Anasayfa / Makaleler / Demokrasiyi işyerine taşımak: Sendikalizm ve konsey komünizmi – Darrow Schecter

Demokrasiyi işyerine taşımak: Sendikalizm ve konsey komünizmi – Darrow Schecter

Sendikalizm, sendikaları, ücretlerin ve çalışma saatlerinin korunmasına odaklanan savunmacı bir kurumdan demokrasinin, üretimin gerçeklikleri uzak, adeta gövdesiz bir baş olan parlamenter siyasal alanın ötesine yayılmasını sağlayacak bir araca dönüştürmeye çalışmaktadır. Sanayileşme süreci her ne kadar İngiltere, İskoçya ve İrlanda da dahil olmak üzere Avrupa’nın dört bir yanında ortaya çıkarmışsa da, sendikalizmin en güçlü olduğu yerler, Fransa, İtalya ve İspanya gibi ülkelerdir.[i]Hareket Fransa’da Fransız Sosyalist Partisi’ne (PSF) karşı bir isyan olarak doğmuştur. İngiltere’de İşçi Partisi, Almanya’da SPD, İtalya’da PSI gibi dönemin diğer sosyalist partileri benzeri, Fransız Sosyalist Partisi de modern sosyal demokrasinin öncülerinden biri olarak görülebilir. Fransız devrimci sendikalistleri, PSF liderleri Jean Jaurès (1859-1814), Jules Guesde (1845-1922) ve yirminci yüzyılın başında Marx’ın 1848 tarihli Komünist Manifesto’suna atıfta bulunarak demokrasi mücadelesinde bir parlamenter zaferin şart olduğunu savunan Alexandre Millerand’ın (1845-1922) reformist politikalarını reddedeceklerdi. Jaurès, işçi sınıfının demokrasi mücadelesini, burjuvazinin parlamento-dışı iktidarını kademeli biçimde eritmeyi hedefleyen doğru eğitim ve toplumsal yasalar vasıtasıyla kazanabileceğini ileri sürüyordu. Jaurès, Aydınlanma’nın hedeflerinin 1789’da bir devrimi gerektirdiğini, bugün ise hakların genişletilmesi, zenginliğin yeniden bölüşümü ve devlet idaresinin parlamenter denetimine dayanan açık ve tutarlı bir siyasal programa ihtiyaç olduğunu savunuyordu. Fransız emek hareketindeki pek çok militan açısından bu aşamacı yaklaşım, Marx’ın erken dönem yazılarında insani kurtuluş olarak bahsettiği tasavvurdan vazgeçilmesi olarak anlaşılacak ve Fernand Pelloutier (1867-1901) ve Georges Sorel (1847-1922) tarafından olağandışı bir canlılıkla bu yaklaşıma meydan okuyacaktı.

Pelloutier, PSF’nin devlet-destekli bir dizi reformla ulaşılabileceği öngörülen sosyalizm kavramsallaştırmasına karşı çıkacaktı. Pelloutier, cumhuriyetçilikten Marksizm’e doğru ilerlemiş, oradan da devrimci sendikalizmin işçi sınıfının kurtuluşuna uygun doktrin olduğu görüşüne ulaşmıştı. Pelloutier’in en etkili kuramsal müdahaleleri, Şubat 1897- Haziran 1899 tarihleri arasında L’ouvrier des deux mondes (İki Dünyanın İşçisi) dergisinde yazdığı makalelerle olacaktı. Bu gazetecilik faaliyetini, Bourses du Travail (en uygun biçimde Emek Borsası şeklinde çevrilebilir) çevresine aktif katılımıyla bütünleştirecekti. Bourses çevresine dahil olması, işçilerin kendi çıkarlarını korumak adına büyük ölçüde burjuva olan bir parlamentodan yasal tavizler telep eden siyasi partilere bel bağlaması halinde, başarılı olana kadar devrimci şevklerini büyük ölçüde kaybetmiş olacaklarına dönük inancından kaynaklanıyordu. İşçi sınıfı, kendi özerkliğini, burjuva toplumsal sınıflarının yanı sıra burjuvazi ile diğer sınıflar arasında ilkinin lehine bir arabuluculuk yapan devlete karşı korumak için, kendine ait ekonomik, kültürel ve eğitsel kurumlara ihtiyacı vardı. Pelloutier, Bourses‘i yeni bir proleter uygarlığın tohum hücresi olarak görüyordu. Bourses, 1892 yılında, kütüphaneler kurmaktan, emek tarihi müzesi işletmeye ve işçilerin çocuklarının eğitimi için teknik okullar ve derslikler kurmaya kadar değişen hizmetler sunan bir işçi eğitimi ve bilgilendirme kurumu olarak kurulmuştu. Pelloutier’in liderliğinde Bourses, iş bulma, sendikalara nasıl üye olunabileceği ve tüketici kooperatiflerinin yanı sıra devletin tarafsızlığına bel bağlanamayacağına göre grev koşullarında işverenle nasıl mücadele edileceğine ilişkin bilgi sağlama da dahil olmak üzere ek işlevler üstlenecekti. Bourses, imkan bulduğunda kendi gazetelerini de yayınlamaya ve emek piyasası, istihdam fırsatları ve grevci işçilere ayrılan ödeneğe ulaşma imkanlarına ilişkin bilgi yaymaya çalışacaktı.[ii]

Pelloutier’e göre Bourses, işçileri bağımsız ve dinamik kılmak için mücadele vermektedir. O gün mevcut olan “demokratik” parlamenter devletin dışında ve ona karşı yeni bir otorite merkezinin inşa edilmesine yardımcı olmaktadır. Pelloutier, Bourses‘de eğitilmiş işçilerin, sosyal demokrat sosyalistlerin işçi sınıfını toplumun ana akımına eklemleme arayışıyla terk ettikleri geleceğin sosyalist -özgürleşmiş üretici- imajını temsil ettiğini düşünmektedir. Pelloutier, bir kez kendi kurumlarında eğitildiklerinde, üreticilerin, burjuvazinin hesaplanabilirlik, menfaat, refah ve kişisel kazanca dönük takıntıları olarak algıladığı şeyle hiçbir ortak noktası olmayan yeni bir değerler sistemine yöneleceklerini ummaktadır. Gramsci’nin hegemonya icrası olarak adlandırdığı olgudan azami otonomi kazanmak bir şekilde mümkün olsaydı, ardından teknik beceriler, disiplin ve feda ruhu da emeğin toplumsal özgürleşmesine dönük siyasal kurumları inşa etmekte kullanılabilecekti. Üretici sınıfların liderleri, böylece, parti sistemlerini, kişilik kültlerini ve baskıcı devlet bürokrasilerini gereksiz kılmaya muktedir bir üreticiler uygarlığının zorluklarının ortaya çıkardığı görevler dahilinde toplumun bütünün eğitebilecek bir siyasal elit de oluşturabilecekti. Böylece Bourses, devlet ile sivil toplum arasındaki, insanlığı liberal burjuva parçalanma ile kapitalizmin kolektivist, yani devlet sosyalisti karşıtlarının halihazırda öngörülen sorunlarının ötesine fırlatabilecek demokratik ve katılımcı tarzdaki dolayım anlamına gelmekteydi.[iii]

Pelloutier açısından, sendikalar ve Bourses her ne kadar üreticilerin öz-yönetiminin hayata geçirilmesi adına vazgeçilmez konumdaysa da, o, bunların ayrı işlevlere sahip kendine has kurumlar olduğunu savunmaktadır. Sendikaların, demokratik bir sivil toplumun maddi temelini kurmak gibi bir görevi vardır. Ekonominin belirli bir sektöründeki üretimi koordine etmenin yanı sıra, Bourses‘e temsilciler yollamak da sendikanın görevleri arasındadır. Bourses ise kendi hesabına, üretimin farklı sektörleri arasında çabaları koordine etme görevine ve bir dereceye kadar merkezsiz planlama organları olma işlevine sahiptir. Ancak, özel kâr ve gündelik birikime dönük yapılandırılmış kapitalist bir çerçeve dahilinde üretim ile tüketimi koordine etme planlamasının bir unsuru olarak işleyen korporatist düzenlemelerin aksine, buradaki planlama, teknik bilgi, bireysel ve kolektif ihtiyaçlar ile büyüme ve kalkınmanın uzun-vadeli kapasitesinin eşitlikçi biçimde kaynaştırılmasının ruhuyla işleyecektir. Fransız sendikalistlerin Marx’ın Kapital’ine eşdeğer, kendilerine ait bir eser üretmekte başarısız olmaları, kapitalizmi ve parlamentarizmi yıkmak üzere her daim analiz (teori) yerine eyleme (pratik) vurgu yapmaları nedeniyle göründüğü gibi sorun teşkil etmemektedir. Hareket, 1906 tarihli Amiens Kongresi’nin ilke kararlarına uygun biçimde hazırlanan Amiens Şartı’nda hedeflerini ve ilkelerini açıkça beyan etmektedir. Bu toplantıda, Bourses, parlamenter reform, sosyalist siyasetçiler ve devrimci sendikal hareketin hedeflerinden ayrılan herhangi bir yapıya karşı düşmanlığını ilan etmektedir. Şart metninden aşağıda yapacağım alıntı, sendikalizmin genel olarak anlaşılabilmesi adına özel bir önem taşımaktadır:

Gündelik mücadelede sendikalizm, işçi mücadelelerinin koordinasyonu ve çalışma saatlerinin azaltılması, ücretlerin arttırılması gibi acil reformların hayata geçirilmesi yoluyla işçi sınıfının refahının arttırılmasını amaçlamaktadır… Ancak bu görev, her anlamda özgürleşmenin zeminin harcını karan sendikalizmin yönlerinden sadece biridir. Bu özgürleşme ise ancak Genel Grev vasıtasıyla kapitalistlerin mülksüzleştirilmesi üzerinden gerçekleşebilecektir. Bugün savunmacı bir kurum olan sendika, gelecekte, üretimin, bölüşümün ve toplumun yeniden örgütlenmesinin temeli olacaktır.[iv]

Teori ile pratiğin doğrudan birliği olarak anlaşılan Genel Grev, aynı zamanda Georges Sorel’in toplumsal ve siyasal düşüncelerinin de dikkat çekici bir bileşenidir.[v] Tahsilli bir inşaat mühendisi olan Sorel’in siyasal kurama dönük ilk büyük aşındırma girişimi, Benedetto Croce, Antonio Labriola ve Eduard Bernstein ile Marksizm’in krizi üzerine girdiği tartışmalarla, yirminci yüzyılın başlarında olacaktı. Marksizm’in bilimsel bir toplum ve tarih kuramı sunma niyetiyle en önemli öngörülerinin gerçekleşmemesi arasındaki açık çelişki, Avrupa’nın dört bir yanında şiddetli bir tartışmayı tetikleyecekti (Bkz. İkinci Bölüm). Bu tartışmalar süresince, Sorel, Marksizm’in bilimsel titizliğinin, endüstriyel devrim, artan kentleşme ve dünyevileşme çağına uygun biçimde sosyalist inatçılık ve devrimci etikle tamamlanması gerektiğini savunuyordu. Eyleme dönük bu vurgu, gıdasını ne Lukács şeyleşme kuramından, ne Sartre’ın özgünlük kavramsallaştırmasından ne de Adorno’nun uzlaştırma kuramının öngörülerinden alıyordu. Sorel, Marx’ın materyalizm ve bilim üzerine olan vurgusunu sahipleniyordu ancak aynı zamanda toplumsal eylemin, sınıf çıkarı yerine hayal gücü tarafından tetiklenen karmaşık bir devreler, duygular ve kolektif tasarımlar ağını sonucu olduğuna inanıyordu. Hatta Sorel, sınıf çıkarının Marksist siyasetin temeli haline gelemsi durumunda, sosyalizmin kesinlikle tarihin gerçek tarafından -işyeri ve üretimden- kopan bir reformist parti ya da profesyonel politikacılardan oluşan sahte “devrimci” bir parti haline geleceğini ileri sürüyordu. Sorel, 1896’da Le Devenir Social (Toplumsal Süreç) dergisine katkıda bulunmaya başladı. Bu yılın Ekim ve Kasım ayları boyunca, tarihsel materyalizm ile Vico’nun egemen ve madun grupların kendi hayat biçimlerini ve değerlerini toplumun bütününe dayatmak üzere mücadele yürüttüğü döngüsel bir süreç olarak tarih kavramına dönük kendi yorumunu bütünleştirmeye çalıştığı Vico İncelemesi‘ni yazacaktı.  Sorel açısından mevzubahis dayatma, hayata geçirilmemiştir ya da özellikle zor ya da çıkar temelinde engellenmiştir. Sorel, simgesel ritüellerin ve mitsel temsillerin, fedai ve kahramanca eylemler açısından ekonomik çıkar hesaplamalarından daha güçlü güdüler olduğunu savunmaktadır.[vi]

