Anasayfa / Makaleler / Faşizmin ilanı mı kaosun ayak sesleri mi? – Cem Gök

Faşizmin ilanı mı kaosun ayak sesleri mi? – Cem Gök

Yeni KHK’larla sosyalist kimliğiyle bilinen akademisyen ve memurların görevden alınması, Cumhuriyet Gazetesi’ne ve HDP’li milletvekillerine dönük operasyonlar, HDP eşbaşkanları dahil 9 milletvekilinin ve Cumhuriyet gazetesi yazar ve yöneticisi olan 9 kişinin tutuklanması geniş bir kesimde yeni bir şok etkisi yarattı. Ancak sadece siyaseten değil, duygu durumu olarak da AKP’ye angaje olanlar dışında kalan bu geniş kesimde bir “blok hali” söz konusu değil. Batıda bir seneden uzun süredir art arda yaşananların yarattığı şoklarla paralize olmuş olan bu geniş kitle için benzer sarsıcı olaylar umutsuzluğu daha da derinleştirmekten başka bir etki yaratmıyor. Ciddi bir tepki ortaya çıkmıyor. Doğa olaylarını açıklayamadığı çağlarda insanların, başlarına bir felaket geldiği zaman tanrılara kurban vermeleri gibi, solcuların da “her felaketten” sonra ritüel olarak kurdukları platformları ve bulundukları şehrin meydanında yaptıkları basın açıklamalarını saymazsak…

Ancak Kürt hareketi bakımından umutsuzluktan değil olsa olsa ulusal eksende bir kopuş halinden söz edebiliriz. Elbette yıllardır olduğu gibi bu süreçte de en ağır bedelleri Kürtler ödüyor. Ancak, devlet yetkilileri HDP’nin çağrıları kitlesel karşılık bulmuyor diye ellerini ovuştursa da, ödenen tüm bedellere rağmen Kürtler halen dinamik ve bu dinamizm Kürt ulusal hareketi eksininde karşılık buluyor. Kürt ulusal hareketi gerek uluslararası zemindeki tanınırlığı, gerekse artan askeri kapasitesi yönünden tarihinin belki de en üst noktasında.

AKP’nin tüm baskıcı politikalarna, patlayan bombalara, şiddetlenen savaşa rağmen Kürt ulusal hareketi kazandığını hissediyor, en geniş anlamıyla Türkiye solu ise çoktan kaybetmiş olduğunu. Ancak kimse yenilgide payı olduğunu kabul etmiyor. Yapılan analizler genel geçer bazı doğrular barındırsa da Türkiye sol hareketinin tarihi boyunca ve özel olarak da Gezi direnişinden sonra yapılan hatalar ve bu hatalara neden olan ideolojik/politik açmazlar tartışılmıyor. Türkiye solundaki özgüven hayret verici. Herkes her şeyi doğru biliyor, herkes kendinden son derece emin… Öyle ki bir gün söylediğinin tam tersini ertesi gün söyleyen, her iki durumda da kendini son derece haklı görüyor.

“Devrimcilik” slogan düzeyini aşamadığı ve pratikle bağlantısı kurulmadığı için sığ bir reformizm ve demokratlık solun genelinde geçer akçe. Hal böyle olunca güçlü olana yanaşmak veya onu suçlamak kendini meşru/hatasız görmenin tek koşulu halini alıyor. Gün Zileli’nin 31 Ekim tarihli “Cumhuriyet’e Saldırı ya da Açık Faşist Diktatörlüğün İlanı“başlıklı yazısı bunun güzel bir örneği. Yazının temel tezi 31 Ekim 2016 itibariyle İslami faşizmin sahneye koyduğu oyunun son perdesinin açıldığı. Sürecin başlangıcındaki (1. Perdenin açılmasındaki) sorumluluğu “20 Temmuz’dan sonra savaşa başladığı” için Kürt hareketine yüklüyor. Analizi şu: “PKK’nin savaşa sürülmesi ise Abdullah Öcalan vasıtasıyla sağlandı. Tecritteymiş gibi gösterilen Öcalan’dan Kandil’e gönderilen “savaşa girişin” mesajı, bizzat iktidar tarafından dağdaki kadroya ulaştırıldı ve böylece Kürtlerle savaş başlatıldı. Bu savaş sayesinde AKP, yenilenen 1 Kasım seçimlerinde yeniden tek başına iktidar oldu.” Pek çok kişi bu cümledeki “komploculuğa” itiraz etse de yazıdaki temel düşünceler pek çoğu tarafından bugün yaşadıklarımızın nedenleri olarak görülüyor: AKP savaşı seçimler nedeniyle bitirdi ve Kürtler bu oyuna gelip silaha sarılarak AKP’nin ekmeğine sağ sürdü.

Oysa HDP’ye dönük saldırılar, provokasyonlar, gözaltı ve tutuklamalar Kobane sürecinden sonra başladı, 2015 Ocak ayından itibaren sistematik hale geldi ve 7 Haziran seçimlerinden önce yoğunlaştı. HDP’nin Adana ve Mersin örgütlerine dönük bombalı saldırılar ve 5 Haziran 2015’teki Diyarbakır mitinginde 5 kişinin hayatını kaybettiği bombalı saldırı yeni bir savaş sürecinin gelmekte olduğunun işaretleriydi. Nihayetinde Suruç katliamı sonrası çatışmalar tekrar başladı. Kuşkusuz çatışmaların zamanlamasının seçimlerle o ya da bu biçimde bir bağlantısı olduğunu söz edebiliriz ancak bugünden bakıldığında buradaki temel meselenin Suriye’de yaşananlar olduğu görülmektedir.

Musul’u ele geçirmesinden sonra adını tüm dünyaya duyuran IŞİD’in  Kobane’ye yönelik başlattığı saldırının ve sonrasındaki gelişmelerin Suriye savaşındaki bütün aktörlerin politikalarını değiştirecek bir etkisi oldu. Musul’un ele geçirilmesinden sonra “kafa kesen, barbar ve yenilmez güç” imajıyla sürekli ilerleyen IŞİD’i Kobane’de yenilgiye uğratan, aralarında kadın savaşçıların da olduğu, Bookchin’in öğretilerini benimseyen bir PYD imajı dünya kamuoyunda ciddi etki yarattı. Diğer yandan ABD/NATO yönünden artık Esad’ın gidişi öncelikli mesele olmaktan çıktı, Kobane’de IŞİD’i yenilgiye uğratan PYD’nin Silahlı kanadı YPG, Esad’la savaşması için bizzat batılı güçler tarafından oluşturulan ve önemli ölçüde cihatçılardan oluşan ÖSO karşısında bir alternatif haline geldi. Ancak Türkiye bunu içeride kronikleşmiş olan Kürt meselesini etkileyecek, bölünmeyi tetikleyebilecek ve Suriye’de izlediği politikalarına zarar veren bir gelişme olarak gördü.

Gerçekten de YPG’nin Kobane’de zafer elde etmesini sağlayan temel etkenlerden biri PKK ile TC arasında çatışmasızlık süreciydi. Bu sayede PKK güçlerinin önemli bir kısmını Rojava bölgesine kaydırma şansını elde etmişti. Çözüm süreci bitirilerek, PKK’yi, Suriye’deki güçlerini Türkiye’ye seferber etmek zorunda bırakmak ve uluslararası alanda da “Bunlar terör örgütü” propagandası yapmak amaçlandı. Seçimler meselenin nedenlerinden yalnızca biri olduğunu söyleyebiliriz. Zaten mesele seçimlerden ibaret olsaydı bugüne kadar savaşı hala sürdürüyor olmalarının bir açıklaması olmazdı. Cemil Bayık da bunu doğrulayan biçimde “Savaş kararı, Kobani’nin düşürülememesinden sonra alındı. Birçoklarının sandıkları gibi daha sonra savaş kararı alınmadı. O dönemde savaş kararı alındı.” diyor.

Unutmamamız gereken bir nokta Kürt ulusal hareketi de tüm ulusal hareketler gibi ilkesel tutumlarla hareket değil, soyut ve belirsiz bir zeminde tariflenen “ulusal çıkarlara” göre pragmatik olarak hareket etmektedir. HDP’ye, parlamentoda siyasete veya çözüm sürecine bakışı da bu yönüyle taktik hamlelerden ibaret. Çözüm sürecinin bitmesi Kürt ulusal hareketinin tercihi değildi ama buna hazırlıklı oldukları da sonrasında yaşananlarla görüldü. Hazırlıklı olmayan her zaman olduğu gibi Türkiye solu oldu. Kürt ulusal hareketini eleştireceğimiz onlarca şey vardır ama AKP’nin başlattığı savaşa karşı silahlı mücadeleye devam etme kararı verdiği için eleştirmek bunlardan biri değil. Hele ki mevcut rejimi “faşizm” olarak tanımlarken…

Sonuç olarak doğru bulup bulmamak başka bir şey ama Kürt hareketinin bir hedefi var, hedef doğrultusunda çeşitli araçlar kullanmasında veya bundan vazgeçmesinde şaşıracak bir şey yok. Özetle bizim yenilgi gibi gördüğümüz şey Kürt ulusal hareketi için yenilgi değil, olsa olsa zafere  giden yolda karşılarına çıkan engebeler. Asıl sorun, kendini komünist, anarşist, sosyalist, devrimci vs. olarak tanımlayanların varlıklarını kendi dışındaki bir güce bağlamış ve işler hesapladıkları gibi gitmeyince sorunu kendilerinde değil hep dışarıda bir yerlerde arıyor olmaları.

Gün Zileli yazısının devamında darbenin yapılacağının AKP tarafından biliniyor olduğunu, yeni bir aşamaya geçmek için 15 Temmuz darbesine göz yumduğunu böylece İslami faşizmin inşasında ikinci perdenin açıldığını söylüyor. 15 Temmuz olmasaydı benzeri bir baskı ve şiddet ortamının olmayacağı iddiasın bir dayanağı yok ama bunu bir kenara bırakalım. Başka pek çok kişinin de dile getirdiği bu komplo teorsinin doğru yada yanlış olabileceğine kanaat getirecek bilgiye sahip değilim ama önümüzdeki verilerle görebildiğimiz, yapısal olan sorunların yalnızca AKP’nin gidişiyle çözülemeyeceği. AKP’nin de bu nedenle bugüne kadar iktidarda kalmaya devam edebildiği, sistemin her durumda şiddet ve kaos üreteceği ve devrimci bir alternatif ortaya çıkmadığı sürece bir kurtuluşun mümkün olmadığı.

 

suriye-savasi

31 Ekim Oyunun Son Perdesi mi?

Sonuç olarak bugün geldiğimiz noktada bugüne kadar neyi hatalı yaptığımızı tartışmak, kendimizi eleştirmek zorundayız. Hala yüzeysel faşizm tahlilleri yapıp, “Geniş cepheler” kurma çabalarının sürüyor olması ise ezberleri aşma niyeti olmadığını gösteriyor. Gün Zileli’nin yazısında da olan yaygın kanı AKP’nin bir oyun sahneye koyduğu, bunu başarıyla icra ettiği ve nihayetinde faşist bir rejimin ortaya çıktığı. Tarihsel koşullardan, uluslararası dengelerden, sınıfsal ilişkilerden kopuk bir faşizm tarifi yapılıyor. Böylece her şeyden önce Türk devletinin genel karakterini görmezden gelinmiş oluyor ve bunun ötesinde yaklaşmakta olan asıl tehlikenin ne olduğunun anlaşılması zorlaşıyor. Türk devletinin geleneksel baskıcı karakteri AKP hükümeti döneminde de devam etmiştir.

Elbette özellikle 15 Temmuz’dan sonra KHK’larla yürürlüğe sokulan uygulamalarla faşizme oldukça yaklaşan bir rejim inşasının hedeflendiği görülmektedir. Diğer yandan yaygın söylemin aksine başkanlık konusu dahil yürürlükte olan veya yürürlüğe sokulmak istenen politikalar Erdoğan’ın kişisel isteğinin ürünü değil. Tabii ki bunu istiyor olabilir ama bunun olmasını sağlayan bu istek değil. Aslında AKP ile ideolojik hiçbir yakınlığı bulunmayan devlet içindeki başka güçler (Örneğin Kemalistler) dahi bunu aslında tek çare olarak görüyorlar. Bu yüzden örneğin Kemalistler Cumhuriyet Gazetesi’ne yapılan operasyon karşısında sadece “destek oluyormuş gibi” yapıyorlar. Operasyona zemin hazırlayanların bizzat CHP içindeki Mustafa Balbay, Alev Coşkun gibi “ağır Kemalistler” olması da sürecin sadece AKP’nin isteğiyle yürütülmediğini gösteriyor. Hatta süreç istedikleri gibi giderse bundan AKP’den çok Kemalistler fayda sağlayacak gibi. İslamcı MÜSİAD’tan, Laik TÜSİAD’a, devlet içinde kendini ulusalcı, İslamcı v.s. olarak tanımlayan kliklere bu politikalara ilişkin şimdilik bir mutabakat olduğu anlaşılıyor. Devlet Bahçeli’nin uzun süredir AKP’nin hemen hemen tüm politikalarını açıktan destekliyor olmasını da bu bağlamda okumak lazım. Devlet içindeki klikler arasında yürütülen politikalarla ilgili bir mutabakat varmış gibi gözüküyor. Ama bu pek çok pürüz barındıran bir mutabakat. Kimse birbirine güvenmiyor ve aslında herkes birbirinin kuyusunu kazıyor. Ortada bir tane oyun ve bir tane oyuncu yok, birbiriyle çatışma içinde bir çok gücün kavgası devam ediyor. Dolayısıyla 31 Ekim hiçbir şeyin sonu değil, sorunları derinleştiren olaylar zincirinin bir parçasıydı.

Burada anlamamız gereken son dönem gerçekleşen saldırıların rejimin çöküşünün bir sonucu olduğu ve yeni bir rejim kurulana kadar faşizme benzeyen bu geçiş sürecinin tek çare olarak görüldüğü. Her şey arzu edildiği gibi giderse belki aylar hatta yıllar sürecek, bir sürü insanın canı yanacak ama yeni bir rejim inşaa edilecek. Ancak her şeyin istendiği gibi gitmeme ihtimali yüksek. Rejimi yıkan koşullar yenisinin inşasının da önünde engel olarak duruyor. Kürt meselesi ve izlenen politikalara devam edilmesi halinde derinleşmesi ve boyutlanması muhtemel olan Alevi meselesi bu hedefin önündeki ciddi engeller.

Ayrıca Türkiye uluslararası alanda da yalnızlaşmış durumda. AKP çok uzun süredir, en yüksek perdeden konuşsa da hiçbir söylediğini yapamıyor, kabul ettiremiyor. TSK’nın Suriye’deki YPG mevzilerini vurmasının ardından Suriye tarafından “Suriye hava sahasını bir kez daha ihlal etmeye çalışacak Türk savaş uçaklarının icabına bakılacak ve tüm imkanlar kullanılarak düşürülecektir.” açıklaması geldi ve o tarihten bu yana Türk uçaklarının Suriye’de operasyon yapamadığı söyleniyor. Irak Başbakanı Haider Al Abadi Türkiye ile savaşa hazırız diyor. Bir yandan IŞİD lideri Ebubekir el Bağdadi Türkiye’ye saldırın talimatı veriyor. Artık Esad’ın gitmesi meselesinden söz eden kimse zaten kalmadı. Türkiye’nin tüm itirazlarına rağmen Suriye Demokratik Güçleri (SDG) dün (6 Kasım) itibariyle Rakka operasyonunu başlattıklarını açıkladı. Türkiye tüm ısrarlarına rağmen Musul operasyonun içinde yer alamıyor ama Türkiye’nin katılmaması için uğraştığı İran’ın ve Irak Hükümeti’nin desteklediği Haşdi Şabi güçleri sahada.

Bölgedeki gelişmeler yalnızca Türkiye açısından değil tüm dünya açısından kördüğüm haline gelmiş durumda. Rusya Stratejik Araştırmalar Enstitüsü Direktörü Leonid Petrovich Reshetnikov  Suriye’de son iki ayda ABD ile iki defa askeri çatışmanın eşiğine geldiklerini söylüyor. IŞİD kontrolündeki El Bab Esad, SDG ve Türkiye destekli ÖSO güçleri tarafından çevrilmiş durumda. Aynı durum Irak’ta Musul ile ilgili söz konusu. Bu alanlarda yaşanan IŞİD’le savaşın ötesinde bölgesel ve uluslararası güçlerin mevzi kazanma mücadelesi halini almış durumda. Birbirleriyle zıt çıkarları olan güçlerin karşı karşıya gelmesi durumunda bunun sonuçlarının ne olacağını şimdiden kestirmek kolay değil.

AKP rejimin yıkılmış olması nedeniyle içeride baskıyı arttırmanın ve “reis” etrafında birleşmenin, dışarıda da saldırgan bir siyaset sürdürmenin tek alternatif olduğunu yayarak gerek devlet içinde, gerek burjuvaziden, gerekse toplumun diğer kesimlerinden destek almayı başarıyor. Bu hamlelerle AKP’nin kısmi başarılar elde etmesi ve bir süre daha varlığını devam ettirmesi mümkün elbette. Bu da içeride baskıcı uygulamaların, gözaltıların, tutuklamaların ve şiddetin daha da artması, Türkiye’nin bölgedeki savaşın parçası haline gelmesi anlamına geliyor. Yani AKP kendisiyle birlikte bütün ülkeyi felakete sürüklüyor. Kapitalizmin yapısal kriz içerisinde olduğu bu süreçte bölgedeki kaotik durum sürecin uzun süre kaba devlet şiddetiyle yürütülmesini de güçleştiriyor. Tüm umutsuzluk atmosferine rağmen bu gidişi engellemeyebilmenin tek yolu yine de devrimci bir alternatifin oluşturulabilmesi. Bunun için ise öncelikle geçmişsin köklü özeleştirisini yapacak bir tartışma zemininin yaratılabilmesi gerekiyor. Dahil oldukları siyasal geleneği karakterinin parçası, birer kimlik gibi gören siyaset erbabı abilerin, ablaların hegamonyası sürdükçe bu kolay gözükmüyor ama bir gün yeniden toparlanabilmek için öncelikle yenildiğimizi kabul etmemiz, yenilgiyi sahiplenmemiz ve bunun nedenleri üzerine düşünmemiz şart. Belki bizler yapamayız, belki yeni bir nesil çürümüş bu sistemin içinde debelene debelene çürümüş solculardan koparak bunu başarır.

 

Adresi kontrol edin

Türkiyeli ve Yunanistanlı anarşistlerden Doğu Akdeniz’deki gerilime karşı ortak bildiri

Doğu Akdeniz’de giderek artan gerilime karşı Türkiye’den Devrimci Anarşist Faaaliyet (DAF) ve Yunanistan’dan Anarşist Politik …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir