Anasayfa / Makaleler / 1917 Rusya Devrimi ve Bolşevik Karşı Devrim – Cem Gök

1917 Rusya Devrimi ve Bolşevik Karşı Devrim – Cem Gök

Rusya’da 1917 Şubat ayında başlayan ve 25 Ekim’de (Miladi takvimine göre 7 Kasım) Kerensky hükümetinin yıkılarak Bolşeviklerin iktidarı ellerine geçirmesiyle sonuçlanan devrimi, tümüyle Bolşevik Parti’nin öncülük ettiği ve doğal olarak onların iktidarıyla sonuçlanan bir süreç olarak kavramak sol içinde hala yaygın bir mit. Bu mit kapitalist sınıf ve onların ideologları için de zevkle sahipleniliyor. Çünkü Bolşeviklerin bir karşı devrimle iktidarı ele geçirerek kurduğu, binlerce işçi ve devrimcinin öldürülmesi, hapishanelere kapatılması ve sürgün edilmesine neden olan, işçi sınıfının sefaletinin devam ettiği ve nihayetinde 1989’da arkasında kötü anılar bırakarak çöken devlet kapitalizminin “sosyalizm” hatta “komünizm” olarak pazarlanması bu kavramların altının boşaltılmasından ve itibarsızlaştırılmasından başka bir şeye hizmet etmiyor. Diğer yandan geniş kitlelerin 20. Yüzyılın ve hatta insanlık tarihinin en önemli olaylarından biri olan 1917 Rusya Devrimi’nin gerçek değerini kavramasını zorlaştırıyor. 1917 Rusya Devrimi işçi sınıfının kendi kaderini eline almaya cüret ettiği, geniş kitlelerin tarihin akışını değiştirebildiğini gösterdiği insanlığın en önemli tarihsel anlarından biri olarak sahiplenilmeyi fazlasıyla hak ediyor.

Her şeyden önce Bolşeviklerin Şubat 1917’de başlayan devrimci süreç içindeki ve öncesinde ortaya çıkan mücadelelerdeki rolünün sınırlarını, dolayısıyla bu süreci ortaya çıkartan tarihsel arka planı irdelemek gerekiyor. Bunun için işçilerin kendiliğinden örgütlenmeleri olan işçi komiteleri ve sovyetlerin devrimdeki rolünü ve Bolşeviklerin bunlara yaklaşımlarını tartışmaya çalışacağız. Nihayetinde Bolşeviklerin politik hedeflerinin ve iktidarı ele geçirmelerinin ardından ortaya koydukları pratiğin bir devrim olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceğini irdeleyeceğiz.

Bir başlangıç anı: 1905 Devrimi

1904’te Rusya ve Japonya arasında patlak veren savaş halkın sefaletini arttırmıştı. Aralık 1904’de Çarlık Rusyası’nın başkenti olan Saint Petersburg’taki (1. Paylaşım Savaşı sırasında Petrograd adını alır) Putilov Fabrikasında başlayarak şehirdeki pek çok işyerine yayılan grev dalgasına yaklaşık 80 bin işçi katılmıştı. Bu mücadelede Çar yanlısı işçi dernekleri örgütlenmenin başını çekmekteydi.

22 Ocak 1905’te Çar yanlısı papaz Gapon’un öncülük ettiği yaklaşık 140 bin işçi, iş gününün sekiz saate indirilmesi, asgari ücretin arttırılması, fazla çalışmanın kaldırılması, Japonya ile savaşın sona ermesi gibi taleplerini Çar’a iletmek üzere Kışlık Saray’a yürümek istedi. Ordu birlikleri yürüyüşçülerin önünü keserek dağılmalarını söyledi ancak işçilerin dağılmaması üzerine askerlerin açtığı ateş sonucu binlerce kişi hayatını kaybetti.

Kanlı Pazar olarak adlandırılan bu katliam Çar’a olan güveni ortadan kaldırdı ve 1905 devriminin kıvılcımını ateşledi. Katliam sonrasında tüm Rusya’da işçi ve köylü örgütlenmeleri büyüdü, iki aylık süreç içerisinde Çarlık rejimine karşı geniş çaplı eylemler ve grevler patlak verdi. İşçilerin yanı sıra köylüler ve askerler de ayaklandılar. Ocak ayında Potemkin savaş gemisindeki ve Kronştad limanındaki denizciler ayaklandı. Saint Petersburg’tan başlayarak Rusya’nın pek çok yerinde işçilerin tabandan öz örgütlenmeleri olan sovyetler kendiliğinden biçimde kurulmaya başladı.

Bu süreçte Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin (RSDİP) Menşevik kanadının kısmi etkisi vardı. Ancak Bolşeviklerin etkisi –en iyimser ifadeyle- oldukça sınırlıydı. Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi (RSDİP) 1905 Devrimi öncesinde, 1903’teki ikinci kongresinde tarihi bölünmesini yaşamıştı. Bu bölünme 1912’de Menşeviklerin ve parlamenterizm karşıtı Otzovistlerin tasfiyesi ile nihayete erecekti.

Bolşevikler o dönemde kadroları büyük oranda küçük burjuvazi içerisinden gelen aydınların örgütlenmesiydi. Kuşkusuz Bolşevik Parti’nin her dönem pek çok işçi üyesi vardı ve merkezi organlarında işçi kökenli kadrolar da yer alıyordu. Ancak bu Bolşevik Partiyi bir “işçi sınıfı örgütü” yapmaya yetmiyor. Lenin’in 1902 yılında yazdığı “Ne Yapmalı” isimli kitabında tanımladığı biçimiyle Bolşevik Parti küçük burjuvazinin –kendi ifadeleriyle aydınlarının- örgütüydü. Lenin kitapta neden “kendiliğindencilik önünde eğilmemek” gerektiğini anlattığı bölümde işçilerin kendi yazgılarını liderlerinin ellerinden kurtarırlarsa, kendisi için bağımsız bir ideoloji geliştirebileceği düşüncesinin yanılgı olduğunu söyler ve “son derece doğru ve önemli” olduğunu belirterek Karl Kautsky’den alıntı yapar:

“… sosyalizmin kökleri, tıpkı proletaryanın sınıf mücadelesi gibi, modern ekonomik ilişkilerde bulunmaktadır ve sosyalizm, ikincisi gibi kapitalizmin yığınlarda yarattığı yoksulluk ve sefalete karşı mücadeleden ortaya çıkar. Ama sosyalizm ve sınıf mücadelesi, yan yana doğar, birbirinden değil; her biri farklı koşullarda ortaya çıkar. Modern sosyalist bilinç, yalnızca derin bilimsel bilgi temeli üzerinde yükselebilir. Gerçekten de, modern iktisat bilimi, diyelim modern teknoloji kadar, sosyalist üretim için bir koşuldur, ve proletarya, ne denli isterse istesin, ne birini ne de ötekini yaratabilir; her ikisi de modern toplumsal süreçten ortaya çıkar. Bilimin taşıyıcısı proletarya değil, burjuva aydın tabakadır: modern sosyalizm, bu tabakanın tek tek üyelerinin zihinlerinden kaynaklanmıştır ve bunu entelektüel olarak daha gelişmiş olan ve koşulların elverdiği yerlerde modern proleter sınıf mücadelesi sokak, proleterlere iletenler de bunlar olmuştur. Demek oluyor ki, sosyalist bilinç sınıf mücadelesine dışarıdan verilen bir şeydir, onun içinden kendiliğinden çıkan bir şey değildir.” (Lenin)

Parti kadrosu olan –sıradan üye değil- işçiler ise “profesyonel devrimci”ye dönüşüyor ve işçi kimliklerini kaybediyorlardı. Troçki  1940 yılında, “Stalin” isimli kitabında şunları söylüyor: “Unutulmamalıdır ki Bolşevik Parti’nin siyasal makinesi ağırlıklı olarak, köken ve yaşam koşulları bakımından küçük burjuva olan ve düşünce ve proletarya ile ilişkileri bakımından marksist olan entelektüellerden meydana geliyordu. Profesyonel devrimciye dönüşen işçiler ise bu düzene büyük şevkle girdiler ve kimliklerini onun içinde kaybettiler.” (Troçki)

Troçki aynı kitabında 1905 Nisanında toplanan Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi 3. Kongresi ile ilgili  “Bolşevizmin merkezcil eğilimlerinin olumsuz yönü ilk olarak Rus Sosyal-Demokrasisinin Üçüncü Kongresi’nde belirginleşti. Politik bir makineye has alışkanlıklar yeraltında şimdiden şekilleniyordu. Genç devrimci bürokrat bir karakter ortaya çıkıyordu.” Diyor ve ekliyor “Zorunlulukla kitlelerin sesine dikkatle kulak verilmesini gerektiren durumlarda dahi, hükmetmeyi tercih edip kendilerinden çok daha devrimci olan işçilere karşı uzlaşmaz ve sert davrandılar. Krupskaya, Bolşevik komitelerde olduğu gibi kongrenin kendisinde de neredeyse hiç işçi olmadığını belirtiyor. Entelektüeller çoğunluktaydı.” (Troçki)

İşçi sınıfının dışında olan (ona dışarıdan bilinç götürme amacını taşıyan) parti yine Troçki’nin aktardığına göre 1905 Devrimi sırasında sürecin oldukça dışındaydı ve dışarıdan müdahale girişimleri başarısızlıkla sonuçlanacaktı. 1905 Devrimi isimli kitabında Troçki şunları söylüyor: “Bolşeviklerin Petersburg komitesi, savaş halindeki kitlelerin partiye bağlı olmayan temsili gibi bir yenilikten dehşete düşmüştü. Sovyete ültimatom vermekten başka yapacak daha iyi bir şey bulamadı: Derhal sosyal demokrat bir programı benimse veya dağıl. Bolşevik işçi grubu da dahil olmak üzere, bütün olarak Petersburg Sovyeti bu ültimatomu gözünü dahi kırpmadan reddetti.” (Troçki)

1905 Devrimi sırasında fiilen mücadelenin içerisinde yer almış Rus anarşist Vsevolod Mikhailovich Eikhenbaum veya bilinen adıyla Voline de sürecin –yalnızca Bolşeviklerin değil- bütün siyasal partilerin inisiyatifi dışında ortaya çıktığını aktarıyor. Voline’in anlatımına göre “Grevin başlamasında hiçbir siyasal partinin, hatta hiçbir grev komitesinin rolü bile olmadı. İşçiler kendi kendilerinin ‘şefi ’ olarak, gönüllü bir atılım içerisinde fabrikaları ve şantiyeleri terk ettiler. Hareketi bir kenarından bile yakalama fırsatını bulamayan siyasi partiler tümüyle devre dışı kaldılar” (Voline)

Bu tasvir yine Troçi’nin 1905 isimli kitabındaki anlatımıyla örtüşüyor: “Sovyet, olayların seyrinden doğan nesnel bir gereksinmeye yanıt olarak ortaya çıktı. Otorite sahibi olan ama hiçbir geleneğe dayanmayan Sovyet, gerçekte hiçbir örgütsel mekanizmaya sahip değilken, dağınık durumdaki yüz binlerce insanı hemen içine alabilen, proletarya içindeki devrimci akımları birleştiren, inisiyatif ve kendiliğinden bir öz-denetim yeteneğine sahip olan ve hepsinden önemlisi, yirmi dört saat içinde yeraltından çıkabilen bir örgütlenmeydi.” (Troçki)

Lenin’in -ve Kautsky’nin- iddia ettiğinin tersine 1905 devrimi Bolşeviklerin –veya diğer küçük burjuva partilerinin- neredeyse hiçbir olumlu katkısı olmaksızın ortaya çıktı ve sovyetler gibi tarihsel bir miras ve deneyim bırakarak sönümlendi. Sonuç olarak Şubat’ta Rus İmparatorluğu Devlet Duması’nın kurulması ve Ekim’de yasama görevinin verilmesi ile ayaklanmalar büyük oranda etkisini yitirdi. Duma’nın kurulmasını takiben genel af çıkarıldı ama aynı zamanda devrimcilere ve işçi önderlerine yönelik ağır bir baskı dönemi başladı. Nihayetinde Duma önce 1906 Temmuz’unda geçici olarak, Haziran 1907’de de kalıcı olarak kapatıldı. Devrim yenilmişti ancak 1905’de yaşanan tarihsel deneyimin ardından 1917’ye gelindiğinde Rusya işçi sınıfı ne yapması gerektiğini biliyordu.

Şubat Devrimi

1. Paylaşım Savaşı Rusya halkları için tam anlamıyla bir yıkım olmuştu. Ekim 1916’ya gelindiğinde bir milyon sekiz yüz bin kişi ölmüş, iki milyon kişi savaşta esir düşmüş ve bir milyon kişi kaybolmuştu. Gıda sıkıntısı bir çok yerde kıtlık boyutuna ulaşmıştı. Pek çok yerde yerel isyanlar gerçekleşiyor, hükümet bunları asker göndererek bastırabiliyordu. Bu süreçte devrimci düşünceler işçiler, köylüler ve askerler arasında hızla yayılıyordu. Nihayetinde 1916-1917 kışında dayanılmaz hale gelen sefalet koşulları 1917 Şubat ayında Petrograd’ta hükümete karşı sokak gösterilerinin kıvılcımını çaktı.

Erkeklerin büyük bir çoğunluğu savaşta olduğu için kadın işçilerin oranı %40’a yükselmişti. 8 Mart’ta (Jülyen takvimine göre 23 Şubat) Petrograd’ta kadın işçiler greve çıkmış ve isyan dalgası hızla bütün kente yayılmıştı. Dikkat çekici olan Bolşevikler dahil sosyalist örgütler greve karşı çıkmış ve işçilere beklemelerini önermişlerdi. (Guillamón) Ancak kitle hareketinin kendi dinamikleri karşısında bunun hiçbir karşılığı olmadığı görülmektedir.

Bir çok fabrika ve imalathanede işçi komiteleri kurulmuştu. 10 Mart’ta (25 Şubat) bazı işletmelerde bu komiteler tanınmış, 8 saatlik iş günü talebi kabul edilmişti. Ancak eylemlerin devam eden günlerde yaygınlaşması sonrası Çar II. Nikolay gösterinin bastırmasını emretti, 11 Mart’ta (26 Şubat) polis göstericilere ateş açmış çok sayıda gösterici katledildi. Bu katliam hareketi durdurmak bir kenara daha da genişletti. Katliama tepki gösteren Pavlovsky Alayına bağlı bir kısım asker isyan başlattı ve işçilerin safına geçti. Kronştad ve Baltık Filosu gibi pek çok yerde askerler de subaylarını öldürdüler ve devrim saflarına katıldılar. Şubat devriminin belirleyici anı farklı birliklerden askerlerin ardı ardına ayaklanmış olan halka katılmasıydı. Gösterilerin başlamasından bir hafta sonra Çar II. Nikola görevden çekildi.

1905’te olduğu gibi Şubat Devriminde de işçilerin örgütlenme biçimi fabrika komiteleri ve sovyetlerdi. Ancak mücadelenin öncülüğünü işçi sınıfının yapmış olmasına rağmen Çar’ın devrilmesinden sonra burjuvazi iktidarı eline aldı. İşçi sınıfının özyönetim organları olarak işyeri konseyleri ve sovyetler tanmış olsa da burjuvazi Duma kanalıyla iktidarı elinde tutmaya devam etti, bir prens olan Georgi Lvov başbakan seçildi. Bu işçi sınıfı için yeterli değildi ancak bu devrimin başlangıcıydı. Grevler ve kitlesel eylemler giderek büyüyerek devam etti, komiteler ve sovyetler giderek yaygınlaştı, güçlendi.

Lenin’in dönüşü ve “Nisan Tezleri”

Şubat devrimi patlak verdiğinde on yıla yakın bir süredir yurtdışında yaşayan Lenin İsviçre’nin Zürih kentindeydi. Bolşevik Parti küçük bir sektten ibaretti. Ayrıca 1917’deki Petrograd Bolşevik örgütünde Lenin’den önemli derecede farklı görüşlere sahip birçok kişi vardı. 1917 Ekim ayına dek 700 tam zamanlı (profesyonel devrimci ) üyesi vardı. (Mandel) Sovyet örgütlenmelerinin merkez organlarında Menşevikler ve Sosyalist Devrimciler gibi reforrmist sosyalist parti yöneticileri hakimdi. (Rabinowitch)

Ancak tüm bunlara rağmen, her şey bittiğinde Bolşevikler iktidarı ele geçirmeyi, sovyetleri kontrolleri altına alarak bütün muhaliflerini saf dışı bırakmayı ve işçi öz örgütlenmelerini ortadan kaldırmayı nasıl başarabilmişlerdi? Bunda Lenin’in Şubat Devriminin hemen ardından yazdığı, Nisan Tezleri’nin rolü olduğunu vurgulamak gerekir. Lenin, gerek 1905’te gerekse Şubat 1917’de işçi sınıfının öz örgütlenme organları olarak kendiliğinden ortaya çıkan sovyetlerin önemini kavramıştı ve Bolşeviklerin etkisinin olmadığını teslim ederek, birinci görevin burada yer almak olduğunu ifade ediyordu.

Nisan Tezleri’nin 4. Maddesinde şunu diyordu. “İşçi vekilleri sovyetlerinin çoğunluğunda burjuvazinin etkisi altına düşmüş olan ve bu etkiyi proletaryaya yayan halkçı sosyalistlerden sosyalist-devrimcilerden de geçerek, Örgütlenme Komitesine (Çheydze’ye, Çereteli’ye vb.), Steklov’a vb., kadar, bütün küçük-burjuva oportünist unsurların bloku karşısında, partimizin azınlıkta olduğunun ve şimdilik zayıf bir azınlık oluşturduğunun bilinmesi. İşçi vekilleri sovyetlerinin mümkün olan biricik devrimci hükümet olabileceğini, ve bu yüzden, bu hükümet burjuvazinin etkisinde kaldığı sürece, bizim görevimizin, yığınlara sabırla, yöntemle ve direngenlikle taktiklerindeki yanılgıyı, bu yığınların pratik gereksinmelerini özellikle göz önünde tutarak açıklamaktan başka bir şey olamayacağını bu yığınlara anlatmak.” (Lenin)

Gerçekten de tabanda Bolşeviklerden anarşistlere devrimci akımlar olsa da Sovyet örgütlenmelerinin merkez kadrolarında Menşevikler ve Sosyalist Devrimciler etkindi. Sovyetlerin 1917 başındaki ilk kongresinde Prens Lvov başkanlığındaki burjuva-liberal hükümeti destekleme kararı alındı. (Mandel) Anarko-sendikalistler dışındaki anarşistler, sovyetler içerisinde fazla etkin değillerdi. Daha çok entelektüeller, köylüler ve küçük üreticiler arasında örgütlülerdi ve bölgesel komünler kurulmasını öneriyorlardı. Anarko sendikalistler ise sayıca az olsalar da Şubat- Ekim arasında işçi komitelerinin oluşturulmasında ve işçi denetiminin hayata geçirilmesinde etkileri vardı. (Avrich) Ancak sayıca az olmaları ve esnek örgütlenme anlayışları politik etkilerini oldukça sınırlıyordu. “Nisan Tezleri”nde ortaya konulan yaklaşım ve buna uygun planlı ve disiplinli pratikleri sayesinde Bolşevikler sovyetler üzerindeki etkinliklerini giderek arttırmışlar ve Ekim 1917’ye gelindiğinde bu gücü pragmatik biçimde kullanmayı başarmışlardı. Bu zamanı geldiğinde iktidarı ellerine alabilmelerinin anahtarı olacaktı.

Öte yandan Nisan Tezleri’ndeki “Polisin, ordunun ve memurların kaldırılması. “ “Bütün büyük toprak sahiplerinin topraklarının zor alımı.” gibi radikal önerilerin bir çok anarşistin de Lenin’e sempatiyle bakmasına neden olduğu anlaşılıyor. Bolşevikler ve anarşistler Şubat-Ekim arasında geçici hükümetin yıkılması amacıyla belli bir düzeyde ortak davrandılar. Özellikle yerellerde Bolşevikler ve anarşistler birlikte hareket ediyorlardı. Temmuz ayaklanması bunun en somut örneklerinden biriydi. 3 Temmuz’da Petrograd’ta işçiler ve denizcilerin başlattığı ve Petrograd Sovyeti’nin iktidarı alması talepli bir ayaklanmaya dönüşen süreç –her ne kadar Sovyetlerde henüz çoğunluğu elde edememiş olan Bolşevik Parti’nin merkez komitesi isteksizse de- garnizonlarda ve fabrikalardaki anarşistler ve Bolşevikler birlikte hareket etmişlerdi. Temmuz Ayaklanması yenilgiyle sonuçlandı ama grevler ve eylemler Ekim Devrimi’ne kadar durmadı.

Ekim Devrimi

Başta söylediğimiz gibi Ekim Devrimini Bolşevik Parti’nin liderlik ettiği isyancı işçi, köylü ve askerlerin, Geçici Hükümet’in devrilerek iktidarı ellerine aldığı bir ana indirgemek hatalıdır. Devrim işçi sınıfının desteği ile ve geniş işçi, asker kitlelerinin uzun süreli mücadelesinin sonucu olarak gerçekleşmiştir. 25 Ekim’de Geçici Hükümet’in devrilmesi ile sonuçlanan ayaklanma sovyetler ve fabrika komiteleri içerisinde yer alan Bolşeviklerin yanı sıra anarşistler ve sol sosyal devrimcilerin aktif katılımı sayesinde başarıya ulaşmıştır. Ekim’de yaşananların; Rusya’daki köklü devrimci geleneğin, Şubat’tan beri yaşanan gelişmelerin, savaş ve sefalet koşullarının ve uzun süredir devam eden devrimci ajitasyonun tümünün bir sonucu olduğunu görmek önemlidir.

Aleksandr Kerenski’nin Başbakan olduğu Geçici Hükümet döneminde sorunlar çözülmemişti, savaş sürüyor ve yoksulluk devam ediyordu. Sovyetler ve geçici hükümet arasındaki ikili iktidar durumu daha fazla sürüdürülebilir değildi. İşçi sınıfı için devrimden başka bir seçenek kalmamıştı, mesele bunun nasıl gerçekleşeceğiydi. Bir işçi köylü devrimini savunan disiplinli, örgütlü güç olarak Bolşevikler çok kısa bir süre içerisinde üye sayısını ve etki alanını muazzam biçimde arttırmıştı. Eylül ayına gelindiğinde Bolşevik Parti hem Petrograd hem de Moskova Sovyetleri’nde çoğunluğu elde etmişti. (Rabinowitch) Bunda örgütsel disiplinlerinin ötesinde komite ve sovyetleri savunmaları, devrim çağrısı yapmaları ve özellikle savaş karşıtı söylemlerinin etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Bunlar savaştan harap düşmüş Rus işçi ve köylülüğünün ruhu ve talepleriyle örtüşüyordu.

Ekim ayının ilk haftasında (bundan sonraki anlatımlar Jülyen takvimine göre yapılacak) Alman kuvvetleri Riga ve Finlandiya körfezlerindeki stratejik adaları ele geçirmişti. Hükümet bu yenilginin nedeninin “denizci birliklerinin korkaklığı, disiplinsizliği ve moralsizliği” olduğunu öne sürüyordu. Ekim ayının ikinci haftası Baltık’taki Alman hareketliliğini gerekçe göstererek Geçici Hükümet, Petrograd Garnizonu’nun tamamını cepheye göndermeye karar verdi. Bu gelişme –devrimci solun ajitasyonunun da etkisiyle- Kerenski’nin devrimi boğmak için Petrograd’ı Almanlar’a teslim etmek istediği düşüncesini yaygınlaştırdı. Hükümetin Petrograd’tan Movkova’ya taşınması hazırlıkları yapıldığının duyulması bu kanıyı güçlendirdi. Garnizon birimleri peş peşe hükümet karşıtı kararlar alıyor ve Petrograd Sovyeti’ne destek taahhüdünde bulunuyorlardı. Menşevikler ve Sosyalist Devrimciler garnizon askerlerinin “halkın güvenini alacak savunma planlarını hazırlayacak özeli bir komite kurarak” cepheye gitmek üzere hazırlanmaları çağrısı yapıyordu. Bolşevikler ise derhal barış yapılması çağrısı yapıyor, Kerenski hükümetini Petrograd’ı Almanlar’a teslim etmeye hazırlanmakla suçluyordu.

O dönemde Bolşeviklerin denetiminde olduğuna inanılmasına rağmen Petrograd Sovyeti Yürütme Komitesi’nin 9 Ekim tarihli kararında Menşevik ve Sosyalist Devrimcilerin “Hükümetten ayrı askeri bir komite” oluşturulması önerisi kabul edildi. Yani bir kaç hafta sonra, hükümeti yıkmak üzere harekete geçecek olan Askeri Devrimci Komite başlangıçta Bolşeviklerin muhalefetine rağmen kurulmuştu ve amacı emperyalist savaşın sürdürülmesi idi. (Rabinowitch) Bütün bunlar Ekim devriminin Bolşevikler tarafından planlanmış bir politik devrim olduğu mitini sarsıyor. Bolşeviklerin son ana kadar sürece bütünen hakim olmadığı ancak anlık gelişmelere göre hızlı karar alabilen ve uygulayabilen bir yapı olduğu anlaşılıyor.

Askeri Devrimci Komite’nin örgüt planı Petrograd Sovyeti Yürütme Komitesi ve Askeri Bölüm toplantılarında tartışıldı ve 16 Ekim’de plan tamamlandı. Bu dönmede dahi Askeri Devrimci Komite’nin hükümeti devirmek gibi bir amacı yoktu. Askeri Devrimci Komite üyeleri arasında Bolşevikler, Sol Sosyalist Devrimciler ve anarşistler vardı. Komite ilk toplantısını 20 Ekim’de yaptı ve üçü Bolşevik, ikisi Sol Sosyalist Devrimci olmak üzere beş kişilik liderlik bürosu seçti. Liderliğin belirlenmesiyle Askeri Komite Bolşeviklerin amacı için uygun bir araç haline gelmiş oldu. Petrograd’taki askeri birliklerin neredeyse tümü Geçici Hükümet’in iktidarı sovyetlere devredilmesi gerektiğini ilan ediyordu. 21-22 Ekim’de Askeri Devrimci Komite garnizon üzerinde otorite sağlamıştı. Devam eden günlerde şehrin her yerinde ajitasyon çalışmaları yürütülüyor,halka açık toplantılar ve kitlesel gösteriler gerçekleşiyordu. Büyük topu Kışlık Saray’a çevrilmiş olan Peter Paul Kalesi 23 Ekim’de herhangi bir çatışma olmaksızın, kale birlikleriyle yapılan bir toplantı sonucu Askeri Devrimci Komite’ye devredildi.

Bu gelişmelere Kerenski Hükümet’i bir kısım Bolşevik Parti üyesini tutuklayarak ve Bolşeviklere ait Roboçi Put gazetesini yayınlayan Trud Basımevi’ni basarak karşılık verdi ve Kışlık Saray’ı korumak için askeri hazırlığı yoğunlaştırdı. Ancak hükümeti korumak isteyen birliklerin gelişi Askeri Devrimci Komite’yi destekleyen yerel birlikler tarafından başkent dışında engellenmişti. 24 Ekim akşamı Kışlık Saray’a giden köprü Askeri Devrimci Komite’ye bağlı birlikler tarafından tutulmuş, gece yarısı Nikolaevski İstasyonu ele geçirilmiş, sabah 6.00’da Devlet Bankası işgal edilmişti. 25 Ekim sabah 10.00’da Askeri Devrimci Komite’ye geçtiği ilan edilen bildiri yayınlanır. O saat itibariyle yalnızca Kışlık Saray hükümetin kontrolünde bulunuyordu. Kerensky ise ABD büyükelçiliğine ait bir araçla buradan kaçmıştı.

Kışlık Saray’ı savunan yaklaşık üç bin civarında subay, askeri öğrenci ve Kazak askerler vardı. Çevreleri tümüyle sarılmıştı ve onlara geleceği söylenen erzak ve takviyeler gelmeyince moralleri iyice bozulmaya başladı. Akşam önce Mikhailovski Topçu Okulu askeri öğrencilerinden büyük bir grup beraberlerinde saraydaki altı ağır topun dördünü götürerek ayrıldılar ve ardından iki yüz kadar Kazak askeri ayrıldı. Zaman ilerledikçe ayrılan asker ve askeri öğrenci sayısı artıyordu. Askeri Devrimci Komiteye bağlı birlikler 26 Ekim saat 02.00 civarında Kışlık Saray’a girdiklerinde direnişle karşılaşmadılar. Geçici Hükümet üyeleri tutuklandı. Nihayetinde Kerensky Hükümet’i devrilmişti. (Rabinowitch)

Genel yargının aksine Şubat’tan başlayan süreci örgütleyenler de Geçici Hükümet’i deviren yumruğu vuranlar da Bolşevikler değildi. Anarko sendikalistlerin 1917 Ağustos’unda yayınlamaya başladıkları “Golos Truda” isimli yayının 18 Kasım 1917 tarihli sayısında yayınlanan N.I. Pavlov yazısındaki ifadesiyle:  “Şimdi olup biten şey bir ‘Bolşevik ayaklanması’ değil, tüm emekçi sınıfların ayaklanmasıdır. Bolşevikler o kadar kalabalık değiller, bu gerçekten de onların işi değildir. Başkaldıranların büyük bir bölümü kesinlikle partisiz işçiler, köylüler ve askerlerdir. Bu, SD’ler ve Menşevikler Bolşevikler’le dargın oldukları için yapılmadı; devrim partiler tarafından değil, kitlelerin kendileri tarafından yapıldı ve her şey söylenip yapıldığında, hakim rol herhangi bir parti tarafından oynanmış değildir.” (Avrich)

Ancak Bolşevikler örgütlülerdi, disiplinlilerdi, duruma göre taktik geliştirebilen pragmatik bir liderlikleri vardı ve iktidarı ellerine almak için her yolu mubah görüyorlardı. Nihayetinde 26 Ekim’de İkinci Bütün Rusya Sovyetler Kongresi’nin açılış oturumunda Halk Komiserleri Konseyi (Sovnarkom) ilan edildi ve Konsey bütünüyle Bolşevik Parti üyelerinden oluşmaktaydı.

Bolşevik Karşı Devrim

Devrim bu andan itibaren Bolşevikler eliyle yozlaştırılır ve karşı devrim süreci başlar. Bolşevik Parti’nin iktidarı eline geçirdiği 26 Ekim 1917’ye (Miladi takvime göre 8 Kasım) kadar işçi komiteleri alabildiğine yaygınlaşmış, işçi denetimi pek çok işyerinde kabul edilmiş ve işçi sınıfı lehine pek çok kazanım elde edilmişti. Burjuva hükümetin ortadan kaldırılarak, iktidarın işçi komiteleri ve ilk ortaya çıktığı dönemdeki anlamında işçilerin öz örgütlenmesi olarak sovyetler eliyle tüm topluma yayılacağı bir toplumsal devrim bir zorunluluktu. Anarşistler (en azından anarko-sendikalistler) tüm bu süreçte bunu savundu ve bunun için mücadele ettiler ve iktidarı ellerine almalarından sonra da bu mücadeleyi Bolşeviklere karşı verdiler. Anarşistler tarafından işyeri komiteleri ve sovyetler işçi sınıfının kendi kaderini eline alabilmesi için -eksikleri olan, ilerletilmesi gereken- gerekli organlar olarak görüyorlardı. Ancak Bolşevikler için sovyetler pragmatik olarak kullandıkları, zamanı geldiğinde etkisizleştirecekleri ve kontrol altına alacakları araçlardı.

Devrim anına kadar anarşistlerin önemli bir kısmı ve işçi sınıfının diğer militan unsurları –örgütsüz olmalarının ve Lenin’in retoriklerinin etkisiyle- Bolşeviklerle birlikte hareket etti. Ancak anarşistler ve Bolşevikler iktidar, komite ve sovyet kavramlarına da aynı anlamı yüklemediği ortaya çıktı -veya zaten ortadaydı. Sovyetlerde Ekim devrimi öncesinde Menşevikler ve Sağ Sosyalist Devrimciler gibi devrim karşıtı güçler de yer alıyordu ve sorunsuz işleyen organlar değildi. Ancak buna rağmen Bolşevik iktidarına kadar işçi sınıfının mücadelesinde temel öneme sahip devrimci taban örgütleri olarak varlıklarını sürdürdüler. Anarko sendikalistlerin yayın organı Golos Truda’da 22 Aralık 1917 tarihinde yazılan bir yazıda “Ekim devrimi öncesi sovyetler” için şunlar söyleniyor:

“Sovyetlerin 24 Ekim 1917 öncesindeki eylemleri devrimci bir nitelik taşıyordu; çünkü sovyetler, proletarya tarafından kendiliğindenci bir tarzda, devrimci araçlarla ve her bir yörenin gereksinimlerinden doğup, (a) kitlelerin devrimcileşmesini, (b) etkinlik ve özgüvenlerinin geliştirilmesini ve (c) kendi yaratıcı güçlerine inançlarının güçlendirilmesini getiren doğaçlama öğesiyle ortaya çıkmıştı… Bu sırada sovyetler o zaman dek var olmamış, en iyi politik örgütlenme biçimiydiler; çünkü “temsilciler”in geri çekilmesi, yeniden seçilmesi ve seçmenlerin arzusunu daha iyi dile getiren başkalarının bunların yerini alması olanağını veriyor, yani seçmenler, kendi seçtikleri temsilcileri denetleme izni veriyordu.” (Avrich)

Devrim sonrasında ise sovyetler, Bolşevik Parti kontrolünün giderek arttığı “düzen” aygıtları haline gelecek, işçilerin komiteler ve sovyetler aracılığıyla karar alma ve planlama süreçlerine katılma imkanı ortadan kalkacaktı. Bolşeviklerin iktidarı ellerine almasının üzerinden çok geçmeden, 3 Kasım’da yayınlanan “İşçi Denetimi Taslak Kararnamesi” ile pratikte kabul edilmiş olan işçi denetiminin kısıtlanması öngörülür. Buna göre, “işçi komitelerinin kararları sendikalar ve kongreler tarafından iptal edilebilir.” “Seçilen delegeler en sıkı düzen ve disiplinin sağlanması ve mülkiyetin korunması için devlete karşı sorumlu olacaktır.” Belirtmek gerekir ki sendikalar o dönem de bürokratik aygıtlardı ve Bolşevik Parti’nin kontrolündeydi. (Brinton)

Bütün Rusya Sovyetler Merkez Yürütme Komitesi’nce 14 Kasım’da uzun tartışmalar sonucu kabul edilen metin ile fabrika komitelerine “hiyerarşik bir düzen” getiriliyor ve “Bütün Rusya İşçi Denetim Konseyi”ne bağlanıyordu. Yani daha açık bir ifadeyle fabrika komitelerinin – ki o dönemde hala anarko-sendikalistlerin etkisi altındaydı- Bolşevik Parti’nin denetimine girmesinin ilk adımı atılmış oldu.

9 Kasım’da Posta ve Telgraf Halk Komiserliği’ndeki Sovyet, halk komiserinin “Posta ve Telgraf Dairesi’nin idaresi için oluşturulan ve güya inisiyatifi elinde tutan grup veya komitelerin hiçbirinin, merkezi iktidara ve halk komiseri olarak bana ait olan işlevleri gasp edemeyeceğini ilan ediyorum.” şeklindeki ültimatomu ile dağıtılır. Yine 28 Kasım tarihli kararnameyle Deniz Kuvvetleri’ndeki Sovyet dağıtılır. 5 Aralık’ta Bütün Rusya İşçi Denetim Konseyi de dahil ekonomik faaliyetlerin kontrolü tek bir merkezi kuruma Yüksek Ekonomik Konsey’e bağlanır. Yüksek Ekonomik Konsey de tümü Bolşevik Parti üyelerinden oluşan Halk Komiserleri Konseyi’ne bağlı olacaktır.

7-14 Ocak 1918’de gerçekleştirilen Birinci Bütün Rusya Sendikalar Kongresi’nde komiteleri temsilen katılan işçilerin ve anarko sendikalistlerin muhalefetine karşın fabrika komitelerinin sendika organlarına dönüştürülmesine karar verildi. Bolşevikler, Menşevikler ve Sosyal Devrimciler bu kararda birlikte hareket etmişlerdi. Bolşevikler, Menşevikler ve Sosyal Devrimcilerle benzer biçimde fabrika komitelerinin “denetimsiz gücünden” rahatsızdı. Sendikalar ise bürokratik/merkezi aygıtlar olarak, Bolşeviklerin kontrolü altındaydı. Kongre kararında sendikaların işlevi de şöyle ifade ediliyordu: “Sendikalar üretimi örgütlemek ve ülkenin bozulan ekonomik güçlerini eski haline getirmek olan temel yükümlülüklerini yerine getirmelidirler. En acil görevleri, çıktıyı düzenlemesi istenen bütün merkezi organlara, işçi denetiminin örgütlenmesine, emek gücünün kayıt ve dağılımına, kır ile kent arasındaki mübadelenin örgütlenmesine, sabotaja karşı mücadeleye ve genel çalışma yükümlülüğünü uygulamaya enerjik katılımlarıdır … Kongre, öngörülen sürecin sonunda sendikaların kaçınılmaz olarak sosyalist devlet organlarına dönüşmüş olacağı inancındadır. Sendikalara katılım, herhangi bir sanayide istihdam edilen herkesin devlete karşı ödevi olacaktır.” Yani sendikalar açıkça devletin kontrol ve düzenleme organları olarak tanımlanmışlardı. Bu karar ilerleyen süreçte işçi sınıfı örgütlerinin bütün olarak Bolşevik Parti’ye bağlanmasının ilk önemli adımlarından biri olarak tarihidir.

Brest-Litovsk Barış anlaşmasının imzalandığı 3 Mart’ta Yüksek Ekonomik Konsey (Vesenka) tarafından fabrika veya işlik komitelerinin tüm kararlarının Ekonomik İdari Konsey’in onayına sunularak uygulanacağı öngörülen kararname çıkarılır. Kararnameye göre her üretim birimine biri teknik, diğeri parti temsilcisi iki müdür atanacaktı. Görüleceği üzere Bolşevikler iktidara geldikleri günden itibaren hiç vakit kaybetmeden işçileri karar alma sürecine katıma imkanlarını ortadan kaldırmışlardır. Bu devrimci muhalefetin tasfiyesi ve devlet kapitalizminin kurumsallaştırılmasıyla paralel olarak ilerleyecektir.

Bolşevikler dışındaki muhalif güçlerin ve kontrol dışı işçi hareketlerinin tasfiyesi iç savaş sonrasında ve özellikle savaşın sona ermesinin ardından hız kazansa da 1918 yılından itibaren saldırlar başlar. İşçiler için grev yapmak neredeyse olanaksız hale gelmiştir. 18 Ocak 1918’de gösteri yapan Menşevik işçilere Kızıl Muhafızlar tarafından ateş açılır.  Ocak 1918’de Moskova Sovyeti Merkez Yürütmesi’nin kararıyla bazı muhalif delegeler tutuklanır. Yine 24 Ocak’ta Moskova’da yapılan bir işçi konferansının ardından katılan delegeler tutuklanır. Mart ayında Osinskiy, Buharin, Lomov, Smirnow gibi sol komünistler Yüksek Ekonomik Konsey’in önemli mevkilerinden kovulurlar. (Brinton)

12 Nisan’da ise gece yarısından başlayarak Moskova’daki Anarşist Gruplar Federasyonu başta olmak üzere Moskova’daki tüm anarşist örgütler, polis ve askerler tarafından saldırıya uğradı. Çeka’ya göre, anarşistler 18 Nisan tarihinde bir ayaklanma planlıyordu ve saldırıya bu nedenle karar verilmişti. Ancak herhangi bir kanıta dayanmayan bu iddia anarşistler tarafından her zaman şiddetle reddedilmiştir. 40 anarşist katledildi, 500’den fazlası tutuklandı. Mayıs ayında Brevestnik, Anarkhia, Golos Truda gibi önde gelen anarşist yayınlar kapatıldı. (Kara Muhafızlar)

Devlet Kapitalizmi

Bolşevikler ve Menşevikler arasındaki 1903’te ortaya çıkan ayrışmanın nedeni örgütsel anlayış ve Rus devriminde burjuvazinin rolü, parlamentarizm gibi stratejik/taktiksel konulara ilişkindi. Menşeviklere göre devrim ancak burjuva karakterli olabilirdi. Burjuvazi iktidarı ele geçirdiği zaman, işçiler demokratik ve parlamentarist yolları izleyerek, kademeli olarak iktidardan giderek daha fazla pay alacak ve nihayetinde sosyalizmi kuracaklardı. Lenin de bir burjuva devrimin gerekliliğini kabul etmekle birlikte Rusya’da burjuvazinin iktidarı ele geçirebilecek kadarı güçlü olmadığını bu nedenle orta sınıf aydınların önderlik edeceği işçi ve köylülerin devrimle iktidarı ele geçirmesi gerektiğini savunmaktaydı.

Bu pratikte bir orta sınıf iktidarı olarak gerçekleşecektir. Ancak 1905’ten İç Savaşa kadar kadar pek çok zaman birlikte hareket ediyorlar veya belli konularda bazı Bolşevik kadrolar Menşeviklerin yanında davranabiliyor, örgütsel geçişler olabiliyordu. Örneğin Şubat devriminden sonra, Bolşevik Parti Merkez Komitesi’nin çoğunluğu Menşevikler gibi Kerensky Hükümeti’nin desteklenmesinden yanaydı. Pravda’da Mart ayı ortasında Stalin gazetenin editöryel komitesinin denetimini ele geçirdi ve savaşın devam etmesi fikri lehine çok sayıda makale yayınlamaya başladı. 1 Nisan’daki Parti Konferansı’nda Bolşevikler, Stalin’in “savaşta Geçici Hükümeti destekleme” önerisini ve Bolşeviklerin ve Menşeviklerin birleşmesi olasılığını kabul etti. (Guillamón)

Yine yukarıda sözünü ettiğimiz Birinci Bütün Rusya Sendikalar Kongresi’ndeki fabrika komitelerinin sendika organlarına kararının alınmasında olduğu gibi birlikte hareket edilmesi istisna değildi. Üretici güçlerin geliştirilmesi yani kapitalizmin inşası hedefi konusunda bir ayrışmaları söz konusu değildi. Ayrışma konusu iktidarın devrimle devlet aygıtını fiilen ele geçiren orta sınıflarda (küçük burjuvazi, devlet bürokratları, subaylar) mı yoksa burjuvazide mi olacağı idi.

Nihayetinde Bolşevikler iktidarı ele geçirmelerinin ardından devlet kapitalizmini inşaya giriştiler. Lenin’in 28 Nisan 1918’de Izvestiya’da yayınlanan “Sovyet Hükümetinin Doğrudan Görevleri” başlıklı makalesinde her işçinin üretkenliğini arttırmak için “kart sisteminin başlatılması”, “artan üretkenliğe ikramiye ödenmesi”, “Parça başı iş sistemi”, ”Taylor sisteminin uygulanması” gibi önerilerde bulunuyor ve açıklıkla şunu ifade ediyordu: “… büyük ölçekli makine sanayi mutlak ve katı bir irade birliği ister… İradenin katı birliği nasıl sağlanabilir? Binlerce kişinin iradesini bir kişinin iradesine tabi kılmasıyla… Tek bir iradeye sorgusuz sualsiz itaat büyük ölçekli makine sanayiine dayanak emek süreçlerinin başarısı için kesinlikle zorunludur…” (Brinton)

Lenin’in açıklıkla vurguladığı gibi merkezi planlamaya dayalı kapitalist bir sistem kurulabilmesi için katı merkezi bir otorite, zorba bir iktidar zorunluluktu. Yani günümüzde liberallerin –ve bazı anarşistlerin- ifade ettiği gibi Ekim devrimi sonrasında kurulan sistemin asıl problemi “antidemokratik” veya baskıcı olması değildir. Asıl problem işçi sınıfının kendi kaderini eline almak ve sınıfsız bir toplum kurmak adına 1917 Ekim’ine kadar elde ettiği kazanımlarının ileri taşınması bir kenara ortadan kaldırılması, Ekim’e kadar olan süreçte mücadelenin taşıyıcısı ve devrimi ilerletebilecek örgütsel mekanizmalar olan işyeri komiteleri ve sovyetlerin etkisizleştirilmesi ve devlet kapitalizminin inşa etmesiydi. İktidarın giderek otoriterleşmesi ve sonuçta bir parti diktatörlüğü kurulması bunları gerçekleştirebilmenin koşuluydu.

Vurgulamak gerekir ki “Devlet kapitalizmi” kavramı bizim tarafımızdan getirilen bir suçlama değildir. Bu kavram Lenin tarafından bizzat dillendiriliyor ve savunuluyordu. Lenin Sol Komünistlerin Kommunist isimli yayınlarındaki eleştirilerine yanıt vermek için yazdığı, 5 Mayıs 1918’de yayınlanan “ ‘Sol Kanat’ Çocukluğu (‘Left Wing’ Childness)” isimli kitabında şunları söyler: “Sovyet Cumhuriyeti’nin şu anki durumuyla kıyaslandığında devlet kapitalizminin ileri bir adım olacağı onların aklına gelmedi. Yaklaşık altı aylık süre içerisinde devlet kapitalizmini başlatırsak büyük bir başarıya ve sağlam bir güvenceye ulaşırız; bir yıl içinde sosyalizm, sürekli sabit bir dayanak kazanmış ve ülkemizde yenilmez hale gelmiş olur.” “Ekonomik bakımdan devlet kapitalizmi ekonominin şimdiki sisteminden ölçülemez derecede üstündür.” (Lenin)

Lenin bu fikirleri yeni ortaya atmıyordu, dolayısıyla bu tutumun yaklaşan iç savaş koşulları ile açıklanması zor görünüyor. Ekim devriminden önce yazılmış olan “Tehdit eden çöküş ve onunla nasıl savaşacağız” isimli kitabında Lenin tartışmaya yer bırakmayacak biçimde şunları söylüyor: “Sosyalizm yalnızca devlet kapitalizmi tekelinin bir sonraki aşamasıdır. Yada bir başka deyişle, yalnızca bütün insanların çıkarlarına hizmet etmek için kurulmuş devlet kapitalizmi tekelidir.” (Lenin)

24 Mayıs 1918’de başlayan Birinci Bütün Rusya Bölgesel Ekonomik Konseyler Kongresi’nde uzun tartışmalar neticesinde kongrenin bir alt komitesinde sınai işletmelerinin yönetim kurullarındaki temsilcilerin üçte ikisinin işçiler arasından seçilmesi gerektiği kararı çıkmıştı. Ancak bu karar Kongre’de Lenin’in karşı çıkması sonucu en fazla üçte birinin seçimle işbaşına gelebileceği şeklinde düzeltildi. Ayrıca parça başı iş ve ikramiye gibi “üretimi arttırmaya “ dönük kapitalist taktikler benimsendi. İç Savaşla yürürlüğe sokulan politikalar ve saldırılarla işçi sınıfı hareketi bütünüyle etkisizleştirilmiş, devrimci ruhu ezilmiş ve 1922’ye gelindiğinde Yeni Ekonomi Politikaları (New Economic Policy – NEP) adlandırılan devlet kapitalizmi uygulamaları yürürlüğe sokulabilmiştir. NEP ile kamulaştırma uygulamaları gevşetilmiş, bazı sanayi alanları ve tarım özel sermayeye açılmış, kapitalist devletlerle ticaret yoğunlaşmıştır. Her şey bittiğinde Bolşeviklerin başardığı iktidara geldiklerinde burjuvazinin zayıf olduğu Rusya’da kapitalizmi geliştirmekten başka bir şey değildi. (Brinton)

İç Savaş ve “Savaş Komünizmi”

Mayıs 1918’de Çekoslovakya bölgesinde bulunan yaklaşık elli bin kişilik askeri birliğin Bolşeviklere karşı ayaklanmasıyla iç savaş patlak verdi. Sibirya’nın ve Güneydoğu Rusya’nın pek çok yerinde anti Boleşvik ayaklanmalar başlar. Güneyde Çar yanlısı general Denikin İngilizler’in desteğiyle daha sonra “Beyaz Ordu” adını alacak bir ordu kurdu. İç savaş 14 Kasım 1920’de General Wrangel liderliğindeki Beyaz Ordu birliklerinin Kırımı boşaltması ile sona erer. Bu süreçte anarşistlerin önemli bir kısmı Beyaz Ordu’ya karşı Bolşeviklerle birlikte hareket etti. Öyle ki 1919 Ağustosunda Lenin anarşistleri iç savaştaki rolleri nedeniyle “Sovyet iktidarının en yürekten destekçileri” saymaktaydı. Bu konuda Mart 1919’da Beyaz Ordu’ya karşı Bolşevikler askeri eylem paktı oluşturan Nestor Mahno önderliğindeki anarşist birliklerin rolünü vurgulamak gerekir.

İç savaş Bolşeviklere, işçi sınıfı denetiminin tümüyle ortadan kaldırılması ve vahşi devlet kapitalizmi uygulamalarının yoğunlaştırılması imkanı verdi. Öncesinde başlamış olan bürokratik merkezileşme hız kazandı. İşçi denetimi tümüyle ortadan kaldırıldı. Fabrika komiteleri tümüyle dağılmıştı, sendikalar gittikçe tümüyle Bolşevik Parti’nin kontrolünde devlet aygıtlarına dönüşmüştü. Emeğin ve sendikaların militarizasyonu olarak tanımlanan uygulamalarla Rusya ekonomisi yarı askeri temelde düzenlendi. Troçki tarafından ortaya atılan ve uygulamaya konulan “Emek orduları” fikri ile askeri birliklerin işçi ordusuna dönüştürmeyi ve sanayi işçilerinin askeri organizasyon görevleri için üretim yapması öngörülüyordu. Bu konuda Bolşevik Parti’nin geri kalanı da Troçki’yi destekliyordu.

27 Aralık 1919’da Çalışma Ödevi Komisyonu kurulur ve aynı zamanda savaş komiseri olan Troçki bu komisyonun başkanı olur. Halk Komiserleri Konseyi (Sovnarkom) tarafından çıkartılan kararnameyle herhangi bir kimseden bir defaya özgü veya belirli aralıklarla çeşitli iş biçimlerine katılması istenebileceği düzenlendi. Tek adam yönetimi ve zorunlu çalışma kalıcılaşana kadar Troçki ve Lenin tarafından kabul edilene kadar tüm parti kongrelerinde hararetle savunulmuştur. Troçki şunu söylüyordu: “Çalışma zorunluluğu kapitalizmden sosyalizme geçiş sırasında en yüksek yoğunluk derecesine ulaşacaktır. Çalışma kaçakları ceza taburları halinde düzenlenmeli ve toplama kamplarına konulmalıdır.” Troçki ayrıca “verilmli işçilere teşvik edici ücret verilmesini” “sosyalist rekabeti” savunuyordu. Temmuz 1920’de yayınlanan “Terörizm ve Komünizm” isimli kitabında da zorunlu çalışmayı savunuyor ve sendikaların görevini şöyle tarif ediyordu: “Sendikalar işçileri disipline etmeli ve onlara üretimin çıkarlarını kendi ihtiyaç ve taleplerinin üstüne koymayı öğretmelidir.” Lenin de tek adam rejimini hararetle savunuyor sendikaları “devlet iktidarının yedekleri” olarak tanımlıyor ve emeğin militarizasyonunun sosyalist emek politikasının değişmez bir niteliği olarak kabul edilmesi gerektiğini söylüyordu. Dolayısıyla iç savaş döneminde başlanan bu uygulamalar, kurulan yeni rejimin temeli olarak kabul edilmiş ve sonrasında da kurumsallaşarak uygulanmıştır. Hatta gerek Parti içindeki muhalefet gerekse işçi kitlelerinin karşı çıkışı nedeniyle bu ancak iç savaş sonrasında mümkün olabilmiştir. (Brinton)

İç savaşın ardından gerek Parti içinde gerekse Parti dışında muhalefet tümüyle ortadan kaldırılacak, işçi sınıfının Ekim devrimini ruhunu oluşturan talepleri, örgütlenmeler şiddetle bastırılacaktır. 8-16 Mart 1921 tarihleri arasında gerçekleşen Rusya Komünist Partisi Parti Kongresi ile Parti içi hizipler yasaklandı, Merkez Komite’ye Parti içi mekanizmalarda sınırsız haklar tanındı. Zaten büyük oranda Bolşeviklerin kontrolündeki sendikalarda işçi inisiyatifinin kırıntısı dahi bırakılmadı. Artık bürokratik merkezi planlamaya dayalı devlet kapitalizminin işlemesinin önünde yalnızca bir kaç teferruat vardır.

Kronştad

1905’ten başlayarak Rus devrimci hareketinin en dinamik unsurunu denizcilerdi ve Kronştad denizcileri tüm mücadele süreçlerinin en aktif unsurlarından biri olmuştur. 1917 Şubat’ında başlayan devrimci süreçte de Kronştad mücadelenin en ileri noktasını temsil ediyordu. 26 Mayıs 1917’de yani Kerenski hükümetinin devrilerek Bolşeviklerin iktidarı ellerine geçirmesinden 5 ay önce Kronştad Sovyeti tüm iktidarın Kronştad işçi, asker ve temsilciler Sovyeti’nde olduğunu ilan ediyordu. Şubat’ta Temmuz ayaklanmasında ve devam eden süreçlerdeki rolü nedeniyle Kronştad denizcileri devrildikleri ana kadar Kerenski hükümetinin hedefindeydi. Kronştad denizcileri Ekim’de de hükümetin devrilmesinde aktif rol almışlardı. Yine İç Savaş süresince hal devrimci bir tutum bekledikleri Bolşeviklerin yanında yer almışlar ve Beyaz Ordu’ya karşı bütün cephelerde aktif biçimde savaşmışlardı. Dolayısıyla devrimin değerlerini savunmak için bu defa Bolşeviklere karşı savaşan Kronştadlı denizcilerin yenilmesi karşı devrimin zaferinin en önemli aşamalarından biriydi.

Kronştad ayaklanmasında İç Savaş sonrasında yaşanan ekonomik zorlukların etkisi sınırlıdır. Ayaklanmayı tetikleyen temel etken devrim sırasında uğruna savaştıkları hakların Bolşevikler tarafından ortadan kaldırılmasıydı. Komutanların seçilmesi devrimin –Ekim’den önce fiilen uygulamaya konulan- temel ilkelerinden biriyken Almanya ile imzalanan Brest-Litovsk anlaşmasının ardından orduda katı hiyerarşik bir yapı kurulmaya başlandı. Bolşevikler tarafından atanan komutanların diktatörce tavrı Bolşevik Parti üyeleri dahil denizcilerde huzursuzluklara neden oluyordu. 1921 Ocak ayında Baltık Filosu’nda 5000 denizci partiden ayrıldı. Parti içinde tartışmalar 10. Kongre’de yoğunlaştı.

Öte yandan Şubat ayının sonundan başlayarak Petrograd’ta grev dalgası patlak verdi. Yaşam koşullarının her geçen gün kötüye gittiği Petrograd’ta ilk grev 23 Şubat’ta Truboçni fabrikasında başladı ve kentin genelinde pek çok fabrikaya yayıldı. Grevciler ekonomik taleplerin yanı sıra, basın özgürlüğü ve işçi sınıfından siyasi mahkumların serbest bırakılması gibi siyasi talepler öne sürüyorlardı. 24 Şubat’ta Petgrograd’ta olağanüstü hal ilan edildi. Ardından grevin öncülerine dönük tutuklama dalgası başladı.

Kronştadlı denizciler 26 Şubat’ta Petrograd’taki durumla ilgili bilgi toplamak üzere kente bir heyet gönderdi. Heyet 28 Şubat’t Kronştad’a döndü ve Petropavloks savaş gemisi mürettebatıyla durumla ilgili tartıştıktan sonra 15 maddelik genelge oya sunuldu ve kabul edildi. Genelge daha sonra 2 Mart’ta gerçekleştirilen ve 16.000 işçi ve denizcisinin katıldığı Kronştad Sovyeti toplantısında oy birliği ile kabul edildi. Kabul edilen genelgedeki Bolşevik hükümete sunulan önerilerden öne çıkanlar şunlardı:

-Sovyet Seçimlerinin özgür propaganda ve gizli oylamayla yenilenmesi,

-İşçi ve köylüler için, anarşist ve sol sosyalist partiler için söz ve basın özgürlüğü,

-Sendikalar ve köylü örgütleri için örgütlenme hakkı,

-Sosyalist partilerden tüm siyasi mahkumların, proleter ve köylü örgütü mensuplarının salıverilmesi,

-Sağlığa zararlı ve tehlikeli işler dışında tüm işçi istihkaklarının eşitlenmesi

Bunlar Rus devriminin ruhunu oluşturan taleplerdi. Kronştadlı denizciler uğruna savaştıkları devrimi bu defa karşı devrimci Bolşevik hükümete karşı savunuyordu. Hükümet’in bu taleplere cevabı önce iftiralarla Kronştad’lı işçi ve denizcileri itibarsızlaştırmak ve ardından fiziki saldırıyla imha etmek oldu.  Devlet temsilcilerinin karşılık vermesi tehlikesinin açığa çıkmasının ardından kurulan geçici komite ile devlet kuruluşlarının idaresi kurulan Geçici Devrimci Komite tarafından ele geçirilir. Kentin savunulması için işçiler silahlandırılır. Bu sırada Kronştad’ta bulunan Bolşevik Parti üyeleri topluca partiden istifa ederek Geçici Devrimci Komite’ye güvenlerini gösterirler.

5 Mart’ta hükümete bağlı Petrograd Savunma Komitesi isyancıları “Direnmekte ısrar ederseniz sizi keklik gibi vuracağız.” Diye tehdit ediyordu. Petrograd’ta sınırlı da olsa Kronştadlı işçi ve denizcilere destek eylemleri gerçekleşti. Ancak bu saldırıya engel olmadı. 8 Mart’ta önce Kronştad’a yönelik önce uçak bombardımanı, ardından topçu ateşi başladı. Kronştadlı denizciler sınırlı imkanlara rağmen uzun süre direndi. Petrograd ordu sağlık yetkililerinin verdiği rakamlara göre Troçki önderliğindeki Kızıl Ordu saldırısında en azı 527 kişinin hayatını kaybetti. Büyük bir çoğunluğu militan işçi ve denizcilerden oluşan yaklaşık 8.000 kişi Finlandiya’ya gitmek zorunda kaldı. Bu karşı devrimin zaferiydi. (Mett)

Mahnovchina

3 Mart 1918’de imzalanan Brest-Litovsk anlaşmasının 6. Maddesi ile Bolşevikler Rus askerlerini ve Rus Kızıl Muhafız birliklerini Ukrayna’dan çekmeyi kabul eder ve Ukrayna hükümeti ve kurumları aleyhine ajitasyon veya propaganda yapmamayı taahhüt eder.

Bolşeviklerin iktidarı ellerine geçirmelerinin ardından gerçekleştirdikleri ilk önemli icraatlardan biri olan Brest Litovsk anlaşması başka pek çok yönüyle ciddi tartışma yaratmıştır. Bu tartışmaların temelini barış anlaşmasının alınma biçimi oluşturmaktadır. Bolşevikler Sovyetleri devre dışı bırakarak ve meseleyle ilgili tüm eleştirileri gözardı ederek bu anlaşmayı imzalamıştır.

Bu anlaşma tahmin edileceği üzere Ukrayna’daki gelişmeleri doğrudan etkilemiştir. Burjuvazi’nin ve geniş toprak sahibi sınıf olarak kulakların desteklediği bağımsızlık hareketiyle Bolşevikler arasında 1918 yılı başında çatışmalar başlamış, Bolşevikler Kiev’i işgal etmişlerdi. Ancak Brest Litovsk anlaşması Ukrayna’nın bağımsızlığını öngörüyordu ve Bolşeviklere bağlı birlikte Ukrayna’dan çekildi.

Kulakların ve burjuvazinin bir destek olmadan iktidarlarını korumaları mümkün değildi. Dolayısıyla anlaşma sonrasında Avusturyalı Alman ordusuna bağlı birlikleri Ukrayna’ya girmiş ve ürünleri doğrudan yağmalamaya başlamışlardı. Binlerce tren seferiyle yağmalanan mallar taşınıp durdu, karşı çıkmaya çalışan köylüler cezalandırıldı. Ukraynalı mülk sahipleri ise bu fırsattan yararlanarak topraklarına geri dönmeye ve devrimin kazanımlarını ortadan kaldırmaya başladılar.

İşgal güçlerinin ve toprak ağalarının (pomeşçikler) yağma ve gaddarlıkları 1918 yılının Haziran ayından başlayarak köylü ayaklanmalarına neden oldu. Ancak ayaklanan köylüler ağır işkence ve infazlarla cezalandırılıyorlardı. Bunun üzerine köylüler gerilla savaşına başladılar. Köylülere eziyet eden mülk sahipleri ve sadık hizmetçileri öldürülüyorlardı. Birbirinden bağımsız ve dağınık biçimde başlayan gerilla hareketi belli bir süre sonra birleşti. Burada anarşist köylü önderi Nestor Mahno belirleyici bir rol oynadı.

1905 Devrimi sırasında Mahno 16 yaşında bir genç olarak eylemlerin içinde aktif biçimde bulundu ve bundan sonra kesintisiz biçimde devrimci mücadele içerisinde yer alan Mahno 1908 yılında anarşist gruplara üye olduğu ve şiddet eylemlerine katıldığı gerekçesiyle tutuklandı ve Şubat devriminin ardından 2 Mart 1917’de siyasi mahpuslar la birlikte serbest bırakıldı. Hapishaneden çıktıktan sonra Gulya Polye’ye geri döndü. Kerenski Hükümeti ve Bolşeviklerin iktidarının ilk dönemlerinde Gulya Polye Köylü ve İşçi Sovyeti başkanı olarak görev yaptı. Ukrayna’da köylü gerilla hareketinin başlamasının ardından da bu hareketin simge isimi haline geldi ve Batko (Baba) lakabını aldı.

Ekim 1918’de Almanya’da başlayan devrimci kalkışma Ukrayna’daki birliklerde dağınıklığa neden olmuştu. Ekim ve Kasım aylarında Mahnovistler karşı devrimci hükümet birliklerine dönük yoğun bir saldırı dalgası başlattı, üç günlük şiddetli çatışmaların ardından Gulya Polye’yi ele geçirdiler. Giderek gücünü arttıran Mahnovistler kontrol ettikleri alanları hızla genişlettiler. Bu alanlarda köylüler herhangi bir zorlama olmadan komünler kuruyorlardı. Ancak komünlerin gelişimi kontrol altına alınan alanların genişlemesiyle aynı hızla olmuyordu. Bölgesel karar alma organları da sovyetlerdi. Ancak Bolşevik kontrolündeki bölgelerin aksine bunlar işçi ve köylülerin bağımsız özyönetim organlarıydı.

1919 başlarından itibaren ise Çar yanlısı General Denikin liderliğindeki Beyaz Ordu birliklerinin saldırısı başladı. Gerilla taktikleri uygulayan Devrimci İsyan Ordusu bu saldırıları geriletmeyi başardı. Bu dönemde Mahnovistler, iç örgütlenmelerinin aynı kalması, İsyan Ordusu’nun Denikin’e karşı açılmış olan cepheden uzaklaştırılmaması, Kızıl Ordu’yla eşit malzeme ve yiyecek desteği verilmesi, ismi ve kara bayrağının aynı kalması şartlarıyla Kızıl Ordu’nun bir parçası olmayı kabul ettiler. Bu dönemde Bolşevik gazeteler Mahno ve İsyan Ordusu’ndan övgüyle bahsederken Mahnovistlerin Bolşeviklere boyun eğmeyeceğinin ve karşı devrimci programlarını uygulamayacaklarının anlaşılmasıyla işler değişti.

Mahnovist Devrimci İsyan Ordusu’nun Denikin komutasındaki Beyaz Ordu birlikleriyle savaşı kimi zaman şiddetlenerek, kimi zamansa hafifleyerek 1919 yılı boyunca sürdü. Beyaz Ordu’nun yenilgiye uğratılmasının ardından ise Kızıl Ordu saldırıları başladı. 1920 Temmuz’unda iki Çeka ajanı Mahno’ya suikast girişiminde bulundu ama girişim engellendi ve ikisi de idam edildi.

Kızıl Ordu Savaş Komiseri Troçki ordu birliklerini güney cephesinden çekerek Çar yanlısı birliklerin Ukrayna’ya saldırısının önünü açtı. Bunun üzerine taktiksel olarak geri çekilen İsyan Ordusu daha sonra General Pyotr Nikolayevich Wrangel komutasındaki Beyaz ordu birliklerine saldırlar düzenlemeye başladı. Ancak Kızıl Ordu’nun da saldırıyor olmasının da etkisiyle Mahnovistler etkinlik sağlayamıyordu. Wrangel’e bağlı birliklerin üstünlük kazanmaya başlamasıyla Bolşevikler ve Mahnovistler arasında 15 Ekim 1920 tarihinde yeniden bir anlaşma imzalandı. Mahnovistler hiç vakit kaybetmeden Wrangel birliklerine karşı saldırıya geçti. Yaklaşık bir ay süren yoğun çatışmalar sonucunda Beyaz Ordu birlikleri yenilgiye uğratılır.

Wrangler’in yenilmesinin ardından Bolşevikler Mahnovistleri tasfiyeye girişir. 26 Kasım’da önde gelen Mahnovistler, Kızıl Ordu komutanları ile yapacakları toplantı için geldikleri güney cephesindeki Kızıl Ordu karargahında tutuklanırlar. Ardından Gulya Polye Kızıl Ordu birlikleri tarafından kuşatıldı ve bombardıman başladı. Kırım’daki Mahnovist ordu da aynı zamanda saldırıya uğradı. Çeşitli belgelerden bu komplo ve saldırı dalgasının çok öncesinde, Mahnovistler ve Beyaz Ordu arasında çatışmalar sürerken planlandığını gösteriyor. Mahnovistlere yönelik saldırıyı anarşistlere yönelik tutuklama dalgası izledi. Mahno önderliğindeki İsyan Ordusu 1921 Ağustos ayının sonuna kadar yani 9 ay boyunca Bolşeviklerle savaşmayı sürdürdü. Dengesiz askeri güçlerine rağmen Ukrayna’da işgalci gibi karşılanan Bolşeviklere ciddi kayıplar verdirdiler. Nihayetinde ciddi biçimde yaralanan Mahno ile beraber 77 kişi 28 Ağustos’ta Dinyester nehrini geçerek Romanya’ya geçti ve Paris’te sonlanacak sürgün günleri başladı. (Mahnovşçina)

Mahnovist ordunun, Bolşeviklerin komplo, iftira ve şiddetle imha edilmesi karşı devrimin zaferi açısından bir zorunluluktu. Zira yok edilen yalnızca askeri bir güç değil, aynı zamanda devrimin kazanımları ve devrimci bir işçi köylü hareketidir. Mahnovistlerin özgürleştirdiği alanlar sömürücü sınıflar def edilirken, insanlar komünler ve sovyetler etrafında örgütleniyor, topraklar ve diğer üretim araçları kamulaştırılıyor, işçi ve köylü örgütlerine sınırsız basın ve ifade özgürlüğü getiriliyordu. Çeşitli karşı devrimci güçlerin saldırısı altında sınırlı da olsa başarılanlar devrimin başarıya ulaşma şansı olduğunu ve “koşulların” Bolşeviklerin kurdukları kapitalist diktatörlüğün mazereti olmadığını gösteriyor. (Arşinov)

Sonuç

Çeşitli Leninist akımlar SSCB’deki yozlaşmanın başlangıcı olarak farklı anları kabul etseler de, tek parti diktatörlüğüne dayalı devlet kapitalizmi uygulamaları ne Stalinle, ne Kruşçevle, ne de Brejnevle başladı. Stalin, parti yönetimini rakiplerini alt ederek (sosyalist rekabet bunu gerektirmez miydi ne olsa?) yönetimi eline aldığında var olan çizginin dışına çıkarak hareket etmedi. Nihayetinde 1991’de çöken de Sosyalizm değildi. Karşı devrim Bolşeviklerin iktidarı ellerine aldığı 26 Ekim (8 Kasım) 1917 tarihinde başladı ve 5 Mart 1921’de Kronştadlı denizcilerin isyanının bastırılması ve 28 Ağustos’ta Mahnovist İsyan Ordusu’nun imha edilmesiyle zafer ulaşmıştı.

1917 Şubat’ından itibaren Rusya pek çok yerindeki işçi, köylü ve askerlerin ayaklanmasıyla başlayan süreç geniş kitlelerin Sovyetler ve işyeri komiteleri aracılığıyla karar sürecini eline almaya başladığı, çeşitli kazanımlarla sermayeyi püskürttüğü, ücretlerin arttırılması ve çalışma saatlerinin düşürülmesi gibi kazanımların yanı sıra giderek daha fazla sayıda işyerinin işçiler tarafından kamulaştırıldığı bir toplumsal devrimdi. Kuşkusuz Kerenski Hükümeti’nin yıkılması bu devrimin nihayete ermesi için bir zorunluluktu. Şubat’tan beri süren ikili iktidar durumunun devam etmesi mümkün değildi. Ancak Bolşevikler hükümeti yıkmadı, ele geçirdi. İkili iktidar sovyetler aleyhine giderek zayıflayarak ve etkisizleştirilmesi ile 1921’e kadar devam etti ve sovyetlerin -ismen kalsa da- fiilen ortadan kaldırılması ile sonuçlandı. Soyluluk ve burjuvazinin egemenliği ortadan kalktıysa da, kurulan rejim eski toplumun orta sınıf aydınlarının iktidarıydı. Bu Leninist örgüt anlayışının kaçınılmaz bir soncudur. Artık egemen sınıf soylular veya burjuvazi değil kapitalist devlet aygıtını elinde tutan bürokratik elitti.

Sorun birilerinin iyi niyetli veya kötü niyetli olması ile ilgili değil, öznelerin sınıfsal pozisyonu ve bununla uyumlu politik ve örgütsel, teori ve pratiğin sonuçlarıyla ilgilidir. M. Sergven’in Volny Golos Truda’nın 16 Eylül 1918 tarihli yazısında şunları söylüyordu: “Lenin ve izleyicileri, kişisel iktidar hırslarını tatmin etmek için Makyavelist kurnazlıklarla ilerideki yeni sınıfsal yağıyı tasarlamış olan soğukkanlı sinikler değillerdi muhakkak. İnsanlığın acılarına karşı duyulan gerçek bir kaygıyla güdülenmeleri tamamen mümkündü… Ama toplumun idareciler ve işçilere bölünmesi otoritenin merkezileşmesinin aman dinlemez sonucu oldu. Başka türlü olamazdı. Yönetim ve emek işlevleri bir defa ayrılınca (ilki ‘uzmanlar’ azınlığına ve ikincisi de öğrenim görmemiş kitlelere) bırakılınca hiçbir yücelik ve eşitlik olanağı kalmadı.” (Brinton)

Bu noktada Rusya Devrimi’nin karşı devrimle boğulması konusunda Bolşevikleri suçlarını sıralayıp bir kenara çekilmek kolaycılık ve sorumluluk üstlenmekten kaçan bir tavır. Tüm sürecin Bolşevik Parti içinde de yoğun tartışmalara neden olduğunu, işçi denetiminin tasfiyesi, bürokratik merkeziyetçilik ve devlet kapitalizmi uygulamalarına karşı parti içinde sol kanat muhalefetin var olduğunu gözardı etmemek gerekir.

Meseleyi yalnızca dönemin politik öznelerinin eylemlerine indirgemek de fazla iradeci bir anlayışın ürünü olsa da mevcut koşullarda daha farklı bir sonuç nasıl olabilirdi üzerine düşünmek yeni bir devrimci alternatif  oluştururken aynı hatalara düşmememizin şartlarından biri. Rusya’da gelişen anarşizmin kökenlerinin Bolşevizmle aynı yani 19. Yüzyılın son yarısına damgasını vuran iradeci Narodnikler olduğunu hatırlamamız gerekiyor. Bu yönüyle devrim öncesinde Bolşeviklerin devrimci niteliğinin iktidarı ellerine almalarının ardından nasıl tersine döndüğü göz önüne alındığında mevcut Bolşevik kadrolar yerine başkalarının egemen olmasının tek başına sonucu değiştirmeyeceğini de kavramalıyız.

Bu noktada, sayıca azımsanmayacak düzeyde devrim hedefine adanmış, anarşist militan olmasına ve özellikle anarko-sendikalistlerin fabrika komitelerinde ciddi etkilerinin olmasına karşın sonucun değişmediğini ve hatta pek çok anarşistin Bolşeviklerle birlikte hareket ettiğini hatırlamakta fayda var. Bu konuda sorunun en önemli nedenlerinden birinin, anarşist militanların sayısı veya kararlılığından öte ilkeli anarşist bir örgütlenme oluşturulması konusunda eksiklikler olduğunu düşünüyoruz.

Paris’te sürgünde bulunduklar sırada Dialo Truda (İşçi Davası) grubu adı altında bir araya gelen Rusyalı anarşistler Nestor Makhno, Ida Mett, Piotr Arshinov, Valevsky, Linsky tarafından 1926 yılında yayınlanan Liberter Komünistlerin Örgütsel Platformu metninin girişindeki ifadeler bu yönüyle tarihi bir önem taşıyor:

“Liberter düşüncelerin su götürmez olumlu karakteri ve gücüne rağmen, toplumsal devrimle yüz yüze gelen anarşist hareketlerin samimiyet ve bütünlüğüne rağmen, liberter komünizm mücadelelerinde anarşistler tarafından gösterilen kahramanlık ve verilen sayısız kurbana rağmen anarşist hareketin hala güçsüz olması oldukça anlamlıdır. Çünkü anarşist hareket işçi sınıfının mücadele tarihi boyunca, sıklıkla küçük bir olay olarak ortaya çıktı, yani önemli bir faktör olarak değil de, hep bir serüven olarak.

Liberter düşüncelerin tartışmasız olumlu özü ile anarşist hareketin içine düştüğü bu zavallı durum arasındaki çelişki kuşkusuz birçok nedenden kaynaklanmaktadır. Ancak, en önemli ve belirleyici etken, anarşist hareket içindeki örgütsel ilke ve pratiklerin olmayışıdır.

Bugüne değin, bütün ülkelerde çelişkili teori ve pratiklere sahip olan anarşist hareket, gelecek perspektifinden yoksun, istikrarlı bir militan çalışmayı sağlayamamış ve bu nedenle geride ancak belli belirsiz bir iz bırakarak silinip gitmiş birkaç yerel örgüt tarafından temsil edilmiştir.

Bir bütün olarak ele alındığında, devrimci anarşizm bu durumu ancak “kronik genel örgütsüzlük” olarak tanımlanabilir. Sarı humma gibi anarşist hareketin organizmasına bulaşan bu hastalık, onlarca yıldır hareketi sarsmaktadır.” (Arşinov)

1926 yılında yaşayan ve Rusya’daki devrim ve karşı devrimlerinin içinden çıkmış anarşistlerin ortaya koyduğu bu tespitler günümüzde hala geçerliliğini sürdürüyor. Doğu Blok’unun yıkılışıyla birlikte Stalinist ve Troçkist versiyonlarıyla itibarını yitiren Leninizm kendisiyle birlikte komünist mücadelenin üzerinde bir gölge gibi durmaya devam ediyor. Bir yandan SSCB adı altında kurulan bürokratik merkeziyetçi devlet kapitalizmi hala “sosyalizm” hatta “komünizm” olarak pazarlanarak, işçi sınıfı nezdinde bu kavramlar itibarsızlaştırılıyor. Öte yandan bugün devrimci bir iddiası kalmamış Leninist gelenekten gelen partiler, parlamenterizm ve toplumsal hareketleri demokratik haklar mücadelesine doğru yöneltmeye çalışarak kapitalizmin devamına hizmet etmeye devam ediyorlar. Ancak bu, anarşist komünistler ve diğer özgürlükçü, devrimci komünist akımlar tartıştıkça ve mücadele ettikçe her geçen gün dağılan bir gölge. Ancak anarşist komünistler bütünlüklü ilkeler üzerine temellenen bir devrimci örgütlenme kuramadıkları ve pratik faaliyet içerisine giremedikleri koşullarda Platform metninde belirtildiği gibi anarşistlerin mücadelesi küçük birer olay, birer serüven olarak kalmaya devam ediyorlar. Ve yine pek çok zaman solun ana akımının etkisi altında parlamentarizm ve demokratik haklar mücadelesi içerisinde savrulup duruyorlar.

90’lar boyunca ve 2000’li yılların başında tarihin sonunun geldiği ve kapitalizmin mutlak olduğu anlayışının oldukça popülerdi. Tersine ikna etmek ciddi irade ve politik netlik gerektiren bir çabaydı. Bunun politik sonucu solun pratiğinin neredeyse tümüyle kimlik politikaları, sivil toplumculuk ve demokrasi mücadelelerine hapsolması oldu. Teorik olarak “tarihin sonu geldiği tezini” reddettiğini söyleyenler dahi bir devrimin mümkün ve aslında gerekli olmadığı anlayışını kanıksadı. Mümkün olmayan gerekli de olamazdı. Dolayısıyla bununla uğraşmak zaman kaybı ve çocukça bir çabadan başka bir şey değildi. Bu anlayış hala oldukça güçlü ve sol içinde hakim olsa da 2008 sonrası kapitalizmin ekonomik krizinin küresel düzeyde bir yapısal krize dönüşmesi kapitalizmin yıkılmasının gerekli olduğunu gözler önüne serdi. Kapitalist barbarlık insanlığı yıkıma götürdüğü koşullarda, işçi sınıfının devrimci niteliği tekrar açığa çıktı ve bizlere devrimin basit bir tercih değil insanlığın barbarlığa gidişini engellemek için bir zorunluluk ve dolayısıyla mümkün olduğunu anlatmak imkanı verdi.

İnsanlık bugün 1. Dünya savaşının yaşandığı dönemden daha ciddi bir tercihle karşı karşıya. İnsanlık tarihinin en önemli anlarından biri olan Rusya devrimini ve karşı devrimi 100. Yılında tartışmak, yaşananlardan ders çıkarmak ve bunları anlatmak güncel bir ihtiyaç. Rusya devriminde (ve 20. Yüzyılın başlarında yaşanan diğer devrimci kalkışmalarda) olduğu gibi -devrimci ajitasyonun bir etkisi olsa da- kitle hareketlerinin kendi dinamikleri vardır ve özgürlükçü komünistlerden veya diğer politik öznelerden bağımsız biçimde gelişirler. Meselenin dünyanın dört bir yanındaki özgürlükçü komünistler açısından birinci boyutu, bu kalkışmanın gelişimine katkı sunacak propaganda kapasitesi ve insanlara sunacakları somut devrimci hedefleri olup olmadığıdır. İkinci –ve belki de daha önemlisi- böylesi bir an geldiğinde, örgütsel ve politik hazırlığımızın olup olmadığıdır –ki belki de 2008’de Yunanistan’da, 2011’de Wall Street işgalinde, 2011’de Mısır’da, 2013’te Gezi’de,  böylesi bir anın embriyonlarını gördük ve buralarda hazırlığımızın olmadığı ortaya çıktı.

1905 devrimi yenilgiyle sonuçlanmış ve bu süreci bir gericilik döneminin takip etmiş olsa da 1917’ye giden sürecin önünü açtığını, yol gösterici olduğunu unutmamamız gerekiyor. 1917 Ekiminde ne olduğu biraz da 1905 ile 1917 arasında politik ve örgütsel olarak kimin ne hazırlık yaptığı ile ilgili.  Bu yüzden devrimi –bilinmez bir gelecekte olmasını umut ettiğimiz bir tapınma nesnesi olarak değil, bizim öznel koşullarımızdan bağımsız olarak her an açığa çıkabilecek kitle hareketinin bir sonucu olarak- aklımızda tutmamız, hazırlığımıza buna göre yapmamız gerekiyor. Tüm bunlar Rusya devrimini yaratan koşulları ve sonrasında gelişen karşı devrimi tartışmayı güncel hale getiriyor. Bu tarihsel deneyimler anarşizm, komünizm, sosyalizm sınıf mücadelesi, devrim, devlet, demokrasi, işçi özyönetimi, bürokrasi ve kapitalizm gibi kavramlara dair güncel tartışmalara ışık tutuyor, bir sonraki sefer ne yapmamız ve yapmamamız gerektiğine dair ipuçları veriyor.

Kaynaklar:

  1. Bolşevikler İktidara Geliyor – Alexander Rabinowitch (Yordam Kitap)
  2. Bolşevikler ve İşçi Denetimi – Maurice Brinton (Ayrıntı Yayınevi)
  3. Kendi Belgeleriyle Rus Devrimnde Anarşistler – Paul Avrich (Metis Yayınları)
  4. Mahnovşçina – Peter Arşinov (Kaos Yayınları)
  5. Kronştad 1921 – İda Mett (Kaos Yayınları)
  6. Ne Yapmalı – V.İ. Lenin (Eriş Yayınları)
  7. Nisan Tezleri – V.İ. Lenin (http://www.kurtuluscephesi.com/lenin/nisantr.html)
  8. Stalin – L.Troçki (https://www.marxists.org/archive/trotsky/1940/xx/stalin)
  9. 1905 Rus Devrim- L.Troçki (https://www.marxists.org/archive/trotsky/1907/1905/index.htm)
  10. Ekim 1917: Darbe mi, sosyal devrim mi- Ernest Mandel (Yazın Yayıncılık)
  11. Rus Devrimleri – Voline (Babil Yayınları)
  12. ‘Sol Kanat’ Çocukluğu (‘Left Wing’ Childness) – V.İ. Lenin (https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1918/may/09.htm)
  13. Tehdit eden çöküş ve onunla nasıl savaşcağız (The Impending Catastrophe and How to Combat It) – V.İ. Lenin (https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1917/ichtci/11.htm)
  14. Kara Muhafızlar (http://www.yeryuzupostasi.org/2017/11/02/kara-muhafizlar/)
  15. 1917 Rusya Devrimi’nden Stalinist Totaliterliğe (From the Russian Revolution of 1917 to Stalinist Totalitarianism) – Agustín Guillamón https://libcom.org/history/russian-revolution-1917-stalinist-totalitarianism-agust%C3%ADn-guillam%C3%B3n
  16. Brest Litovsk Barış Anlaşması http://avalon.law.yale.edu/20th_century/bl34.asp#treatytext

Adresi kontrol edin

Katalan referandumuna sokaktan üç (anarşist) perspektif

1 Ekim Pazar günü Katalan hükümeti, İspanyol hükümetinin tüm karşı çıkışlarına rağmen Katalunya’nın İspanya’dan bağımsızlığı …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir