Anasayfa / Arşiv / İnşaat-İş’le röportaj: İnşaat işçisi örgütlü değildir ama kavga etmeyi çok iyi bilir – Servet Düşmanı

İnşaat-İş’le röportaj: İnşaat işçisi örgütlü değildir ama kavga etmeyi çok iyi bilir – Servet Düşmanı

İnşaat İşçileri Sendikası’nın (İnşaat İş) o dönemki başkanı Mustafa Adnan Akyol ve sendikanın örgütlenme sorumlusu olan, 10 Ekim Katliamı’nda yaşamını yitiren Serdar Ben ile gerçekleştirilen röportaj Servet Düşmanı internet sitesinde 15 Eylül 2014 tarihinde yayınlanmıştır.

Torun Tower’da 10 işçinin hayatını kaybetmesinden sonra herkesin gündemine girse de inşaat, uzun yıllardır en fazla iş cinayetlerinin yaşandığı sektör. Türkiye ekonomisinde kilit konumda olan inşaat sektöründe iki buçuk milyon işçi çok ağır şartlarda ve her gün ölümle burun buruna çalışıyor. Yıllardır inşaat işçilerinin örgütlenmesi için mücadele eden ve Ağustos ayında resmi kuruluşu gerçekleşen İnşaat İşçileri Sendikası’nın (İnşaat İş) başkanı Mustafa Adnan Akyol, yine sendikanın örgütlenme sorumlusu Serdar Ben ile sektördeki iş cinayetleri, yaşanılan sorunlar ve mücadeleleri üzerine konuştuk. 

SD: Torun Tower’daki iş cinayeti ile başlayalım? Gözlemleriniz Nedir? Ne tür eksiklikler vardı?

Mustafa Adnan Akyol: Neden olduğu çok açık. Zaten bugün her tarafta da söylendi. Bir kere, düşen asansörün, komple her şeyi eksikti. Kilit sisteminden, paraşüt sistemine hepsi eksikti. Bunu işçiler söyledi. O asansörü kimsenin görme şansı yoktu. Çünkü asansör diye bir şey kalmamıştı düştüğünde. Ama bu olaydan bir sefer önce de sallanmış, aşağı indiğinde işçiler “Bunda bir sıkıntı var. Şey yapmayalım.” deyince oradakiler “Bir şey olmaz” diye bindirmiş. Hatta iki üç tane işçi arkadaşımız da “Biz binmiyoruz.” deyip binmemiş. Eğer onlar da binseydi, ölü sayısı çok daha fazla olurdu. Asansörün uzun süredir bakımları yapılmıyormuş ve sadece onun değil oradaki dört asansörün hiçbirinin bakımı uzun süredir yapılmamış.

SD: Buradaki ilk iş cinayeti de değil? Bugüne kadar niye önlemler alınmamış?

Mustafa: Evet ama bu sadece Torunlar’a ait bir şey değil. Bugün Torunlar’daki bu asansör düştü. Ama 15 dakika sonra, bir saat sonra, üç gün sonra herhangi bir şantiyede herhangi bir asansör de düşebilir. Çünkü bütün şantiyelerde, istisnasız sorun var. Biz Torunlar’dan önce beraber bir firmada çalışıyorduk. Orada da alimak dediğimiz asansör, dışarıdan raylı sistemle çalışan vardı. O asansörleri kullanması gerekenler aslında, bu asansörle ilgili bilgisi, deneyimi olan, uzman kişilerin olması lazım ama şantiyelerde, o anda, düz işçilerden kim boşsa alimakı ona kullandırırlar. Bunun sistemi çok daha değişiktir. Yani sizin apartmanınızdaki asansör gibi, 3. kata gidecekseniz 3 numaralı düğmeye bastığınızda, 3 numaraya gelince durmaz. Onda iki tane düğme vardır. Bir aşağı ve bir yukarı düğmesi. Yukarı çıkacağınız zaman, o düğmeye basarsınız, kata geldiğinizde o düğmeyi bıraktığınız zaman durur. Yani siz onu bırakmazsanız en üste kadar çıkar, ondan sonra da aşağı uçar. Üstten düşmesini engelleyen switch denen çubuk gibi bir şey, ona değdiği zaman bütün elektriği keser ve asansör stop eder. İşte burada bu switch bozuk olduğu için kesmiyor, asansör yukarıdan boşa çıkıp düşüyor.

SD: Dediğiniz gibi bu sadece Torunlar’la yada asansör kazasıyla ilgili de değil. İnşaat çok uzun zamandır en fazla iş cinayetinin yaşandığı sektör. Bir yandan da Türkiye ekonomisinde inşaat sektörünün kilit bir konumu var. Bu iki durum arasında siz nasıl bir bağlantı kuruyorsunuz?

Mustafa: Tabi bununla bağ var. Bir kere taşeronlaşmanın getirdiği, hem de bu AVM’lerin, büyük binaların hızla bitirilmek istenmesinden dolayı işçinin sağlığı güvenliği ile ilgili hiçbir şey yapılmıyor, umarlarında bile değil. Bütün mesele o şantiyeye bir an önce başlayıp, bir an önce bitirip, bir an önce satıp başka bir şantiyeye başlamak. TOKİ vasıtasıyla arsa dağıtıyorlar artık inşaatlar yapılsın diye, teşvikler veriyorlar. Müşteri bile buluyorlar. Yabancıya mülk satışı kanunu çıkardılar. Bunları bir an önce yapmak zorundalar çünkü arsalar bitiyor, satış bitiyor. Ben size başka bir örnek vereyim. Eyfel kulesi yapılıyor 1912’de. 3500 kişi çalışıyor. Şimdiki teknolojinin onda biri bile yok. Vinç yok, bilmem ne yok, malzeme çekmek için. Halatlarla çekiliyor. Bir tane işçi ölmüyor.

Serdar Ben: Zaten Türkiye’deki inşaat sektörünün yükselişiyle beraber, paralel biçimde ölümlerin de yükseldiğini görüyoruz. Torunlarda yaşanan iş kazası bunun somut örneği. Bu mesai bitiminden sonra gerçekleşen bir kazadır. Burada alimak bozuktu ama başka biçimde de olabilirdi. İşçiler yorgun, dikkatsiz, elektrik kablosuna da takılabilir, yukarıdan aşağı da düşebilir.

SD: İnşaat klasik sendikal anlayışla örgütlenmenin neredeyse imkansız olduğu bir iş kolu. Bir inşaat en fazla 3-4 sene sürüyor ve o iş yerinde sendikanızın yetki kazanması, toplu iş sözleşmesi imzalaması çok da mümkün gözükmüyor. Diğer yandan zaten inşaat işçilerinin önemli bir bölümü memleketlerinden mevsimlik gelen, geçici çalışan işçiler. Peki siz nasıl bir sendikal mücadele anlayışı ön görüyorsunuz?

Serdar: Resmi rakamlara göre iki buçuk milyon inşaat işçisi var. Gerçek rakam daha yüksek. Doğal olarak geçici de olsa onlar yaşamını, işgücünü inşaatta çalışarak sürdürmek zorundalar. Şu an Türkiye işçi sınıfının güvenceli kesimine dayatılan esnek çalışma, kuralsız çalışma, taşeronlaşma, inşaat sektöründe kalıcılaşmış, sistematik hale dönmüş uygulamalar. Doğalında da bizim gerçek anlamda sendikacılık yapmamızın da zeminini sunuyor. Bizim klasik sendikacılık yapma şansımız yok. Sigorta yok, toplu sözleşme hakkı yok, işin sürekliliği yok. Bu yüzden inşaat sektöründe sendikacılık yapabilmemizin tek yolu, inşaat işçilerine dayatılan uygulamaların tümünü ortadan kaldırmaya çalışmak. Biz daha kökten bir savaş yürütmek zorundayız. Dolayısıyla adımız sendika da biz sendika değiliz. Biz sokak hareketiyiz. İnşaat işçilerinin örgütlenme hareketiyiz. Bu örgütlenme hareketi güvenceli işi, düzenli çalışmayı da kazanacak, sendika hakkını da kazanacak. Diğer türlüsü mümkün değil. En fazla küçük grup sözleşmeleri yapabiliriz. Bu da zaten sendikalı olmadan da takım sözleşmesi biçiminde yapabileceğin bir uygulama. O yüzden bizim sendikalı olabilmemiz için esnekliğe, taşeronlaşmaya, kuralsızlığa, köleleşmeye karşı bir mücadele yürütmek zorundayız. Sendikalaşma sürecimiz bu yolu tüketmek zorunda. İlk derneklerin kurulması, ilk sendikaların kurulması sürecini inşaat sektöründe kurulmak istenen bir sendika yaşamak zorunda. Şu an her şeyi, fiili anlamda sokakta yapıyoruz. Bir sendika değiliz ama AK Partili Esenyurt Belediye başkanından işçilerin haklarını alabiliyoruz. Zorlu’dan da aynı biçimde alabiliyoruz.

SD: Peki bu örneklerde, Zorlu’da, Esenyurt’ta ne oldu? Nasıl gelişti süreç?

Serdar: Bizim orada üyemiz yok ama oradaki işçi arkadaşlar çağırdılar bizi, ne yapabileceklerini sordular. Biz de 34. maddeye göre ücretlerinin ödenmemesinden kaynaklı 20 gün sonra iş durdurma hakları olduğunu söyleyip, iş durdurmaya yönelttik. Doğalında biz de işçilerin temsilcisi olduk. Dört gün sürdü bu. Zorlu öyle bir sözleşme yapmış ki işçi arkadaşlarla; fazla çalışılan mesai süresini normal maaş gibi göstermiş. Yani kanuna göre uyguladığında, bizim hiçbir hakkımız yokken bile bunları fiilen tazminata, ihbara yansıttık. Orada fiili gücümüzü kullanarak yaptık. Yine 1İstanbul projesinde 7 gün süren bir işgal oldu. Orada da fiili gücümüzü kullanarak yaptık. Şu ana kadar yaptığımız her iş fiiliyatla yürüdü.

SD: Temapark’ta yaşanan süreci anlatır mısınız? 3000 kadar işçi iş bıraktı, TEM’i trafiğe kapattı ve hızla sonuç alındı. Temapark sürecinde sizin etkiniz ne oldu?

Serdar: Biz sadece işçilerin ekonomik talepleriyle ilgili mücadele etmiyoruz. Orada çalışan bir arkadaşımız Bursa’da daha önce Kürt olduğu için saldırıya uğramıştı. Başkan da zaten 38 yıldır inşaat işçisi, daha öncesinden de tanıyor o arkadaşı. O arkadaş başkana ulaştı. Biz de çeşitli biçimlerde devreye girerek, o saldırıyı püskürttük. Kurumları aradık, oraya destek gönderdik. Böyle bir müdahalemiz olmuştu ve diyaloğumuz sürüyordu. O arkadaş Temapark’ta çalışıyordu. Onlar bize ulaştılar. Aynı zamanda işverenle görüşmeye giren temsilci arkadaşlardan biri. Yaşamın tümüne yönelik bir müdahale çabamız olduğu için buradan da kendimize kanallar açıyoruz. Temapark’a da öyle bir müdahalemiz oldu açıkçası.

SD:  Kürt işçilere yönelik saldırılar yaşanıyor mu sık sıkı? Bir gerilim var mı?

Mustafa: Gerilim aslında yok ama yaratılıyor. Ben 30 senedir şantiyelerdeyim. Bizim kendi aramızda çok sıkıntı yok. Ufak tefek böyle şeyler çıkmıyor değil fakat genellememek lazım. Bundan bir on sene öncesine kadar gerçek anlamda böyle bir sorun vardı. Ben size “Kürt’e iş vermem” diyen firmalar gösterebilirim. Şu anda bile var.

SD: Suriye’den gelenler göçmenlerle ilgili şantiyelere yansıyan bir gerginlik var mı? Mesela Temapark eyleminde de “Mülteci değiliz biz” diye bir döviz göze çarpmıştı. Suriye’den veya farklı yerlerden gelen göçmenlere yaklaşım nedir?

Mustafa: O var işte. Sadece Suriyeliler değil daha önceden Türkmenler ve Özbekler geliyordu. Daha çok Yap-Sat şantiyesi dediğimiz küçük şantiyelerde, denetimin tamamen sıfır olduğu beş on katlı yerlerde, mahalle aralarının çoğunda çalışırlar. Çok ucuza çalıştırırlar ve çok gerilim var. Patlamıyorsa bile, ki yer yer patlıyor da, çok sıkıntı çeken, mülteci demeyelim gurbetçi diyelim onlara, böyle çok arkadaşımız var. İşçilerden gördüğü tepkiden daha korkuncu patronların onları ezmesi. Kaç kişi lazımsa Suriyeli, Özbek, Türkmen veya Azeri’yi şantiyede çalıştırıyorlar. Buraya üç aylık vize ile geliyorlar, çalışma izinleri yok. Çoğu da geçirir vizesini. Bunların maaşını hiç tam vermez. Ufak ufak harçlıklar verir. Şantiyede de kaldırmaz onları, bir ev tutar, çok bir zararı yoktur onun için, ev dediğimiz de ahır gibi bir yerdir. İş bitmek üzereyken üç beş gün kaldığında yattıkları yeri kaçak göçmenler var diye polise ihbar eder. Şikayeti de içiyorlar, gürültü yapıyorlar diye yapar. Onları yakalattırır, onlar sınır dışı edilir. Beş ay bedava çalıştırmış olur yani.

SD: İşçiler arasında gerginlik oldu mu?

Mustafa: Çok rastladım. Kavga edenler oluyor. Düşük ücretten dolayı ve her işi yapmalarından dolayı. Mesela asansör arızalıysa Türk işçi sırtında taşımaz kolay kolay. Ama onlar taşır. Mecburdur, başka şansı yok. Benim oturduğum yerde bunlardan dolayı dört beş kere saldırıldığını biliyorum.

SD: Buna ilişkin bir yaklaşımınız, göçmenlerin de örgütlenmesi için çabanız var mı?

Mustafa: Çok olmuyor. Türk işçiler zaten yeni yeni duymaya başladı bizi. Ama bir tane örneğimiz var. Sakarya’da Türkler’le beraber Suriyeli işçi arkadaşların da ücretlerini ödememişlerdi. Gittik Suriyeli işçi arkadaşların da ücret ve tazminatlarını aldık direniş sonucu. Ama bizi bilmiyorlar. Bilse de geleceğini sanmıyorum çünkü patrondan çok korkuyorlar. Sadece patrondan da değil, polisten, her şeyden korkuyorlar, kaçak çünkü. Orası zor. Mahallede de konuştuğumuz halde bir sıkıntıları olduğunda gelmeleri için, gelmediler.

SD: Temapark’a dönelim. Bunun tam Torun Tower’daki iş cinayetinin ardından gelmiş olması rastlantı mı? Bu bir anda ortaya çıkan bir öfke patlaması mı? İşçilerin daha önce kendi içinde bir örgütlülüğü var mıydı?

Mustafa: Aslında şimdi şimdi duyuluyor ama inşaatlarda bu çok sık yaşanır. İnşaatlarda ölümlerin artmasıyla ve bizim sürdürdüğümüz, dernek süreci ve sendika sürecinden sonra inşaatlardaki bu olaylar biraz da duyulmaya başladı. İnşaat işçisi normal şartlarda örgütlü değildir ama kavga etmeyi çok iyi bilir. Kendiliğinden böyle gelişen çok daha fazla olay vardır geçmişte. İşçi çıkar gerekirse yakar da orayı. Mermerciyse, yaptığı mermerleri kırar gider ama bu eylem biçimine bizimle beraber döndü açıkçası. Ondan önce öbür türlü işliyordu. Balyozu aldı mı, kralını tanımaz amiyane tabirle. Bizle birlikte, bizimle diyaloğu olan işçilerin olduğu yerlerde patlamaya başladı ve bu şekilde, eylem süreciyle patlıyor. Burada da bizim biraz etkimiz olduğuna inanıyoruz.

SD: Temapark’taki mücadelenin gerek Temapark’ta çalışanlar gerek tüm inşaat işçileri açısından etkisi ne olur ileriye yönelik?

Serdar: Biz inşaat işçileri olarak haklarımız için mücadele yöntemlerini yeni öğreniyoruz açıkçası. Temapark’ta olan, ücretlerin ödenmemesi veya yemeklerin kötü olması gibi, var olması gereken en temel haklara yönelik bir şeydi. İleriye dönük, ciddi bir kazanım değil. Bunların kazanıldığını ve şantiyenin bunları uygulamaya başladığını öğrendik. Bunları geçtikten sonra güvenceli iş gibi taleplere geçebiliriz. Ancak Temapark şaşırtıcı değil. Bundan sonra da yaşanacak. Türkiye’deki inşaat sektörü sadece krediyle şişmiş durumda. Sıcak parada yaşanacak ciddi bir kesinti durumunda, ki bu önümüzdeki dönemde mutlaka yaşanacak, inşaat sektörü daha ciddi krizlere gebe. Bu, Temapark gibi örnekleri sık sık yaşayacağımız anlamına geliyor. Zaten konut fazlası veriyor bu sektör.

SD: Taşeron konusuna girelim. Taşeron sistemi nasıl işliyor inşaatta? Bir inşaatta kaç taşeron şirket oluyor? Her bir taşeronda kaç kişi çalışıyor?

Mustafa: Kamu sektörü veya özel sektördeki diğer alanlardaki taşeronlaşmanın çok daha hunharcası inşaatta var. Bir inşaatta bir sürü dal vardır, fayans, mermer, sıva, alçı, beton gibi. Hepsinin ekibi ayrıdır. Tek bir dalda bile altı ayrı taşeron bulabilirsiniz. Taşeronun taşeronunun taşeronunu bulabilirsiniz. En altta taşeronda çalışan bir işçi bazen hangi şirkette çalıştığını bilemez. Sadece o taşeronu tanır, ki o taşeronun resmiyeti de yok.

Serdar: Bir örnek vereyim, beni Ankara-Polatlı’da çalışan Samsun’lu bir işçi aradı, ücretini alamamış. Firmaya müdahale edebilmek için ana firmanın, taşeron firmanın bilgileri gerekiyor. Bilmiyor.

Mustafa: Şantiyede şöyle olur. Bir Ahmet abisi, Mehmet abisi vardır, firma ona “bana beş tane işçi lazım” diye söylemiştir. Maaşını kimden aldığını bile bilmeden işe başlayıp işini bitirenler var. İşçi o Ahmet abisini tanır. Maaşı ondan gelirse gelir gelmezse gelmez. Ahmet abisi ortadan kaybolduğu anda sahipsiz kalır. İnşaat işçisi yasaları da bilmediğinden ki çoğunu biz öğrettik ana firmanın sorumlu olduğunu vs. taşeron firma parayı alıp kaçmıştır mesela. İşçi yasal olarak hakkı olduğu halde o firmanın üzerine gitmez. Gittiğinde bile üstündeki “bana mı çalıştın kardeşim, Ahmet abine çalıştın git ondan iste” der.

SD: Buradan başka bir konuya geçelim. 3. köprü ve 3. Havalimanı’na dair de tepkiler oluşuyor. Haydarpaşa Garı’nda düşünülen projeler var. İstanbul’un her yanı aslında şantiye alanına dönüştürülüyor. Bir yandan buralarda iş cinayetleri yaşanıyor ve inşaat işçilerinin bir mücadelesi var sizin yürüttüğünüz. Bu mücadelelerin bir şekilde yan yana gelmesi, ortak bir mücadele sürdürülmesi mümkün mü sizce?

Mustafa: Bizim sendika olarak söyleyecek çok şeyimiz var. Tabi ki biz diğer mücadeleleri destekliyoruz ama bizim şu anda bunlarla ilgili söyleyecek çok sözümüz olmasına rağmen buna harcayacak vaktimiz yok. İnşaat sektörü işçi sınıfı açısından çok kötü bir halde.

Serdar: Sınıf bilincinin olmadığı bir sektörden bahsediyoruz. Çevre katliamı için işçilerle bir şeyler yapabilmek şu an için gerçekten bir hayal. Yani şunu diyeceğiz emeğini satma, aç kal, 3. havalimanını yapma, boğaz köprüsünde çalışma. Bu, örgütlü, sınıf bilinçli bir profil yaratabildiğimiz süreçte çözebileceğimiz bir problem. Aksi takdirde sadece söylemde dile getirebiliriz. Bu işlerle uğraşan arkadaşların, tüzüğüne kadın kotası koyunca, çevre sorununu ekleyince sorunlar çözülüyormuş gibi bir yaklaşımı oluyor. Biz tüzük oluştururken kadın kotası koymadık, buna karşı olduğumuzdan değil ama bir realitesi yok. Kendi kendimize solculuk oynamamızın anlamı yok. Biz bu konuya da böyle bakıyoruz. Almanya’dan konuklar geldiğinde Kuzey ormanlarını dolaşmaya gittik. Oralardaki katliamları gördük. Buna karşıyız ama gerçek anlamda bir şeyler yapılması için bizim sınıf bilincini oluşturmamız lazım. Örneğin her yıl inşaatta iki tane Soma oluyor ama biz daha buna karşı doğru düzgün bir şey yapamıyoruz. İnsanın yüreği sızlıyor. Aklı almıyor. Ben buna karşı somut bir şey üretemediğimde adama elindeki kazmayı bırak, ormanları kesme deme şansım yok.

Mustafa: Ben inşaat işçisi olduğum için empati kurabiliyorum. Ben şimdi işçiye gitsem desem kentsel dönüşüm var mahalleyi yıkacaklar yerine bina yapacaklar desem “Allah razı olsun” der. Daha çok insan ölecek desem kendisine kondurmaz iş alanı olarak görür. Sen sınıf bilincini yerleştirememişsen solculuk, devrimcilik olsun diye yapmanın bir mantığı yok. Önce sınıfımızı bilmeliyiz, kimleri örgütleyeceğimizi bilmeliyiz. Ondan sonra ne söyleyebileceğimizi bilmeliyiz. Örgütlenmede doğru yöntemler içinde bulunduğun toplumun nabzını ve kendi yapabileceklerini bilmekle alakalı. Ben yarın devrim yapacağım demenin hiçbir mantığı yok. Yani karşı olmak güzel; Çarşı gibi her şeye karşıyız solcular olarak. Eyvallah ama bir de gerçekliğimiz var yani. Karşı olmak yetmiyor.

Serdar: Şöyle bir düzeltme yapayım mı? Bizim gene de kentsel dönüşüm mücadelesi ile inşaat işçilerinin mücadelesini birleştirmek gibi bir hedefimiz var. Ama bunun mücadelemiz içinde öncelikli bir yer tutmadığını anlatmaya çalışıyoruz.

SD: Yatırımlar 3. havalimanı yerine işçilerin konutlarına yapılsın gibi bir politik düzeyle çıkılsa belki başlanabilir.

Mustafa: Biz zaten sendikadaki arkadaşlarla sürekli söylüyoruz. Yani ben dün verdiğim bir röportajda Başbakanlık Köşkü’nü yapacağına, 3. köprüyü yapacağına, Havalimanı yapacağına ya da 1 Mayıs’ta benim karşıma 30.000 polis dikeceğine denetmen tut diye Çalışma Bakanlığı’na bu işçiler ölmesin diye sesleniyoruz. Söylemek başka bir şey ama işçilere o işi yaptırmamak çok ayrı bir şey.

SD: Torun Tower’daki iş cinayetinin ardından 7 Eylül’deki eylemden sonra konfederasyonları eleştiren bir açıklama yaptınız internet sitenizden. Tam olarak ne oldu orada?

Mustafa: Olaydan yarım saat sonra oradaydık. Uzun süre işçilerle konuştuk. Gece 4’e kadar sürdü. O gece orada işçilerle konuşarak bir gün sonra saat 14’e basın açıklaması deklare ettik. Bütün basına duyurduk. Saat gece 4’te yaptık bunu. Biz basın açıklamamızı duyurduktan iki üç saat sonra bizi KESK’ten aradılar, 16’ya basın açıklaması koyuyoruz. Siz saat 14’e koymuşsunuz bunu ortaklaştıralım. Birincisi bu yapılan bir saygısızlıktır. Çünkü inşaat işçileri sendikası biziz. DİSK’te de Devrimci Yapı-Sen var ama onlar inşaat işçileri sendikası filan değil. Tabelada öyleler, öyle olduğunu iddia ediyorlar. Değiller çünkü bugüne kadar hiçbir yere gelmediler. 15 senelik sendikada 30 tane üye var. Şu an 150 olmuş o da siyasi bir örgütün zorlamasıyla. Hiçbir şey yaptıkları yok. Adam inşaat işçisi bile değil, emekli muhasebeci. Neyse… Saat 4’e ortaklaştırmak istediler. Biz de “Biz 14’e koyduk. Ortaklaştıramayız.” Dedik. Daha sonra Arzu Çerkezoğlu da aradı. Sonra KESK’ten biri daha aradı “O zaman bize desteğe gelir misiniz? Cevahir’in önünden oraya kadar yürüyeceğiz.” dediler. Biz onu yapmalarına rağmen “Tamam” dedik “Biz ikide basın açıklamasını yaparız, üç buçuğa kadar oturma eylemi yaparız daha sonra size desteğe geliriz.” Saat ikide biz basın açıklamasını yaptık. Bütün kitle bize gelmişti zaten. Onlar en fazla yüz kişiyle orada duruyorlardı. Biz oraya gittik saat dört gibi. Onlar KESK’in pankartını açmışlardı. Biz gittik dedik ki “Bakın, bizim pankartımız önde yürür; çünkü inşaat işçileri sendikası biziz, inşaat işçisi de biziz.” Gerçekten orada hepimiz inşaat işçisiydik ve orada otuza yakın içeriden, o şantiyede çalışan işçiler de vardı. Önce onu tartıştılar bizimle. Biz, “Müsaade etmiyoruz. Bizim pankartımız önde olacak. Bu kadar. Bunun başka yolu yok. Çünkü siz şimdiye kadar hiçbir şey yapmadınız İnşaat işçisiyle ilgili.” dedik. On tane işçinin ölmesini mi bekliyordunuz? Esenyurt’ta beni darp ederlerken, avukat arkadaşımızı darp ederlerken, biz orada direniş yaparken kimse yoktu. TOKİ’yi işgal ettiğimizde kimse yoktu. Zorlu’yu işgal ettiğimizde kimse yoktu. Gerçekten kimse yoktu. Destek için bile gelmediler. Bunu kabul etmek zorunda kaldılar. Biz geçtik öne pankartımızla yürümeye başladık. Daha sonra -şantiyeye dönüş var Mecidiyeköy’den- oraya dönüyorduk. Bize dediler ki DİSK’liler “Düz yürüyeceğiz. Ana kapıya yürüyeceğiz.” Biz de tamam dedik, döndük. Çünkü yürüyüş inisiyatifini onlara bırakmıştık. Düz yürümeye başladık. Kitleyi de onların pankartının arkasına atmıştık, bize rica etmeleri üzerine. Biz 30-40 metre yürüdük, onlar bizi çevirdikleri yola döndüler. Öyle olunca biz durmadık, yürümeye devam ettik. Arka taraftaki bütün kitleye de “Biz buradan yürüyoruz.” dedik. Böyle deyince bütün kitle bizimle yürüdü. Onların yürüdüğü yol daha kısa olduğu için, bizden önce şantiyeye gidip pankartlarını açmışlardı. Biz ona da müsaade etmedik. Dedik ki “Biz geliriz. Pankartımızı da açarız. Çok zorlarsanız size de burada basın açıklaması yaptırtmayız.” Çünkü bizim kimseden korkumuz yok. Biz doğru bir şey yapıyoruz. Biz inşaat işçisini örgütlüyoruz ve inşaat işçisini örgütlerken bütün bedelleri de ödüyoruz. Onlar gibi cebimize milyarlar koyup da maaş alarak da yapmıyoruz bunu. Orada da müsaade etmedik. Kendi pankartımızı açtık. Daha sonra rica ettiler. Dediler ki “Yan yana dursun bari pankartlar.” Yan yana tuttuk. Onu da kabul ettik. Önce biz açıklama yaptık, daha sonra söz hakkını da onlara verdik. Onlar da basın açıklamalarını yaptılar.

SD: Peki neden bu tarz olaylar yaşanıyor. Yani genel anlamda geleneksel sendikal yapılara ve konfederasyonlara ilişkin düşünceleriniz nedir?

Mustafa: İnsanın içinde devrimcilik olmayınca bu tarz şeyler oluyor. Erdoğan’ın dediği gibi fıtratında bunlar var. Adamlar işçiyken birden bire çok yüksek maaşlarla çalışmaya başlıyorlar ve alışkanlıkları değişiyor aslında. Bizim gibi bir bardak çayı zor bulurken, birden bire viski içmeye başlıyorlar. Bunu işçilerin parasıyla yapıyorlar ve bunu kaybetmek istemiyorlar. Bunu zamanla çözeceğiz, DİSK bize gelecek bu şekilde çözeceğiz.

SD: Bugünün pek çok bürokratı, örneğin 89 Bahar Eylemleri’nde işçi önderleriydi. Yani bu kişilerle ilgili mi yoksa yapısal bir şey mi sizce?

Mustafa: Biz profesyonel sendikacılığa karşıyız. Tüzüğümüzde de var bu. Yani çok gerekli olursa, başkan veya başkan yardımcısı, iki üç kişi bütün vaktini buraya ayırmak zorunda kalırsa daha önce çalıştığı meslekte ne ücret alıyorsa alacağı en yüksek ücret o olacak. Mermer ustasıysa bir mermerciden, alçıcıysa bir alçıcıdan daha fazla para alamayacak. Yarın öbür gün bizi atarlar, dalavereyle tüzükte değişiklik yaparlar o belli olmaz ama biz olduğumuz sürece bunlar olmayacak. Çünkü o olduğu andan itibaren sendikacılık bitiyor. Haddinden fazla maaşlar arabalar girdiği zaman işin içine sınıftan uzaklaşıyorlar, sınıf atlamış oluyorlar. O zaman benim derdimden anlama şansı yok. 

Adresi kontrol edin

Paris Komünü ve Devlet Düşüncesi – Mikhail Bakunin

“Paris Komünü ve Devlet Düşüncesi” Bakunin’in başlıca eserlerinden “The Knouto-Germanic Empire and the Social Revolution”ın …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.