikirleri kabul etmezse, işçiler yine de yerel konseyler seçmeye, muhalefet üyelerinin haklarını desteklemeye, yerel yetkilileri seçmeye vb. devam etmelidir.
Sendika bürokratları ve patronlar genellikle, grev yasağı maddeleri içeren, birkaç yıllık uzun sözleşmeler müzakere eder. Sendika daha sonra işyeri koşullarını işçilere dayatmaya hizmet eder. Tüm sözleşmelere karşı tarihsel IWW muhalefetine geri dönmek bir hata olurdu, sözleşmeler işçiler için kazanımları kayıt altına alabilir. Bunun yerine militanlar, yerel koşullar üzerine grev hakkını içeren bir yıllık sözleşmelerde ısrar etmelidir. Patronlar müzakereleri sözleşmenin sona ermesinin ötesine sürüklediğinde, radikal işçiler “Sözleşme yok, iş yok” diye ısrar eder. özleşme müzakereleri, alışılmış işleyen anlaşmalar olarak değil, işçilerin seferber edildiği kampanyalar olarak görülmelidir.
Sendikaların örgütlendiği ya da grev çağrısı yapılan özgül meseleler, her işyerindeki ve her sektördeki koşullara bağlı olacaktır. Sıradan insanların somut ihtiyaçlarından devrimci taleplere kayış için (Troçkist “geçiş programı” ya da Maocu “kitle çizgisi” gibi) sihirli bir formül yoktur. Yalnızca bu konuda çalışmaya devam etmeliyiz.
Elbette anarşistler daha yüksek ücretlerden, daha iyi yan haklardan ve daha kısa çalışma saatlerinden yana olmalıdır. İlke olarak, kayan bir ücret ve çalışma saati ölçeği talep ederler. Yani, enflasyon arttıkça ücretler de otomatik olarak artmalıdır. Ayrıca, işsizlik arttıkça çalışma saatleri, ücret kaybı olmadan azalmalıdır. Bu, ilke olarak, sosyalist bir ekonominin temelidir: gerekli iş miktarını mevcut işçi sayısına bölmek. Bu, tüm topluma, devlet dahil, işsizler için kamu işleri konusunda bir taleptir.
Ama otorite karşıtları, işçi kontrolünü ima eden talepleri de gündeme getirmelidir: çalışma koşulları ve yaşam kalitesi hakkında talepler. Bu talepler, yönetimin çalışanlarının çalışma yaşamı hakkında canının istediği gibi karar verme hakkına meydan okur. İnsanların nasıl çalışmaya zorlandığı ve nasıl farklı, daha insani bir şekilde çalışabilecekleri sorusunu gündeme getirirler. Meseleler arasında montaj hattı hızı, atölye zemininde sağlık ve güvenlik, tuvalet molaları, yakın amir sayısı ve hatta daha iyi ürünler (daha güvenli, daha uzun ömürlü, daha az kirletici, daha ucuz) talepleri yer alır. Barış hareketi, silah üreticileriyle ve onların sendikalarıyla barış zamanı üretimine geçiş planlamak için çalışmayı önerdi. Bu genelleştirilebilir; sendikalar barış zamanı, kirletmeyen, “sanayi sonrası” bir ekonomiye geçiş planlamak için kamu gruplarıyla çalışabilir.
“Profesyonellerin” (öğretmenler, hemşireler ya da kütüphaneciler) sendikaları bu bakımdan çoğu mavi yakalı işçinin tam tersidir. Mavi yakalılar ücretleri müzakere etmenin doğru olduğunu hisseder, ama genellikle çalışma koşullarının “yönetimin ayrıcalığı” olduğunu kabul eder. Ama “profesyoneller” çoğu zaman daha yüksek ücret talep etmekten rahatsızlık duyar, yine de “çalışma koşulları” (daha küçük sınıf mevcudu, ders kitapları üzerinde kontrol, daha iyi bir hemşire-hasta oranı vb.) üzerinde daha fazla kontrol talep etmenin doğru olduğunu hisseder. Amerikan Öğretmenler Federasyonu’nun sloganını düşünün: “Öğretmenler öğrencilerin ihtiyaç duyduğunu talep eder.” Neden “Çelik işçileri toplumun ihtiyaç duyduğunu talep eder” olmasın?
Sanayinin işçi kontrolü talebi, yönetimin çeşitli “eşitlik çemberi” ya da “takım” yaklaşımlarını onaylamak anlamına gelmez. Bunlar, işçilerin ve yönetimin “birlikte çalışması” için yöntemlerdir. İşçiler ve patronlar arasında bir çıkar çatışması olduğunu reddederler. Aktivistler, diğer işçilere bunların sömürülerini artırmak için araçlar olduğunu göstermek amacıyla bu “takımlara” katılmalıdır.
Bunun yerine, kolektif sözleşmeyi savunabiliriz. Kapitalistlerin bireyleri işe almak yerine, belki bir sendika işe alım salonu aracılığıyla bir “ekip” ya da grup işe alır. Patronlar sermayeyi, makineleri ve hammaddeyi, ayrıca üretilecek belirli sayıda araba ya da parça hedefini sağlar. İşçiler görevleri kendi aralarında bölüştürür ve çalışma programlarını belirler. Grup, teknik uzmanları içerebilir, ya da uzmanlar (patronlar değil) yönetim tarafından sağlanabilir. İşçiler “amirlerini” (koordinatörlerini) seçer ve kendilerini disipline eder. “Takım” yaklaşımlarının aksine, atölye zemininde yönetim amirleri yoktur. Son olarak, kapitalistler gruba toplu bir meblağ öder ve işçiler bu ödemeyi kararlaştırdıkları herhangi bir ölçeğe göre kendi aralarında bölüştürür.
Bu tür yöntemler aslında zaman zaman kullanılmıştır (örneğin İngiltere’nin Coventry kentindeki otomobil işçileri arasında) ve bunun unsurları, sendika işe alım salonu gibi, ABD’de de kullanılmıştır. Teoride kapitalizmle uyumsuz değildir ve verimliliği artırırdı, ama kapitalistlerin bunu geniş ölçüde benimsemesini hayal etmek zordur. Kolektif sözleşme, kapitalist yönetimin gereksiz rolünü doğrudan açığa çıkarır. Onlara kim ihtiyaç duyar? Tam da bu nedenle, anarşist işçiler bu fikri duyurmalı ve bu yönde adımlar talep etmelidir (ustabaşıların ya da taban güvenlik komitesinin seçimi, fabrikaların konumu, fabrikaları açma ya da kapatma kararları, ürünlerin türü ya da fiyatı gibi).
Anarşistlerin Devlete talepler yöneltmesi gerekip gerekmediği konusunda sorular ortaya çıkar. Anarşistler, kapitalizmin sorunlarının çözümünün kapitalist Devletin ekonomiyi ele geçirmesi olduğuna inanmaz ve tarih bu görüşü desteklemiştir. Peki ya sendikalar işsizler için kamu işleri ya da belirli sektörlerin (Tennessee Vadisi İdaresi ya da İngiliz kömür sanayii gibi) kamu mülkiyeti için kampanya yürütürse? Son yıllarda “özelleştirme” üzerine süregelen bir mücadele var. Sağ kanat, okullar, ulaşım, temizlik, bakım, posta hizmetleri gibi hükümet tarafından yürütülen hizmetleri satmayı (özelleştirömeyi) savunmuştur. Bu, “verimliliği” artırmanın yolları olarak sunuluyor. Okulda ders vermenin ya da sokakları temizlemenin sihirli bir alternatif yolu olmadığından, özel firmanın daha “verimli” olabilmesinin tek yolu işçilerin ücretlerini kesmek ve iş yüklerini artırmaktır.
Anarşistler özelleştirmeye karşı çıkmalı ve Devletten talepler yöneltmelidir. Devlet, toplumu temsil ettiğini iddia eder. İnsanlar, iddiasının gereğini yerine getirmesini talep etmelidir. Bunu yapamayacağından, ne olduğu açığa çıkacaktır: baskıcı bir azınlığın, kapitalist sınıfın ve diğer baskıcıların bürokratik-askeri ajanı. Anarşistler, işçilerin Devlete güvenmemesi gerektiğini ve nedenini söylemeli, ama özelleştirmeye karşı hareketi, toplumun ve işçi haklarının savunulması için bir mücadele olarak desteklemelidir.
ABD’deki çoğu işçi, mantıklı olabileceği alanlarda bile yeni sektörlerin hükümet tarafından ele geçirilmesi önerilerini desteklemez. Kamu mülkiyetinin verimsiz olduğu argümanı, ABD’li işçiler tarafından büyük ölçüde kabul edilir. Ama zengin ve güçlülerden sanayiyi alıp (mülksüzleştirme yoluyla), işçiler ve yerel topluluklar tarafından demokratik olarak yönetilmesi fikrini kabul edebilirler. Başarısız olan yerel sanayilerin sendikalar, yerel çalışanlar ya da yerel topluluklar tarafından ele geçirildiği ya da ele geçirilmeye çalışıldığı bir dizi örnek olmuştur. Bu çabalar, millileştirme çağrılarının aksine, genellikle çok fazla kamu desteği almıştır.
Mümkün olan her yerde anarşistler, Devlet dışı programları gündeme getirmelidir. Örneğin, genellikle hükümet tarafından işletilen sağlık (“toplumsallaştırılmış tıp”) olarak yorumlanan “tek ödeyicili” sağlık hizmeti programlarını desteklemek doğrudur. Ama anarşistler, ulusal bir sağlık tüketici kooperatifleri federasyonu tarafından (belki devlet sübvansiyonlarıyla) yürütülen sağlık hizmeti çağrısı yapabilir. Yerel sağlık merkezleri, hastalar (herkes) ve tıbbi personel tarafından demokratik olarak yönetilebilir.
Devlet meselesi, sendika demokrasisi düşünülürken de ortaya çıkar. Tamamen kökleşmiş bir sendika bürokrasisiyle karşı karşıya kalan liberal muhalifler, demokratik hakları uygulatmaya çalışmak için sık sık mahkemelere ya da hükümet kurumlarına başvurmuştur. Genel olarak bu girişimler hiçbir yere varmamıştır. Hükümet, yerleşik sendika yetkililerine karşı müdahale etmeyi sevmez ve müdahale ettiğinde, o kadar taraflı davranır ve o kadar buzul hızında ilerler ki, çok az şey elde edilir.
Ancak, demokrasi eksikliğinin öylesine olağanüstü olduğu ve siyasi iklimin uygun olduğu örnekler olmuştur ki, Devlet demokratikleşmeyi artırmak için sendika mücadelelerine müdahale etmiştir. Bilinen bir örnek, 1972’de United Mine Workers’a müdahale ettiğinde yaşandı. Görevdeki başkan Tony Boyle, 1969 seçimlerinden hemen sonra rakibini, aile üyeleriyle birlikte öldürtmüştü. Hükümetin sendika seçimini denetlemesi sonucunda, reform grubu Miners for Democracy’nin lideri Arnold Miller başkan oldu.
Benzer şekilde, 1990’larda hükümet, Teamsters’ın sendika yetkililerine karşı haraç toplama suçlamaları yöneltti ve seçimleri denetlemeye karar verdi. Dürüst bir reformcu olan Ron Carey, Teamsters for a Democratic Union reform grubunun desteğiyle seçildi.
Devletin sendikalara müdahalesini talep etmek ya da desteklemek bir hatadır. Görünürdeki avantajlarına rağmen, bu, egemen sınıfın bir ajanının işçi örgütlenmeleri hakkında iç kararlar almasına izin vermek anlamına gelir. Sendika bürokrasisi de kapitalist sınıfın ve Devletin bir ajanıdır, ama sendika, işçiler tarafından hâlâ “sahiplenilen” birkaç örgütlenmeden biridir. Amaçları, Devlet müdahalesini artırmak değil, bürokrasiden kurtulmak olmalıdır. Reformist iş hukuku avukatlarına güvenmek yerine, bürokrasiyle mücadele etmek için taban örgütlenmeleri kurulmalıdır.
Devlet müdahale ederse, anarşistlerin sendika reformcularıyla nasıl ilişki kuracaklarına karar vermeleri gerekir. Reformcuların Devlet müdahalesini kullanmaya istekli olması bir meseledir, ama tek mesele değildir (görevdeki bürokrasinin de kapitalistlerin bir ajanı olduğu düşünüldüğünde). Genellikle, sendikayı açmak ve daha fazla mücadelecilik ve demokrasiye yer açmak için muhalifleri destekleyebiliriz, ki bu, az önce bahsedilen madenciler ve Teamsters seçimlerinde yapılmış olması gerekirdi. Ama anarşistler, reformcuların programının sınırlılıkları konusunda (Devlete verdiği destek de dahil olmak üzere, diğer sınırlılıklarının yanı sıra) uyarmalıdır.
Devlete güvenmenin tehlikesi, Teamsters Sendikası’nda gösterildi. Carey’nin seçilmesine yardımcı olduktan sonra, seçimlerin hükümet denetçisi, muhtemelen en popüler aday olmasına rağmen, onun bir sonraki ulusal seçimde adaylığını yasakladı. Bahane, yeniden seçilmesine yardımcı olmak için bazı finansal hileler kullanmasıydı, hoş olmayan ama sendikalarda alışılmadık olmayan bir şey. Bu, muhafazakâr bürokrasinin adayı James Hoffa Jr.’ın seçilmesini garantiledi. Devletin bir elle verdiğini, aynı elle geri alabileceği görüldü.
Sonuç olarak, başlangıçlarından itibaren sendikaların iki potansiyel yönü olmuştur. Biri, işçi sınıfının bir azınlığını kapitalist sistem içine entegre etmektir. Bu, işçilerin mücadelelerinden geçinen ve toplumsal istikrarı korumak için egemen sınıfla işbirliği yapan ağır bir bürokratik kesim inşa etmektir. Karşılığında, baskıcı bir toplumun sınırları içinde bile olsa, üyeler için belirli bir miktar daha iyi iş güvencesi ve daha iyi bir yaşam standardı elde ederler. Ancak patronlar, bu işçi sendikalarını en iyi ihtimalle, zamanlar zorlaştığında ezilecek gerekli kötülükler olarak görür. İşçilerin kazanımları, mümkün olduğunda geri püskürtülmelidir. Sendikaların tam da böylesi saldırılara maruz kaldığını, tekrar tekrar yenilgiye uğradıklarını şimdi görüyoruz.
Öte yandan sendikalar, işçi sınıfının öz-örgütlenmesinin örnekleri olarak da görülebilir. Potansiyel olarak işçilerin güçlü silahlarıdır. Anarşizmden ya da Marksizmden tek bir kelime bile okumamış işçiler için bile sendikaların siyasi anlamları vardır. Sendikaların oluşumu, kapitalistlerin ve işçilerin farklı ve çatışan çıkarlara sahip olduğunu ima eder. Varlıkları, bireylerin bunu tek başlarına, patronla kişisel anlaşmalar yaparak yapamayacaklarını, birlikte işbirliği yapmaları, dayanışma içinde durmaları gerektiğini ima eder. Sendikalar kesinlikle halkçı direnişin tek biçimi değildir. Kaçınılmaz olarak devrimci de değillerdir. Ama Kuzey Amerika devriminde büyük bir rol oynayacaklardır. Ve eğer oynamazlarsa, devrim de olmayacaktır.
Kaynak: An Anarchist Program For Labor
Çeviri: Yeryüzü Postası


Bir yanıt yazın