Sorel, giderek Marksizm’in bilimsel statüsüne, emek değer teorisine ve tarihsel açıklamanın yapı ve üstyapı modeline karşı şüpheci hale gelerek, işçi sınıfının sosyalizm mücadelesinde mitsel-şiirsel yaklaşım lehine rasyonel-hukuki yaklaşımları terk etmek zorunda olduğunda ısrar etmektedir. Hıristiyanlık örneğindeki gibi, yeni uygarlıkların doğuşu, bir değerler devriminin sonucu olarak gerçekleşmiş gibi görünmektedir. Guesde Millerand, liberal burjuva parlamenter temsilcilerin yerine Jaurès gibilerini getirmekle, Sorel ve diğer devrimci sendikalistlerin aklındaki değişimin kapsamına ulaşmakta tamamen yetersiz kalmıştır. Gelecek devrim, her bir bireysel üreticinin gündelik varoluşunu etkileyen entelektüel ve ahlaki bir reform biçiminde olmak durumundadır. Bu da, siyasal ve ekonomik makro-yapıların ve kurumların dönüşümünden fazlarını gerektirmektedir. Yanı sıra sanata ve yaratıma bakmanın, arkadaşlık üzerine düşünmenin ve ölümü anlamanın yeni yollarını da içermelidir. Sorel’in düşüncesinde, proleter devrim, işçi sınıfının burjuvaziden ve onun bütün çürümüş kurumlarından kesin surette ayrı durmasının zeminini hazırlamak adına dünyaya, deneyime ve benzer şeylere dair en temel anlayışımızı değiştirecektir. Yirminci yüzyılın başında Sorel, L’humanité nouvelle (Yeni İnsanlık) dergisinde, proleter bir uygarlığın kuruluşunun anahtarının dünyayı henüz kâr ve öz-çıkar üzerinden görmeyi öğrenmemiş olan ilksel insanlığın sağlıklı ruhuna dönüşte yattığını ileri sürdüğü “Sendikaların Sosyalist Geleceği” başlıklı bir makale dizisi kaleme alacaktır. Doğru kurumlar ve mitler, ilkel zindeliği yeniden yaratabilecektir. Sorel, işçi sınıfının, insanlığı kendi gerçekliğe ilişkin yinelenen içgüdüsel ve sezgisel anlayışına dönem için kendi mitine -Genel Grev’e- ihtiyacı olduğunu ileri sürmektedir. Sorel ve takipçileri açısından, Fransa, İtalya, İspanya ve herhangi bir yerde, Genel Grev, proletaryanın kendi otonom hukuk ve etik sistemini kurması adına burjuva toplumsal düzeniyle bağlarını geri döndürülemez biçimde koparmaya dönük kararlılığının en saf ifadesini temsil etmektedir.[vii]

“Sendikaların Sosyalist Geleceği”nde, diğer makalelerinde ve kitaplarında, Sorel, proleter dayanışma ve kolektif eylem etiğinin, sadece üretim araçlarının kontrolünün -hele ki kamulaştırma ve diğer devlet mülkiyeti biçimleriyle- ele geçirilmesiyle üretilemeyeceğini vurgulamaktadır. Sorel, Marx’ın, insanların bir yandan üreticiler olarak kendi hayatlarında sosyo-ekonomik olarak tasarlanmış sözüm ona bir özel alanda sömürülürken, diğer yandan siyasal olarak tasarlanmış bir alanda eşit yurttaşlar olarak soyut biçimde temsil edildiği yerde gerçek eşitlik olamayacağına ilişkin düşüncesini paylaşmaktadır. Demokratik parlamenter devlet, sanki toplum her biri kendi çıkarına sahip ayrı atomlardan oluşuyormuş gibi bireysel oyların genel bir toplamını bir araya getirmektedir. İlkesel olarak, parlamenter demokraside özünde kapitalist olan hiçbir şey yoktur: Çoğunluklar, ekonomik sistemde ve sınıf yapısında büyük değişimleri yasalaştırmaya karar verebilirler. Yine Sorel’e göre, sendikalistler, toplumsal sınıfların belirli bir üretim tarzının kurucu unsurları olduğunda ısrarcı olmalıdır. Marx, üretim tarzının siyasal temsil, toplumsal yapı, ideoloji ve estetik biçimlerini, yani insanlığın doğayla etkileşimiyle kurulan toplumsal ilişkiler bütünlüğü olarak adlandırdığı olguyu anlamanın anahtarını sunduğuna işaret etmektedir. Kautsky ve Jaurès gibi reformistler ise Marx’ın bütünlük kuramının yanı sıra toplumun, mevcut devlet aygıtı içindeki iktidar konumlarını işgal ederek gerçekten değiştirilebileceğini ileri süren Paris Komünü analizine itibar etmemektedir. Ezici bir sosyalist parlamenter çoğunluğu bile, devletin her şeyden önce belirli bir üretim tarzı dahilindeki güç ilişkilerini muhafaza etmek üzere yaratılmış olması nedeniyle, kararlı biçimde emek sürecini şekillendirmek adına üretim ilişkilerini ve sermayenin iktidarını değiştirmeye dönük görece az şey yapabilecektir. Dolayısıyla ilkesel olarak demokratik parlamenter devlette özünde kapitalist olan hiçbir şey olmasa bile, gerçekte, deyim yerindeyse, ekonominin mevcut biçimleri üzerine siyasal değişimi giydirmeye dönük bir oldu-bitti yapmayı denemek yerine ekonomi ve devlet tek bir saldırıyla değiştirilmek zorundadır. Fransız siyaseti üzerine çağdaş bir sendikalist bakış açısından hareketle, Jaurès ve Millerand’dan Mitterand’a (1916-1996) sosyal demokrasinin kritik sınırı da burasıdır. Sendikalizm, dünkü ve bugünkü destekçilerinin gözünde devrimcidir çünkü siyasal reform meselelerini ekonomide işçi kontrolünden ayırmayı kararlılıkla reddetmektedir.

[i] İngiltere’de sendikalizm için Bkz. Ramsay Macdonald, Syndicalism, London, Constable & Co., 1912.

Fransa’daki daha militan sendikacılara atıfla, MacDonald şunları yazacaktı: “Sendikalizm, kapitalist sistemin varlığına son vermeyi hedefleyen bir sendikal eylem programıdır. Örgütlenmesi bizim sendikal cemiyetlerin örgütlenmesiyle tamamen aynıdır; işçilere, sendikalarda bir araya gelmeye, bu sendikaların yerel kollarının sendikal konseylerde birleşmesine ve Fransa’daki meşhur Confédération du Travail, daha da bilinen adıyla CGT gibi kapsayıcı bir yapı dahilinde ulusal örgütler oluşturmaya davet eder. Sendikalizm sisteminin bu parçasını tamamıyla eski tip Britanya sendikacılığından devşirmiştir diyebiliriz. Doğrusu, Britanya sendikacılığının devrimci amaçlara uygulanmasıdır” (s.1) İngiliz sendikalizmi üzerine daha yakın tarihli bir analiz için Bkz. Tyneside’li sendikalist Tom Brown’un makalelerinin bir derlemesi, Tom Brown’s Syndicalism (editör belirtilmemiş), London, Phoenix Press, 1990.  Her ne kadar bu çalışmanın odağında Batı ve Orta Avrupa varsa da, sendikalist Dünyanın Sanayi İşçileri (IWW) ya da daha yaygın çağrıldıkları biçimiyle “Woblies” de göz önünde tutulmalıdır. Woblies, uzun yıllar boyunca “Koca Bill” Haywood liderliğinde faaliyet göstermiş ve 1880-1914 yılları arasında Kuzey Amerika emek hareketinde kayda değer bir etkiye sahip olmuştur.

[ii] Jeremy Jennings, Syndicalism in France: A Study of Ideas, London, Macmillan, 1990, s. 19-21. Jennings’in kitabı Pelloutier, Sorel ve diğer sendikalist kuramcıların düşüncelerinin yanı sıra Fransız sendikalizm tarihine oldukça kapsamlı bir giriş sağlamaktadır.

[iii] Pelloutier, Histoire des Bourses du Travail (Emek Borsası’nın Tarihi), Paris, Schleicheur Frères, 1902, s. 168-71.

[iv] Kongre metninden yapılmış olan bu alıntılar, Jean Maitron, Histoire du mouvement anarchiste en France, 1880-1914 (Fransa’da Anarşist Hareketin Tarihi, 1880-1914), Paris, Société Universitaire d’Éditions et de Libraire, 1955, s. 296 içinde yeniden basılmıştır. Bu bağlamda “her anlamda özgürleşme”, genç Marx’ın insani özgürleşme kavramsallaştırmasının sendikalist eşdeğeri olarak görülebilir.

[v] Sorel’in Marksizm üzerine görüşleri ve bu görüşlerin devrimci sendikalizme dönüşmesi, 1908’te yayınlanan üç çalışmasında tam anlamıyla ifade edilmektedir. Bkz. La décomposition du marxisme, Paris, Marcel Rivière (Marksizm’in Çözünmesi), Les illusions du progrès (İlerleme Aldatmacaları), Paris, Marcel Rivière, ve Réflexions sur la violence (Şiddet Üzerine Düşünceler), Paris, Marcel Rivière, 1908.  En bilinen yapıtı Şiddet Üzerine Düşünceler‘de Sorel, Genel Grev, devrim ve şiddetin kolektif eylemi canlansıran rolüne ilişkin kuramını açımlamaktadır. Burada yorum yapmak için yeterince yerimiz yoktur ancak ilgili okurlar için Bkz. Irving Horowitz, Radicalism and the revolt against Reason: The Social Theories of Georges Sorel, London, Routledge & Kegan Paul, 1961, H. Stuart Hughes, Consciousness and Society: The Re-orientation of European Social Thought, 1890-1930, New York, Vintage, 1977, ve Larry Portis, Georges Sorel, London, Pluto, 1980.

[vi] Sorel, “Étude sur Vico” in Le Devenir Social, 11-12 (1896), s. 1033-4.

[vii] Sorel, “L’avenir socialiste des syndicats” (“Sendikaların sosyalist geleceği”),  L’Humanité Nouvelle, 3 (1899), s. 25-8 içinde, Larry Portis, Georges Sorel, s. 74-80. Sendikalist bir bakış açısından Genel Grev, her zaman, devrimci işçiler ile reformist parlamenter liderler arasındaki uzamsal ve zamansal uçurumun teşhir edilmesi demektir. Muhtmelen en bilinen örnekleri, İtalya’daki 1904 ve İngiltere’deki 1926 grevleridir. Genel anlamıyla, işçi sınıflarının farklı kesimlerinin parçalı ve ortak çıkarlarının üretim dallarını kesen bir evrensel dayanışma gösterisi dahilinde üstesinden gelindiği bir grevdir.

Batı Marksizmi’nin ve devrimci sendikalizmin unsurlarını taşıyan kuramsal bir değerlendirme için Bkz. Rosa Luxemburg, “The Mass Strike, the Party and the Trade Unions”, The Mass Strike and Other Writings, New York, Pathfinder, 1970 içinde.

[Darrow Schecter’in Dipnot Yayınları tarafından yayımlanan Marx’tan Bugüne Solun Tarihi kitabından alınmıştır. Çeviren: Soner Torlak]

Kaynak: Sendika.org

Adresi kontrol edin

Yunanistan Halkı İle Gerçek Bir Dayanışma Nasıl Kurulabilir? – Mikail Fırtınacı

Yunanistan’da geçen hafta başlayan yangınlarda en az 79 kişi öldü. Ülkede son on yılın en …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir