Anasayfa / Makaleler / İsyanın Siyasi ve Felsefi Analizi – Ceyda Özcan, Şakir Coşkun

İsyanın Siyasi ve Felsefi Analizi – Ceyda Özcan, Şakir Coşkun

İsyan, çaresizlik yalanıyla gözleri bağlanmış insan topluluklarının mevcut düzene olan bağlılığına verilebilecek en büyük zarardır. Çünkü insanlar, kendilerini açlığa mahkum eden kan emicilere tapacak kadar cahilken onları ne emeklerinin karşılığını alamamak ne de sahip olduğu serveti kendi sınıfı sayesinde elde etmiş olan aptallar tarafından küçümsenmek uyandırır. Peki durumun farkına varacak birikime sahip olmayan kimse nasıl isyan etsin? “Büyük resim” diye dilinden düşürmediği olaylar zincirine bakıp da onu kendisini ve ülkesini kıskanan diğer ırklara yoran, olayın sadece güçlünün güçsüzü ezmesinden (gelişmiş silahlara sahip olan devletler diğerlerini, burjuva proletaryayı, erkek kadını vs.) ibaret olduğunu görmeyen  insanlar -Cebrail, kutsal ruh artık gökten haber getiren her nasıl bir varlıksa ezilenin değil de ezenin yanında olduğuna göre- nasıl bir anda aydınlanma yaşasın ki? Elbette karşısında haksızlık olduğu yadsınamaz bir olay gerçekleştiğinde veya haklı olduğuna yürekten inanan bir başka insanın isyanındaki o coşkuyu gördükten sonraki sorgulayışı sayesinde.

Kafamızı kaldırıp dünyaya baktığımızda birkaç gün önce Londra’da DAEŞ tarafından yapılan bıçaklı saldırıyı herkesin kınadığını, taglediğini, teröre lanet okuduğunu ama ABD önderliğinde DAEŞ’e yapılan saldırıda ölen 480 sivile karşı herkes sessiz kaldığını, medyanın ise haber niteliği yok diyerek 5-10 saniye bile ayırmadığını görürüz. Olan yine Ortadoğulu’ya, batının deyimiyle terör yuvasına oldu. Önce silah ver, sonra yönlendir, tabii ki bunlar kendi politik alanında olsun yani her şey kuralına göre hareket etsin ki tek taşla iki kuş vurulsun: Hem Ortadoğu sömürülmeye devam edilsin hem de savaşın problemi olan mültecilere ırkçılık yapılarak ülkeye alınmasın… Eğer bugün bu dünyaya yoksul bir Ortadoğulu olarak gelmişseniz sizi kollayan ne bir devletiniz olacaktır ne de bir dernek. Kendi başınıza şehirden çöle kaçarken susuzluktan ölürsünüz ya da uyduruk bir bota verdiğiniz fahiş fiyatla canınızı 1 metrelik dalganın insafına bırakırsınız. Bu da olmazsa “Barış Melekleri”nin anti-terörist bombardımanına hedef olup parçalara ayrılırsınız. Hadi kurtuldunuz diyelim, gittiniz Avrupa’ya, yine gün yüzü görmezsiniz. Size iğrenerek bakan faşistler, çocuklarınızı dikizleyen organ mafyaları ve karılarınıza göz koymuş pezevenkler mevcuttur kaldığınız gecekondunun etrafında. Eğer teröre aşina olmayan diğer grubun içindeyseniz tek amacı sizin vaktinizi çalmak ve birkaç aptalın lüks içinde yaşamasını sağlamak olan televizyon programlarıyla uyutulur veya yine eğlence adı altında kendinize ve insanlığa hiçbir yararı olmayan oyunlarla saatlerce oyalanır, gerçekleri görmeden, göremeden toz pembe hayatınıza devam edersiniz. Ha eğer gündemi takip ediyorsanız günlük basının gösterdiği yalan dolu haberlerle ahkam keser, Twitter’dan hashtaglerle teröre lanet okursunuz, ne güzel aktivistlersiniz ama… Facebook’ta yakınlarındaki intihar saldırısından kurtulduğunu belirten bildiriyi işaretler, İnstagram’da hüzünlü fotoğraflar paylaşır ve teröre karşı tek bilek gibi sahici olmayan sözlerle günü kapatıp Avrupa’da kaybolan 4000 Ortadoğulu çocuktan bihaber olursunuz. Onlarsa ya bir sokakta ölmüşlerdir, ya organ mafyasına kurban gitmişlerdir ya da fuhuşa zorlanmışlar, kolları bacakları kesilip seks kölesi olmuşlardır sapık milyoner iş insanlarının. Bunları görmezsiniz, devletiniz ve medyası bunları göstermez çünkü halklarına. Çünkü Ortadoğulular (Araplar, Türkler, Kürtler, Afganlar, Farslar vs.) onlar gözünde primattan farksız, yarı-insanlardır (subhuman). Irkçılığın gölgesinde hâlâ kendi halklarının çektiği acıların nedenini kendi gelirlerinden daha düşük gelirle çalışan insanlara yükleyen faşistlerin zekasıyla yönetilir bunların medyası ama bunlar hep medenidir kendi gözlerinde. Gezegenin diğer kıtalarını bilmedikleri zamanlarda yağmur dansı yapan bu insanların kendileriyle övünmelerinin tek nedeni kendi aşağılık, işe yaramaz kişiliklerini kapatmaya yarayan maskelerdir. Milliyetini kullan, dinini kullan, bırak bunlar seni kutsal yapsın, sonuçta üstün ırka giden yol bunlardan geçer.

İsyan ediyoruz çünkü giyeceği kıyafetten, kullanacağı arabadan başka derdi olmayan birkaç aptalın hayatındaki gelişmeler anlatılırken asıl haberler aşağıda küçücük, önemsiz bir şeymiş gibi gösteriliyor. Tabi o pas tutmuş beyni çalıştırmayı başarıp olayların ciddiyetini anlarsak; bir ölümün acısını, bir tecavüzün sonuçlarını, bir insanın psikolojisini… Her gün oluyor bunlar ya, her gün… ’‘çocuklar ölüyor” demenin yasak olduğu bir ülkede çocukların “istismar” edildiğini bildiğimiz için isyan ederiz işte. İstismar, sadece istismar… Sakın ha anüsü ve bağırsakları yırtılmış bir çocuğun altmıştan fazla dikişine rağmen tanımadığı bir insan gördüğünde yatağın altına saklanmaya çalışması demeyin, istismar o, sadece, sadece istismar. “cennet annelerin ayakları altındadır” diyerek kadını öldüren, ona anca “milletin anası, bacısı” olduğu için değer veren ve o “millet’’e ’’kutsal” olan kadın üzerinden hakaret eden bir toplumda istismar bu, sadece…

Bize sorulmadan bir şeyler yapıldığı için isyan ediyoruz. Bizi kendimizle alakasız insanlarla birlik içinde göstererek sayısal çoğunluğun sonucuna göre yönlendirdiklerinde ve bu durumdan son derece zararlı çıktığımızda. Yararlı olsa bile içimizde hep bir sonrakinde sözümüz dinlenmediği için kendimizi son derece değersiz hissedeceğimizden bu kâr durumu uzun sürmeyecektir.

Otoriteye karşı geliyoruz çünkü otorite denilen oligarşik yapının istekleri halkla çatıştığında ne kadar acımasız olduklarını görebiliyoruz. Kendilerinin sınıf savaşına inanmadığını ve öyle bir şey olmadığı söyleseler de polis, asker, istihbarat, medya gibi yapıların halktan uzak olduğunu ve devlete doğrudan bağlı olduğunu görüyoruz. Halk olarak bunlara karşı kendimizi savunacak hiçbir şeyimiz yok.

Peki neden bu düzenin iğrençliği bu kadar açıkken isyan etmek alışılagelmişin dışında ve zor?  Tabii ki sömürüye adanmaktan başka bir şey olmayan iktidar yüzünden… “… demokrasi, burjuva diktatörlüğünün, politik özgürlükler formülü ile aldatıcı demokratik garantiler maskesinin ardına gizlenmiş bir yaklaşımdan başka bir şey değildir” der Nestor Mahno, İda Mett, Peter Arşinov (1932 yılında SSCB’ye dönüp anarşizm, Mahnovşçina aleyhine bildiriler yayınlayacak kadar saçma bir dönüş yapmış olsa da), Valevski, Linski gibi yoldaşlar. Bu; işçi sınıfından çıkan bir politikacı, bir komünist için bile geçerlidir çünkü iktidarın olduğu yerde üstünlükler, ayrıcalıklar kaçınılmazdır ki teoriye göre marksist düzende anca olağanüstü durumlara has bir tutum olması gerekirken SSCB’de partinin bürokratlaşması, tutuculaşması ve iktidarla beraber yürütüleceği inanılan adaletin sağlanamaması bu durumu kesinleştirecek nitelikte örneklerdir.

Kitlelerin durumu anlaması ve çözümü revizyonlarda bulması üzerine her devletin, her liderin stratejisi farklı fakat amacı aynıdır: Ölüm adı verilen mutlak kurtuluş veya korku ile, rüşvet ile sessizlik ya da  görünmez engeller (30 Kasım 1990’dan 4 Ocak 1991’e kadar Zonguldaklı maden işçileri tarafından dönemin Genel Maden İşçileri Sendikası Başkanı Şemsi Denizer öncülüğünde sürdürülen yürüyüş eyleminin Deller Köprüsü’nün iş makineleriyle kapatılmış olması bahane edilerek sonlandırılması fakat asıl sebebin Denizer’in hükümetle yaptığı gizli görüşmeler olması ve döndükten sonra bu alçaklığının ödülünü Türk-İş genel sekreteri olarak alması gibi). Çok değil bir 10-15 sene öncesine gittiğimizde AKPlilerin üniversitelerde yumurtalandığını, kadınların rahatça sokağa çıkabildiğini, çoğu şeyin ucuz olduğunu, TVlerde kısıtlamanın olmadığını görürüz. Ne kadar özgürdük o zamanlar, ne bizi korkutma amaçlı saldırılar, ne hayali askeri harekâtlar ne de hayali kutsal ölülerimiz vardı ki daha 2000’lerin başları bunlar, insanların özgürlüğü yasalarla değil benlikleriyle yaşadığı, fakirlik ve özgürlüğün kaynaştığı, ciddi anlamda ailenin kenetlendiği, çocukların birbirleriyle sokak oyunları oynadığı, yapmacık TV programların olmadığı, lirikaliteye dayalı şarkıların hit olduğu yıllar. Peki ne değişti bugüne kadar? İlk önce öğrencileri bastırdılar, gelecek nesil onlarındı ve bunu ellerinden almak için üniversiteye girmek için çeşit çeşit engel koydular. Öğrenciler halloldu, peki ya halk? Terörü yeniden başlatmak gerekirdi bunun için, ne kadar şehit o kadar terör yönetimi kuramı ve o kadar devlete bağlı insan demekti. Her hafta 5-10 şehit halkın dozuna uygundu. Peki sonra halka baskı arttı, hayat pahalılaştı. Sonrası şehit sayısı arttı tabii ki. Daha da sonra araya çözüm süreci girdi, kimin ne olduğunun belli olmadığı sözde barış ortamı. Barış hep vardı, onu bozan devletlerdi. Çözüm süreci birden bire söndü, sonrası Gezi Parkı Olayları. Merkezsiz hareket eden halk fazla dayanamadı haliyle, ancak devletin eline çok sağlam kozlar geçti ve kullanmaktan çekinmedi. Art arda hapse atılan gazeteciler, akademisyenler bir neslin çöp olmasına sebebiyet verdi. Araya da FETÖ denilen acayip bir örgüt sıkıştırdılar, kendilerinden olmayan herkesi atıyorlar hâlâ. Ah birde OHAL, olmazsa olmazımız. Ekmeğimizin arasındaki sucuk değil peynir. Sucuk eskide kaldı paramız yetmez artık, sosyete yiyeceği oldu. Yakında ekmek bile sosyetenin, sarayın yemeği olacak. Ancak ne anlatsan boş, bu insanlar mantıksız ve duygusal düşünen, her şeye bir anlam ve duygu yükleyen düz mantıklı insanlar. Ne çekiyorlarsa sonuna kadar hak ediyorlar, bunların tek derdi ne kadar insan ölürse ölsün Türkiye’nin hayali düşmanları olan, değil isyan eden bireyi, o potansiyeli taşıyanı bile yok etmeye programlanmış virüsler ve bunların farklı coğrafyalarda yaşayan faşist kardeşleri.

Birey özerk değil tamamen özgür olmalı, insan kalabalıklarına bir aidiyet taşımayı bırakmalı ve kendisi için yaşadığının farkına varmalıdır. Toplum dediğimiz insan kalabalığına duyduğu her bağlılık öze yabancıdır, yapay duygularla topluma karşı sorumluluk alınır fakat toplumun kendisinin bir otorite teşkil ettiğini göremez ve toplum kurallarının altında yine ezilmeye başlar; toplumlaşma, insanların birbiriyle yardımlaşması değil çok farklı olarak kalabalıkların birbirine söz geçirmeye çalışması ve çoğunluğun sözüne göre hareket etmek demektir. Çoğunluğun veya diğer toplumsal ölçütlerin kişinin hayatı konusunda dikkate alınacak bir değeri yoktur, örneğin milyonlarca ölen şehitlerin arkasından geriye en bencil insanlar yaşar çünkü fedakârlar hayatlarını yitirmiştir. Buna dayanan toplum ise onlara ritüeller düzenler ve insanları kendileri için savaşmaya özendirirler. Böylece toplumun bencil omurgaları kendilerine fedakâr saf insanların oluşturduğu bir silahlı örgüt kurar ve bunları sözde özgürlük adına düşmanlarının üzerine salar. Benciller içeride üreyip çoğalırken fedakârlar nesillerini devam ettirememekte, abartılmış epik destanlara konu olmaktadır.

Tam donanımlı bir insanın hiçbir yapıya ihtiyacı yoktur. Yeterli bilgiyi öğrendiğinde kendisini doğaya karşı savunabilir, ilgi alanlarının ortak olduğu insanlarla ortaklaşa projelere kalkışabilirler. Ne onların finansman sıkıntısı ne de materyal sıkıntısı söz konusu olur bu sayede.

Diğer taraftan isyana kalkışan sınıfın konumu önemli. Emekçilerin üstündeki bir üst kümenin bile devleti devirmek için kalkıştığı çaba ile ilericiliği iktidara geldiği anda son bulur. Sınıfı gereği vizyonu bu kadardır ve amacına ulaşmıştır. Diğer yandan proletarya ise en büyük devrimi yapacak olan sınıftır. Emekçilerin emeklerinden tamamen faydalanması için gerekli olan sermaye sınıfının yok edilmesi ve kendi kendilerini yönetmesini sağlayacak bilgi birikiminin elde edilmesi ilericiliğe atılacak ilk adımlardır. Çünkü emekçi sınıf dışındaki hareketler sadece devlet koltuğunun değişmesine yarar, değişim ise devletin kendisinde olmalı ve tüm insanlara adaletli şekilde dağıtılacak dünya hazinesiyle bireylerin arasındaki farkın kapatılması olmalıdır. Ancak böylece insanlar tam anlamıyla refaha sahip olurlar ve dünya kaynaklarını kullanmada onları engelleyen hiçbir şeyle karşılaşmazlar.

Devletin yüceliği, babalığı ise toplumda son derece yaygın bir tanımlamalar. Devlet kendisine askerler belirler ve bunları katliam yaptıkları günler olan “milli bayramlar”da yürütür. Silahsız, bilgisiz bireyler bunlar karşısında dinozor görmüş fareye dönerler ve onun yüceliğini kabul edip kul olmaya evrilirler. Devlete kulluk, onlara yine dışarıdan aşılanan onur, şeref gibi kavramlarla birleşip yüce bir görev olduktan sonra işte bu bağı ne bir ekonomik kriz ne de bir iç savaş bozabilir. Devlet kendisi için “örnek vatandaşlar”ını bu sayede seçer ve himayesi altına alır. Geçinebilmesi bir miktar para ve sadakati arttırmak için bolca kendisini değersiz hissettirip devlete ihtiyaç duyması gerektiğini gösteren propagandalarla beyni yıkanır.

Dünyanın düzeni değişmez ise gideceği yer bununla anarşizmin suçlandığı kaostur ki şu anda da oldukça kaotik bir ortamda yaşamaya çalışıyoruz, bizi yok etmek için konuşlandırılmış mayınlar, bombalar, füzeler var ve biz de onlardan milimetrik hesaplarla ve şansla kurtulmaya çalışıyoruz; her ne kadar çabalasak da kontrol bizde olmadığı için siyasilerin verecekleri en ufak bir karar hayatımızı derinden etkiliyor ve biz rastgele insanların öldüğü bu seçilimden kurtulamıyoruz, kurtulamayacağız, kurtulmak için çabaladığımızda önümüzde bize kurşun sıkan polis ve askerler ile bizi terörist gösteren medyayı bulacağız. Açlığımızın sırtımıza yapıştığı bu kaosun tek nedeni de bellidir: Kapitalizm; zengin takımı için çalışıp, en asgari yaşam şartlarında kaosu yaşamamızdan sorumlu olan bu düzen…

’’din” adını verdikleri tek amacı bizleri dizginlemek olan saçmalıklar zincirini bile bugün, bunca gelişmeden sonra  bile kullanarak bize elimizdekilere şükretmeyi öğütlemeleri ve daha da ironiği bu görevi verdikleri insanların para içinde yüzmesi ve bir çoğumuzun bunları görmemesi veya gerçeklerden (ölümden sonra yaşamın olmaması mesela…) duyduğu acı yüzünden susması ve kendini anlatılanlarla avutacak kadar güçsüz olması dahi umutsuzluğa kapılmaya yeterken insanların artık ağır yaşam koşullarında yaşamayı bıraktığı ve emeklerini almak için isyan edip devletleri devirdiğini düşünelim. Ortada satış namına hiçbir şey yok, her şey paylaşmaya dayalı, büyük bir hazine var ve herkes oradan işine yarayan şeyleri alıyor. İşte böyle bir dünyanın mutluluğu gerçek mutluluktur. Hiçbir tasanın, kaygının olmadığı, yataktan kalktıktan sonra herhangi bir yere yetişmek zorunda olmayacağımız bir dünya. Karnımızın hep doyduğu, kimsenin diğerine ahkâm kesmediği bir dünya… Bu size ne kadar ütopik geliyor ise siz de o kadar kaosa inanır olmuşsunuz demektir. İnsanların eziyetlerine ses çıkarmamak herkesin adaletli yaşadığı bir dünyayı desteklemekten, bunun için organize olmaktan daha kolaydır. Kaosun canavarları, bu girdap sizi de yutacak ve o zaman hiçbir yaşam belirtisi kalmayacak…

Bizler Ceyda Özcan ve Şakir Coşkun olarak bu manifestoyu yazmayı kendimize görev edinmiş anarşistleriz. Toplumun girdiği bu girdabı inceledik, kendi düşüncelerimizle dile getirdik ve imzamızı attık. Yapılması gerekenin yapılacağı, akıldan çıkan her fikrin özgürce ifade edileceği bir dünya için: Yaşasın Özgür Bireyler ve Özgür Toplumlar!

Hiçbir Şeyi Unutmadık ve Her şeyi Değiştireceğiz!

Emekçilerin Özgürlüğünün Önündeki Herkese Ölüm!

Adresi kontrol edin

Katalan referandumuna sokaktan üç (anarşist) perspektif

1 Ekim Pazar günü Katalan hükümeti, İspanyol hükümetinin tüm karşı çıkışlarına rağmen Katalunya’nın İspanya’dan bağımsızlığı …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir