Anasayfa / Arşiv / Anarşistler İçin Marx Ekonomisi: Bir Anarşistin Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisi Sunumu / 5. Bölüm: Kapitalist Gerileme Çağı – Wayne Price (Servet Düşmanı)

Anarşistler İçin Marx Ekonomisi: Bir Anarşistin Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisi Sunumu / 5. Bölüm: Kapitalist Gerileme Çağı – Wayne Price (Servet Düşmanı)

Wayne Price’ın, 10 bölümden oluşan ve Güney Afrika’lı anarşist komünist örgüt Zabalaza Anarşist Komünist Cephesi (ZACF)’yle bağlantılı “Zabalaza Books” tarafından 2012 yılında yayınlanmış olan “Anarşistler İçin Marx Ekonomisi: Bir Anarşistin Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisi Sunumu” isimli kitabının beşinci bölümü Servet Düşmanı internet sitesinde 9 Mayıs 2015 tarihinde yayınlanmıştır.

Geçmişteki her sosyal sistem bir sona erişmiştir ve aynısı kapitalizm için de gerçekleşecektir. Daha önce alıntılandığı üzere; Marx kapitalizmin “kendisini, gelişimin önünde bir engel olarak görmeye başlayacağı. . .” bir noktaya geleceğini savunur.

Ekonomi Politiğin Eleştirisi’nin önsözünde Marx şöyle yazar: “Gelişimlerinin belirli bir aşamasında toplumun maddi üretici güçleri, mevcut üretim ilişkileri ile veya – aynı şeyin sadece hukuki ifadesi ile – o zamana kadar çalıştıkları çerçeve içindeki mülkiyet ilişkileriyle ters düşerler. Bu ilişkiler, üretici güçlerin gelişme biçimlerinden, onların prangasına dönüşür. Ardından, bir toplumsal devrim çağı başlar.” (Daum, 1990’da alıntılanmıştır).

Sermayenin güçlü teknolojisi öyle muazzam üretken hale gelmiştir ki; -tümü kıtlık ekonomisi için geliştirilmiş olan- özel mülkiyet, sınıf çatışması, rekabet, ve milli sınırlar üzerine kurulu bir sistemin sınırları ile uyuşmaz. Değer için üretim, herkes için yararlı malların üretimini engeller. Kapitalizm daha az rekabetçi bir hale gelir; eski, pazar dışı, devletçi destek metotlarını canlandırır; ilkel birikime geri döner. Bu, “kapitalist çürüme çağı,” “düşüş,” veya “parazitlik” diye adlandırılageldi; “tekel kapitalizmi”nin, “emperyalizm”in, “tekelci devlet kapitalizmi”inin, “finans kapitalizm”inin, veya “geç kapitalizm”in çağı.

Otomasyon, bilgisayarlar ve nano-teknoloji dahil, kapitalizmin yarattığı, üretkenlikteki tüm gelişmeler içerisinde en dikkate değer olan uluslararası işçi sınıfıdır. Bu sınıf yoğunlukla şehirlerde ve sanayilerde, kolektif biçimde ve işbirliği içinde bulunur (genellikle kendi çiftliklerini çalıştıran ve çoğunlukla müreffeh iş insanları olmak isteyen köylülerin aksine). Bu sınıf, elinde olan ziyadesiyle üretken yeni teknoloji ile, sınıfsız, veya devletsiz, veya savaşsız, veya ekolojik yıkımsız yeni bir toplum yaratmak için, tüm ezilenlere öncülük edebilir. Bir buçuk yüzyıldan fazladır, bu modern işçi sınıfı çeşitli türde “sosyalizm”lerin bayrağı altında, kapitalizmi yıkmak için mücadele vermiştir.

Marx ve Engels (1900 civarında başlayan) esas kapitalist gerileme çağını görene dek yaşamadılar. Ancak, Hilferding, Lenin, Buharin, Troçki ve Luxemburg’u da içeren çeşitli Marksist teorisyenler tarafından analizler yapılmıştır. Tümü önemli kavrayışlara sahiptirler ancak, liberter-demokratik Marksist eğilimlerin gelişmesinde sadece Rosa Luxemburg etkili olmuştur. Lakin, ben Marx ve Engels’in esas teorilerine olabildiğince yakın durmaya çalışacağım.

Marx’ın bir kapitalist gerileme çağı tariflemede haklı olduğu 1914’ten itibaren kolayca kabul edildi. Tarihte benzeri görülmemiş Birinci Dünya Savaşı yaşanmıştı. Bunun ardından 20ler’in yüzeysel refahı ve takiben dünya çapında bir on yıl süren Büyük Buhran geldi. Rusya’nınki başarıya en çok yaklaşanı olmak üzere, Avrupa’nın her yanında devrim ve yarı devrimler vardı. Almanya, İtalya ve Doğu Avrupa’daki diğer devrimler başarısızlığa uğradı. Avrupa ve Birleşik Devletler’de büyük emek mücadelelerinin yanı sıra Çin ve diğer yerlerde ulusal isyanlar vardı. Nihayetinde tüm devrimci mücadeleler mağlup edildi ve yerlerine totaliter rejimler geçti. Sovyetler Birliği’nde Stalinizm, Rus devriminin son kalıntılarını da silip attı (anarşistler devrime ilk ihanet edenin tek partili bir polis devleti kuran Lenin ve Troçki olduğuna inanır). İtalya, Almanya, İspanya ve diğer ülkelerde faşizm iktidara geldi. Hatta kölelik, Nazizm ve Stalinizm altında bir devlet tedbiri olarak diriltildi. Sonunda dönem 2. Dünya Savaşı’nın yıkıcılığıyla sona erdi. (Savaş sonrası yükselişi aşağıda ele alacağım.)

“Tekel Kapitalizmi”

Bu kapitalist düşüş çağının altında yatan temel sebep nedir? Politik ekonomistler birçok şirketin bir pazarda rekabet içerisinde olduğu ve pazarın dayattığı fiyat ve kâr oranlarını kabul ettiği rekabetçi kapitalizmin süregeldiğini gerçek farz etmiştir. Marx, kapitalist işletmelerin gitgide büyüme güdüsüne ilk dikkat çekenlerden biriydi. “Yoğunlaşma ve merkezileşme”ye bağlı olarak devasa şirketlerin büyümesini öngördü. “Yoğunlaşma”, daha ve daha büyük şirketlere doğru, sermaye birikiminin daima büyüyen ölçeğiydi. “Merkezileşme”, ayrı sermayelerin dostane ittifaklarla veya birinin diğerini düşmanca ele geçirmesi yoluyla birleşmesiydi.

“Toplam toplumsal sermayenin çok sayıdaki bireysel sermayelere bölünmesi veya bölüntülerinin birbirinden ayrı yöne itilmesi hali, birbirlerine olan çekimleri ile etkisizleşiyor. . . Hali hazırda oluşmuş sermayelerin yoğunlaşması . . . kapitalistin kapitalist tarafından mülksüzleştirilmesi, birçok küçük sermayenin birkaç büyük sermayeye dönüşmesi söz konusudur. . . Bu . . . birikim ve yoğunlaşmadan ayrıdır . . . Rekabet ve kredi, merkezileşmenin en güçlü iki kaldıracıdırlar.” (Kapital I, 1906; sf. 686–687).

Bunun bu noktaya geldiği herkesin malumu. Nitekim, bir örnek olarak, Frances Moore Lappe şöyle yazıyor: “Sadece dört şirket uluslararası tahıl ticaretinin üç çeyreğini elinde tutuyor; ve Birleşik Devletler’de, 2000’de, – yönetim kurulları toplam ancak 138 kişi olan –sadece on kurum ABD’nin yiyecek ve içecek satışlarından sorumlu halde” (2011; sf. 11).

Trend bir ülkenin tüm sermayesinin tek yerde birleşmesi yönündeydi, ki bu devlet kapitalizmine temel olacaktı. Kapital I’de Marx, “Bu limite herhangi bir toplumda tüm toplumsal sermaye, tek bir kapitalistin veya tek bir kurumun elinde birleşene dek erişilmeyecekti.” demişti.

Ancak bu eğilim (her zamanki gibi!) karşı kuvvetler tarafından engellendi. Eğer birleşmeler teknik gereklilikler nedeniyle değilse, dev sermayeler büyüdükçe, iç rekabetçi güçlere bağlı olarak – “bölüntülerinin birbirinden ayrı yöne itilmesi” – daha küçük sermayelere bölünme eğilimindelerdi.

Devasa firmaların büyümesi de rekabeti sona erdirmedi. Devasa işletmeler gene de birbirleriyle rekabet ettiler. Alanlarında tekel olsalar bile diğer tekellerle yarıştılar. (örneğin, bir firma alüminyumda tekel olsa bile çelik tekeliyle rekabet ediyordu). Dev şirketler çoğunlukla daha küçük şirketleri kullanmayı faydalı buldu (otomotiv üreticilerinin bayilik yoluyla dağıtım yapması gibi). Politik ekonomiye girebilen yeni buluşlar ortaya çıkıyor (kişisel bilgisayarlar gibi). Ve uluslararası şirketler var: onlarca yıl boyunca hiçbir ABD şirketi GM, Ford ve Chrysler’in otomotiv endüstrisindeki hakimiyetini kıramadı. Daha sonra Japonya, Kore ve Almanya’dan dev otomotiv üreticileri (devletlerinin de desteğiyle) önceki Üç Büyükler ile başarılı bir şekilde yarışabildi.

Bu gelişme Lenin ve diğerleri tarafından “tekel kapitalizmi” olarak adlandırıldı. Birkaçının egemenliği anlamına gelen “oligopol kapitalizmi” olarak adlandırmak daha doğru olurdu. Küçük bir sayı dahi bir alana hakim olsa, bu yarı-tekeller pazarın güçlerini tekelci bir tavırla saptırırlar. (burjuva ekonomistleri bunu “eksik rekabet” olarak adlandırırlar). Bu, değer kanununun (metaların içerdikleri toplumsal olarak gerekli emeğin miktarına göre mübadele edilme eğilimi) saptırılmasını da içerir. Ancak saptırılmış pazarlar da hâlâ pazardır; saptırılmış değer ilişkileri de hâlâ değer ilişkisidir.

Marx merkezileşmiş büyük sermayenin büyümesini çoğunlukla ilerlemeci gördü. İşçiler için büyük eziyete sebep olduğunun farkındaydı, ancak sosyalizme (komünizme), sınıfların ve yoksulluğun sona ermesine altyapı hazırladığını düşünüyordu.

Anarşistlerin büyük sermayenin büyümesine karşı daha eleştirel bir tavrı vardı. Büyümenin bir gün işbirliği içinde hareket eden, kâr amacı gütmeyen bir üretim sistemini, sosyalizmi mümkün kılacağı konusunda aynı fikirdelerdi. Ancak, ekonomik merkezileşmenin sadece bir kısmı teknik olarak daha verimli üretim metotlarına bağlı olarak gerçekleşmişti (Marx’ın önermeleriyle çelişmeyen bir noktadır). Sıklıkla, şirketler sadece finansal sebeplerle, veya işçilerin üzerindeki güçlerini arttırmak için, veya pazarlara daha iyi erişim sahibi olmak için birleşiyorlardı. Böylesi zayıf sebepler sıklıkla yarı-tekellerin bir süre sonra parçalara ayrılmasına neden oldu. “Tekel kapitalizmi” çoğunlukla, verimli üretim ve dağıtımı, icat kabiliyetini (yeni icatların ve yeni iş yaratımının ortaya çıkması büyüklerdense küçük şirketlerde daha olasıdır) engelleyen aşırı merkezileşmeye sebep oldu. Bu görüş anarşistlerin, sosyal ve işbirliği içerisinde, aynı zamanda da merkezi olmayan, kökten demokratik bir ekonomi amacı ile uyumluydu.

Oligopolün Kapitalistler Üzerindeki Etkileri

Bazen Marx’ın, yoğunlaşmış sermayenin büyümesinin hissedar burjuvazi ve işçi sınıfı arasındaki orta katmanların varlığını sona erdireceğini öngördüğü söylenir, oysa bu doğru değildir. Marx küçük işinsanlarının, bağımsız profesyonellerin ve küçük çiftçilerin büyük sermayenin büyümesiyle sayıca azalacağını tahmin ediyordu. Ancak, devasa şirketlerin, sermaye sahipliği ile şirketi yönetme işi arasında bir ayrışmaya sebep olacağını da öngördü. “Bir kapitalistin komutası altındaki endüstriyel bir işçi ordusu, gerçek bir ordu gibi, subayları (yöneticiler) ve astsubayları (ustabaşı, denetçi) gerektirecektir . . . Denetleme işi onların resmî ve tek işlevi haline gelir.” (Kapital I, 1906; s. 364). Kapitalist kuruluşlar büyüdükçe, kapitalistlerin kendileri, en azından üretimsel açıdan işlevsiz hale gelir. Yöneticiler yönetir. Kapitalistler borsaya yatırım yapar.

Bu yeni yöneticiler ve denetçiler tabakasının esasen iki görevi vardır. Biri yapılmakta olan çeşitli işlerin koordinasyonunu sağlamaktır. Bu herhangi bir ekonomik sistemde yapılması gerekli olacak bir şeydir. Sosyalist demokraside, işlerini planlamak için buluşan işçiler tarafından yapılabilir, veya işçiler bir koordinatör seçebilirler, veya bu işi sıra ile yapabilirler. Kapitalist yöneticiler gerekli teknik işleri ifa ettikleri ölçüde metaları üreten kolektif işgücünün parçasıdırlar.

Diğer yandan, kapitalistlerin ajanları ve kapitalizmin vücut bulmuş halleridirler. İşleri bordro mahkumlarını emekleri için zorlamak ve işçilerin “aylaklık” etmeyeceğinden emin olmaktır. Denetçilerin sermayedarlarla çıkarları çatışabilirken, işçilere göre onlar sınıf düşmanının parçasıdırlar.

Marx’a göre, sürekli büyüyen anonim şirketlerin, aile işletmelerinin yerini alması, kapitalizmin sonuna, son evresine işaret eder. Şöyle özetler; “Bu kapitalist üretim tarzının, bizzat kapitalist üretim tarzı içerisinde ortadan kaldırılmasıdır . . . Bazı alanlarda tekel kurar ve böylece devlet müdahalesini gerekli kılar. Yeni bir finans aristokrasisi, yeni bir asalaklar zümresi türetir . . . birleşik kuruluşların teşvik edilmesi, hisse senedi çıkartmak ve hisse senedi spekülasyonları yoluyla tam bir sahtekarlık ve dolandırıcılık sistemi . . .” (Kapital III, 1967; s. 438). Yarı-tekellerin büyümesinin, devletin ekonomiye daha fazla iştirakinin yanında finansın ve spekülasyonun büyümesiyle de sonuçlanacağını düşünüyordu (ki hepsi de gerçekleşti).

Oligopolün İşçi Sınıfı Üzerindeki Etkileri

Sıkça yapılan başka bir yanlış Marx okuması ise -büyük sermayenin büyümesinin işçi sınıfı arasında yoksulluğun artmasıyla sonuçlanacağını öngören- sözümona “yoksullaşma teorisi”dir – Bu “genel kapitalist sermaye birikimi yasası”nın yanlış bir yorumudur. (Tekrar: Marx’ın tüm “yasaları”, zıt eğilimlere rağmen etkilerini gösteren “eğilimler”dir.) O, tüm işçilerin derhal ve sürekli olarak sefalete sürükleneceğini düşünmüyordu. İşçilerin sömürülürken de görece iyi ücretler alabileceklerini biliyordu. İşçilerin, ekonomik döngünün refah zamanlarında daha yüksek ücretler alacaklarını öngörüyordu.

Kapitalistler sürekli olarak işçilerin yaşam standardını aşağıya çeker ve işçiler de buna karşı koyar. Bir süre için bu görece sabit bir emek gücü metası değerine dönüşür. Ancak kapitalistler işçilere baskı uygulamaya devam edeceklerdir; (aşağıda detaylandırılacağı üzere) özellikle de kâr oranları düştüğünde ve patronlar artan merkezileşmeye bağlı olarak daha güçlü hissettiklerinde. Artan üretkenlik, kapitalistlerin işçilere ödediklerinin değerini sabit tutarken hatta düşürürken, kullanım değerlerine göre belirlenen yaşam standartlarını korumalarına izin verir. Bu en azından kriz çok derinleşip, kâr oranları çok düşüp, kapitalistler işçilere saldırarak ücretlerini radikal bir biçimde kesmek zorunda kalıncaya dek devam eder.

İşçiler kendilerinin ve ailelerin yaşam standartlarını korumak, mümkünse iyileştirmek için karşı koyarlar. Bu iyidir, der Marx, ancak kapitalist sömürünün kendisine doğrudan meydan okumaz.

“Ne var ki, daha iyi giyinme, daha iyi beslenme, daha iyi muamele . . . kölenin sömürülmesini ne derece ortadan kaldırırsa, ücretli işçininkini de o kadar kaldırır. Emek fiyatının yükselmesi . . . aslında yalnızca, ücretli işçinin kendisinin demirini dövüp boynuna geçirdiği altın zincirin uzunluk ve ağırlığının, daha gevşek bağlanmaya izin vermesidir . . . Bundan dolayı, emek gücünün durmadan yeniden satılma zorunluluğu, sözü edilen koşulların işçiler için uygunluk derecesi ne olursa olsun, emek gücünün satış koşulları içinde yer alır.” (Kapital I, 1906; s. 677–678).

Sermaye birikimi ve merkezileşme arttıkça, işçilerin ücretleri düşebilir veya bir süre için iyileşebilir. Ancak kapitalistlerin durmaksızın artan gücü altında maruz kaldıkları tahakküm ağırlaşır. Bu esnada, artan üretkenlik (sermayenin artan organik kompozisyonu) üretimde gereken insan emeğinin oranını azaltmaya devam eder. İnsanlar işlerini kaybeder, ki bu da yedek işsiz ordusunu, işsiz işçiler havuzunu genişletir. Yokluk ve sefaletleri zaman içerisinde daha kötü hale gelir, ve örgütlü işçilerin bile standartlarını tehdit eder.

“Sermaye biriktiği oranda geliri düşük veya yüksek fark etmeksizin, işçinin payı azalacaktır . . . Bu yasa emekçiyi sermayeden kopamaz hale getirir . . . ” (Kapital I, 1906; s. 708–709; vurgu bana aittir).

Oligopol ve Kâr Oranı

Kâr oranının azalma eğilimi, oligopol, tekel ve hatta tam birleşme (devlet kapitalizmi) karşısında nasıl etkilenir? Açıkça, üretkenlik artmaya devam eder, bu sermayenin organik kompozisyonunu arttırır, bu da kâr oranını düşürmelidir, ancak düşürür mü?

Tekel veya oligopolün kâr oranları üzerindeki ilk görülen etkisi, ortalama kâr oranına müdahale etmektir. Dev şirketler, diğer kapitalistlerin onların bulundukları alanda yatırım yapıp fiyatları ve kârları aşağıya çekeceklerinden endişe etmeksizin fiyatlarını, ve dolayısıyla kârlarını arttırabilirler. Tekel konumlarından dolayı diğer olası rakipleri dışarıda tutabilirler (tanım gereği, konumlarını tekel yapan da budur). Tekel (veya yarı-tekel) konumları sahip oldukları patentlere veya devasa büyüklüklerine bağlı olabilir. ABD çelik veya otomotiv endüstrilerine girmek için büyük miktarda sermaye gerekir (bu yüzden ancak yabancı devler bunu yapabildi).

Bu sebeplerden dolayı, dev şirketler toplumda üretilen artı değerin fazlaca miktarını alabilir ve ellerinde tutabilirler. Bu da şirketler ne kadar zayıf ve küçükse, oransal olarak o kadar az pay alacakları anlamına gelir (artı değerin bir kaynağı olması gerekir). Ne var ki bu, toplumun yekvücut işçilerinin ürettiği toplam artı değerin miktarını değiştirmez.

Yoğunlaşmış ve merkezileşmiş büyük iş faaliyetlerinin bir başka etkisi de, tek bir yerde büyük miktarlarda artık üretmeleridir. Kâr oranı yüksek olmasa bile, herhangi bir şirketin toplam yekûnu büyük olacaktır. Bu, gerçek kâr oranını değiştirmez; ancak düşen kâr oranının etkilerini değiştirir. Büyük, merkezileşmiş bir toplam para, aynı toplam para küçük firmalara dağılırsa kullanamayacakları şekilde, başka yatırımlar için kullanılır.

Büyük şirketler de ölçek ekonomilerine bağlı olarak da kârlarını arttırabilirler. Ancak anarşistlerin ve diğer anti-merkeziyetçilerin de (Borsodi, Schumacher, vd.) savunduğu gibi, çoğunlukla gözardı edilen negatif ölçek ekonomileri de mevcuttur. Örneğin, dünyadaki bütün kriket kalelerini üreten merkezileşmiş bir fabrika, bunları yerel bir atölyeden daha ucuza üretebilir. Ama fabrikanın uzak mesafelerden hammadde, makine ve çalışan getirtmesi, ve daha sonra üretilmiş kriket kalelerini uzak mesafelere nakil etmesi gerekir. Bu negatif ölçek ekonomileri, çok büyük yarı-tekellerin parçalanmasında bir faktör olabilirler. Dağıtım maliyetlerinin merkezileşmiş üretimin avantajlarını dengelemesini, ampirik olarak belirlemek gerekse de, durum nadiren budur. (1930’larda Ralph Borsodi malların 2/3’ünün, ulusal ölçekten ziyade, küçük makinelerle, yerelde daha ucuza yapıldığını hesapladı. Ancak o zamandan beri teknoloji büyük oranda değişti; ve Borsodi bölgesel üretim için hesaplama yapmamıştı.)

Bununla beraber, tekeller ve yarı-tekeller daha az rekabet baskısı altındadırlar, ve dolayısıyla daha az yaratıcı ve daha az üretken olabilirler. Tekeller durgunluğa meyillidir. Bir yandan bu daha az artık değer üretir; diğer yandan da üretkenlikte büyümenin yavaşlaması, sermayenin organik kompozisyonunun büyümesini, ve buna bağlı olarak da kâr oranının düşmesini yavaşlatır. Bu dengenin nasıl oluştuğu ampirik bir meseledir. Lakin uzun vadede kâr oranının düşmesi, durgunluğun diğer nedenleriyle etkisizleştirilemez.

Ne var ki, büyük merkezileşmiş şirketlerin büyümesinin kâr oranlarına en önemli etkisi, ekonomik döngü üzerindeki etkisidir. Eğer döngü, son çöküşe dek giderse (1929’da olduğu gibi), oligopolistik kapitalizmde çöküş gerçekten çok kötü olacaktır. Bu ortamda ticari faaliyetler çok büyüktür, dolayısıyla çöküşleri de çok büyük olacaktır. Diğer şirketlere ve bankalara çok büyük borçlar içindedirler. Büyük sayılarda kişi çalıştırırlar. Birbirleriyle ve çok sayıda daha küçük firmayla alım-satım yaparlar. Yönetim kurullarındaki kişiler aynıdır. Yani herhangi bir şirket düşerse, tüm ekonomi üzerindeki etkisi çok büyük olur. Oligopolistik bir ekonominin yeniden ayaklarının üzerinde durması da çok büyük bir problemdir. Klasik burjuva iktisatçıları, bir ekonomik krizin her zaman kendini iyileştireceğini iddia etseler de, Keynes bunun artık koşulsuz olarak doğru olmadığını savundu. Yarı-tekeller çağında haklıydı da. Büyük Buhran on yıl sürdü, ve yine de ABD işgücünün %20’sini bu dönemin sonunda işsiz bıraktı. Tamamıyla bitmesi ancak bir dünya savaşıyla oldu (aşağıya bakınız).

Bu yüzden, kapitalist sınıf, iktisatçıları, ve politikacıları yeni bir Büyük Buhran’ın gerçekleşmesine izin vermemek konusunda kararlıdırlar. Şirketler ve bankalar (sloganda da olduğu gibi) “batmak için fazla büyük”, veya batmasına izin verilemeyecek kadar “büyük”türler. Hükümetler ve bankalar başka bir Buhran’ı engellemek için yapabilecekleri her şeyi yapacaklardır. Alışılagelmiş metotlar, teşvikler ve sübvansiyonlar, vergi kesintileri, ve faiz oranlarını azaltan parasal önlemlerdir.

Bu metotların, en azından bir süreliğine işe yarayacağını farz etsek bile, ekonomik döngüyü ve çöküşlerini tamamen saf dışı bırakamayabilirler; ancak değiştirip, daha az feci hale getirebilirler. Ancak bu istenmeyen bir sonuç doğurur. Daha küçük ekonomik düşüşler, tarihsel görevleri olan kapitalist ekonomiyi temizlemek görevini yerine getiremez. Büyük çöküşler olmadan, verimsiz iş faaliyetleri iflas edemez; tekelsi kartellerin verimsiz iştirakleri (zorluklara hazır hale gelmek yerine) ticari faaliyette kalmaya devam edebilir; materyallerin maliyeti daha az düşecektir; ücretlerin seviyesi de daha az düşecektir; borçlar silinmeyecek ancak birikmeye devam edecektir. İş faaliyetinin maliyeti düşmediği için, kâr oranında, azalma eğilimini dengeleyecek bir artış olmaz. Burjuva iktisatçılarının çok gurur duydukları 1950’lerin ekonomik döngüsünün yüzeyselliği, daha büyük felaketlerin önünü açıyordu.

İlkel Birikimin Dönüşü

Pazar dışı, veya en azından değer üretmeyen metotlardan gelen servet, kapitalist kalkınmanın doruğunda bile kaybolmadı. Şimdi şiddetle geri dönmüş durumda. Artık “ilkel” (ya da “ilksel”), olmadığı için, bazen başka terimler kullanılıyor; örneğin David Harvey (2010) “mülksüzleştirme yoluyla birikim”i tercih ediyor. Kamu girişimlerinin özelleştirilmesini, doğal kaynakların (su gibi) özelleştirilmesini, ve eski “Komünist” ülkelerde devlet elindeki işletmelerin gayri-millileştirilmesi süreci (ekonominin geleneksel kapitalistlere devredilmesi), daha zayıf şirketlerin varlıklarının ellerinden alınması, genetik materyali patentleştirme çabaları, Çin’de ve dünyanın her yerinde insanların topraktan uzaklaştırılmaya devam edilmesi, vd.

Bu yeni ilkel birikim herşeyden çok doğanın yağmasıyla sürüyor. Yönetici sınıf, metalarını, değişken sermaye, değişmez sermaye ve ortalama kâr bedeline satan bir firmanın kapitalist yönetimi gibi davranıyor. Metalarını sattıktan sonra, değişmez sermaye bedelinden gelen parayı, eskileri yıprandıktan sonra yenilerinin masrafı için, kenara koymalı. Ancak böyle yapmıyor. Değişmez sermaye bedelini kârının içinde sayıyor, dolayısıyla aslında kazandığından daha büyük bir kâr yaratmış oluyor. Kârının bir kısmı gerçekten fiktiftir. Belki değişmez sermaye değerinin bir kısmını (bunu değişken sermaye sayarak), işçileri daha yüksek maaşla satın almak için kullanıyordur . Makinelerinin yıprandığı gün gelecek. O zaman bu görünürde kazançlı firma makinelerini yenileyemediği için batacaktır.

ABD ve dünyanın geri kalanının burjuvazisi, petrol, kömür, ve doğalgazdan yenilenebilir enerjiye geçmek için kenara para koymuş olmalıydı. Çevreyi temizlemek ve küresel ısınmayı engellemek için para ödüyor olmalıydı. Bunun yerine, varlıklarını kâr saydılar ve işçi sınıfının bir katmanını, görünüşte düzgün bir yaşam standardıyla satın aldılar.

Bu esnada tüm uygarlığımız karbon bazlı yakıtlar üzerine kurulu (petrol, kömür ve doğalgaz). Sadece ulaşım değil, gıda sistemimiz de (petrolden elde edilen yapay gübre ve yapay böcek ilaçlarına dayanan). Ve üretmek için plastik ve yapay elyafları (ikisi de petrol kaynaklı) kullandığımız tüm o şeyler var. Ancak bunlar kısıtlı, yenilenemeyen, eninde sonunda tükenecek olan, ve gün geçtikçe elde edilmeleri daha da güçleşen hammaddeler. Yiyeceklerimizi, toprağımızı, havamızı, ve suyumuzu kirletiyorlar. Ve dünya çapında bir felakete sebep olacak olan küresel ısınmaya neden oluyorlar. Bazen, benzin fiyatları yükseldiğinde, liberaller petrol şirketlerinin kasten yüksek fiyatlandırdığını söyler. Bu o an için doğru olsa bile, uzun vadede doğrunun zıttıdır. Petrol şirketleri, varolan petrol kaynakları azaldığı zaman, çıkarılması zor petrole ulaşmak veya yeni enerji kaynakları geliştirmek için eninde sonunda ihtiyaç duyacakları maliyetleri dahil etmediklerinden, petrol üretiminin asıl maliyetini düşük fiyatlandırıyorlar! (Muhafazakârlar yenilenebilir enerjiye ve ekolojik olarak sürdürülebilir ekonomiye geçişin zor ve maliyetli olacağını iddia ediyorlar; haklılar.)

Doğanın yağmalanması sadece petrol ve enerji üretimi meselesi de değildir. Dünyanın ormanları (“yeryüzünün ciğerleri”) yok ediliyor. Okyanuslarda balık soylarını tüketecek şekilde aşırı avlanma yapılıyor. Diğer türler yeryüzünden siliniyor. Kapitalizm dünyaya adeta bitip tükenmez bir madenmiş gibi davranıyor. Marx ve Engels tüm bunları öngöremedi; insanlık uçurumun kenarına bu kadar yaklaşmadan çok önce bir sosyalist devrim beklediler. Ancak, araçları anlamamıza yardımcı oluyor.

Emperyalizm

Sadece kendisinin bildiği nedenlerden, Lenin sadece geç kapitalizm çağını “emperyalizm” olarak adlandırdı. Aslında kapitalist emperyalizm, diğerlerinin yanında, Britanya, İspanyol ve Fransız imparatorlukları ile, kapitalizmin temellerine dek gider. (Roma İmparatorluğu veya Çin İmparatorluğu gibi kapitalizm öncesi emperyalizmin yanı sıra.)

Marx, politik yazılarında ve antropolojik defterlerinde, döneminin emperyalizmi hakkında makul miktarda yazı yazmıştır – özellikle Hindistan, Çin, ve İrlanda üzerindeki İngiliz hükmü, Endonezya üzerindeki Hollanda hükmü, Polonya üzerindeki Rus hükmü, ve Fransa’nın Meksika’yı fethetme girişimi üzerine. Ne var ki emperyalizmin ekonomisi hakkında fazla yazmamıştır.

Marx, Batı Avrupa’nın endüstrileşen kapitalist ülkelerinin yaptıkları dış ticareti, gelişmelerinde hayati bir arkaplan olarak görüyordu. Kâr elde etme amacı güden ilk endüstriyel kapitalist rejimler, daha yoksul ulusların işgücünü, hammaddeleri, ve tüketici pazarlarını sömürmek için yabancı ülkelere gittiler.

Komünist Manifesto’da Marx, burjuvaziye dair, “Ürettiği metaların ucuz fiyatları, tüm Çin Setlerini yerle bir etmekte kullandığı ağır toplardır . . . Burjuvazi, tüm ulusları, eğer dibi boylamak istemiyorlarsa burjuva üretim tarzına uymaya zorluyor; uygarlık dedikleri şeyi kendi yurtlarına ithal etmeye, yani burjuva olmaya zorluyor onları . . . Köylü ulusları burjuva uluslara, Doğu’yu Batı’ya bağımlı hale getirdi” der. (Draper, 1998; s. 115–117). Marx, gelişmiş ülkelerdeki sermayenin, yoksul uluslardaki yüksek düzeyde sömürüden ve ucuz işgücünden faydalanacaklarını yazmıştı.

Doğrudan kapitalist metotlar, ilkel birikime, yerel halkların varlıklarının zorla veya hileyle yağmalanması ile içli dışlıydı. Resmi sömürgecilik (diğer ülkelerin imparatorluk ülkelerinin mülkiyetinde olması) çoğunlukla sona ermiş olmasına karşın, yağmalama bugün de, yatırımlarla, devletlere verilen yüksek faizli borçlarla (IMF ve Dünya Bankası’nın verdikleri de dahil), eşitsiz ticaretle, ve uluslararası patentlerin üzerindeki kontrolle devam ediyor.

Marx’ın erken kapitalist emperyalizme olan yaklaşımı bir nebze çelişkiliydi. Daha yoksul ülkelerde, endüstrileşme ve modernleşmenin altyapısını oluşturarak, onları kapitalizm öncesi toplumların durgunluğundan (bu şekilde görüyordu) çıkarmanın bir yolu olarak görüyordu. Fakat kapitalist emperyalizmin sıradan insanlar için sebep olduğu sıkıntının, zararsız yaşam biçimlerinin yıkımının da farkındaydı. Çin ve Hindistan’da olduğu gibi anti-emperyalist isyanlara olumlu yaklaşıyordu. Kapitalizm öncesi bir toplumun, endüstrileşmiş devletlerdeki proleter devrimlerden yardım alması kaydıyla, kapitalist aşamayı atlayarak, doğrudan sosyalizme geçebileceğini mümkün görme noktasına varmıştı. Bugün açıktır ki, kapitalizm çürüme çağına eriştiğinde, emperyalizm tamamen gerici bir olgudur.

Bu başlangıç niteliğindeki yazıda girmeyeceğim birçok Marksist güncel emperyalizm teorisi mevcuttur. Yalnız şu kadarını söyleyeyim ki, zengin ülkelerin devasa yarı-tekelleri dünya pazarı üzerinde kâr etme ve değer biriktirme amacıyla egemenlik kuruyorlar. Bu itibarla daha yoksul, ezilen ülkelere de, varlıklarını kurutmak için hükmediyorlar. Emperyalist ulusların kapitalistleri erklerini korumak için, ulus devletlerinin askeri güçlerini daha zayıf ülkelere saldırmak ve işgal etmekte kullanabilirler. Üstü kapalı olarak, askeri güçlerini rakip emperyalist devletlere gözdağı vermek için de kullanırlar. Bu en çok da ABD’yi yönetenler için doğrudur.

Büyük emperyalistler, diğer emperyalist devletlerle rekabette ve daha yoksul ülkeleri ezme ihtiyacı içerisinde, defalarca birbirleriyle ve ezilen uluslarla savaşa girmişlerdir. Öyle dehşet güçlü silahlar üretmişlerdir ki; tüm uygarlığı silebilecek ve belki yeryüzündeki hayatı yok edebilecek güçtedirler. ABD ve SSCB’yi üçüncü bir dünya savaşı başlatmaktan alıkoyan tek şey bu nükleer ve biyolojik silahların gücü olmuştur. Şimdi artık Soğuk Savaş bittiğine ve Sovyet Birliği de kalmadığına göre, nükleer bombalar hiç olmadığı kadar yaygın. Gitgide herşeyi göze alabilecek hale gelen emperyalist ülkelerin olduğu kadar, daha çok sayıda, çoğunlukla güvenilmez olan devletlerin kontrolündeler. Bu insanlığın bekası için had safhada tehlikeli bir durum oluşturuyor.

Sürekli Devrim

Kapitalist gerileme çağının politik bir etkisi vardır. Doğuşunda, kapitalizm ideologları burjuva demokrasisi programını geliştirdiler. Program temeli kapitalizmin doğası üzerine kuruluydu. Tüm insanlar pazarda, sözde eşit ve özgür atomlardı ve dolayısıyla devlet nezdinde de özgür ve eşit vatandaşlar olmalıydılar. Pazarda alım-satım yaparken, insanların ırkları, dinleri, cinsiyetleri, soyağaçları, menşeileri vd. önemli değildir; önemli olan tek şey ne kadar paralarının olduğudur (niteliksel değil niceliksel bir fark). Benzer şekilde tüm vatandaşlar bir kişiye (bir yetişkin) bir oy hakkıyla eşit olmalıydılar. “Temlik edilemez bir yaşam, özgürlük ve mutluluğun peşinde koşma hakkı” “Özgürlük, eşitlik, kardeşlik” (veya “dayanışma”). Bu, temsili hükümetler, köylülere toprak, ulusal egemenlik, ifade ve dernek özgürlüğü anlamına geliyordu. Parasızlık hariç hiçbir konu temel alınarak baskı veya ayrımcılık yapılmamalıydı.

Tabii ki, kapitalizm hiçbir zaman vaat edilen programın hakkını veremedi! Demokratik hakların her bir açılımı, kapitalistlerle savaşan insanların kanlarıyla kazanıldı. Yine de zamanla burjuva demokrasisi hakları ve genel özgürlükte bir açılım gerçekleşti. Ülkeler birbirinin ardı sıra oy verme hakkını kabul ettiler. Mutlak monarşilerin yerini ya cumhuriyetler ya da en azından meşruti monarşiler aldı. Kadın hakları genişletildi. Kölelik kaldırıldı. Ve buna benzer örnekler takip etti.

Ancak Marx kapitalizmin büyümesinin, kendi demokratik programında bir bozulmaya sebep olacağını tahmin etmişti. Sorun, Marx ve Engels’in öngörmüş oldukları üzere, kapitalizmin büyümesinin işçi sınıfının da büyümesi anlamına gelmesiydi. Burjuvazi, işçi sınıfından, demokratik olmayan, otoriter hükümdarlardan korktuklarından daha çok korkar hale gelmişti. Feodal aristokrasiye karşı başarılı bir devrim, işçileri, burjuvaziye karşı da devrime devam etmeye teşvik edecekti. Artan demokrasi işçiler tarafından, kendilerini kapitalist sınıfa karşı örgütlemekte kullanılacaktı. Bu burjuvaziyi tehdit edecekti.

Merkez Komitesinin Komünist Birliğe Çağrısı’nda (Mart 1850) Marx ve Engels, 1848–1850 Avrupa devrimlerinin yenilgilerinden dersler çıkarmışlardır. İşçilerin, otoriter devletlere karşı liberal demokratları desteklemeleri, ancak onlara asla güvenmemeleri gerektiği; liberal demokratların mücadeleyi işçi sınıfı korkusundan satacakları sonucuna varmışlardır. İşçiler burjuvazinin, en liberal kanadından bile, bağımsız olarak örgütlenmeliydiler. Burjuva demokrasisinin kısıtlı taleplerini elde etmek için bile tek yol, işçilerin egemenliği ve sosyalizmin başlangıcı için yüklenmekti. İşçilere istinaden, “savaş naraları: Sürekli Devrim olmalıdır” [veya “Devrimin Sürekliliği”] derler. “Sürekli”den kasıtları “kesintisiz”, “sonuna dek”, “herhangi bir aşamada durmayan” idi.

Gerileme çağında kapitalizm, burjuva demokrasisinin savunucusu olmaktan bile çıkıyor. Demokratik hakların güvenli bir biçimde kazanılabilmesi için, işçi sınıfı, müttefiklerine kapitalizmi tamamen yıkmaları ve doğru, tam bir sosyalist (komünist) demokrasi (konseylerin özyönetim sistemi, işçilerin üretimi idaresi, vd.) yaratmaları için öncülük etmelidir. Sabit, kalıcı, tutarlı burjuva demokrasisi haklarının kazanılabilmesi için kapitalizmden sosyalist demokrasiye tam geçiş gereklidir. Marx ve Engels, kapitalist sınıfın doğrudan kontrolünde olmayan fakat tümüyle kapitalizme hizmet eden, bürokrat-ordu idaresindeki yarı-otonom burjuva devletlerinin doğuşuna işaret etmişlerdi. Bu eğilimi, Napolyon ve sonrasında yeğeninin ardından “Bonapartizm” olarak adlandırdılar.

“Sürekli devrim” sloganı çoğunlukla, hatta genellikle Leon Troçki ile ilişkilendirilir. Dolayısıyla (Leninizm’in bir varyantı olan) Troçkist programın bir parçası olduğu varsayılır. Aslında, sürekli devrim ilk defa Marx ve Engels tarafından ortaya konulmuştur. Troçki ve diğerleri daha sonra alıp, detaylandırmışlardır. İlginç bir şekilde, Troçki sürekli devrimin kendi versiyonunu geliştirdiği dönemlerde (1900’lerin başı), Leninist değil bilakis Lenin’in parti hakkındaki görüşlerinin karşıtıydı (o dönem Rosa Luxemburg’a yakın bir tutumdaydı). Bu konudaki görüşlerini daha sonra değiştirdi ancak diğer Leninistler hiçbir zaman onun ve bir başkasının sürekli devrim teorisini benimsemediler.

Çeviri: Servet Düşmanı

________________

1. Bölüm: Giriş

2. Bölüm: Emek Değer Teorisi

3. Bölüm: Döngüler, Resesyonlar ve Azalan Kâr Oranları

4. Bölüm: Kapitalizmin Kökenindeki İlkel Birikim

5. Bölüm: Kapitalist Gerileme Çağı 

6. Bölüm: Savaş-Sonrası Yükseliş ve Fiktif Sermaye

7. Bölüm: Devlet Kapitalizmi

________________

Adresi kontrol edin

Kara Muhafızlar (Sosyal Savaş)

İngilizce orjinali libcom.org internet sitesinde yayınlanan ve Türkçeye Sosyal Savaş tarafından çevrilmiş olan yazı düzenlenerek …