Anasayfa / Arşiv / Anarşistler İçin Marx Ekonomisi: Bir Anarşistin Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisi Sunumu / 2. Bölüm: Emek Değer Teorisi – Wayne Price (Servet Düşmanı)

Anarşistler İçin Marx Ekonomisi: Bir Anarşistin Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisi Sunumu / 2. Bölüm: Emek Değer Teorisi – Wayne Price (Servet Düşmanı)

Wayne Price’ın, 10 bölümden oluşan ve Güney Afrika’lı anarşist komünist örgüt Zabalaza Anarşist Komünist Cephesi (ZACF)’yle bağlantılı “Zabalaza Books” tarafından 2012 yılında yayınlanmış olan “Anarşistler İçin Marx Ekonomisi: Bir Anarşistin Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisi Sunumu” isimli kitabının  ikinci bölümünü Servet Düşmanı internet sitesinde 16 Kasım 2014 tarihinde yayınlanmıştır.

Marx’ın teorisiyle karşılaşmadan önce, yöntemi hakkında birkaç söz söylemek önemlidir. “Diyalektik materyalizm”i tartışmayacağım. Onun yerine, Marx’ın duyularımızla ampirik olarak algıladıklarımızın, gerçekliğin yalnızca görünen yüzü olduğu inancıyla başlayacağım. Güneş gerçekten de gökyüzü üzerinde doğudan batıya yol alır ve seyahat ederken biz de onu rehber alırız -ama gerçekte bundan fazlası da vardır.

Bir masanın yüzeyine dokunduğumda sert ve dayanıklı olduğunu hissederim ve öyledir de (elimin basıncına direnç gösterir). Ama öte yandan masanın büyük oranda, devinen atomaltı parçacıklardan oluşan bir boşluk olduğu da doğrudur. Toplum için de bu böyledir. Yüzey vardır ve yüzeyin altında derinlik vardır. İkisi de gerçekliğin geçerli kısımlarıdır.

Bilimsel olarak, gözle görünen yüzeyin arkasında ne olduğunu nasıl bulabiliriz? Ekonomiyi laboratuvara sokamadığımız gibi, kontrollü deneyler de yapamayız (zaten, ahlâki olarak [yapamayız]). Marx’ın yöntemi soyutlamadır. Fikren, gestalt bütününün[i] veçhelerini soyutlarken (yerinden sökerken), karmaşık gerçekliğin diğer veçhelerini göz ardı eder. Ekonomi alanının kendisi bir soyutlamadır, çünkü (zihinlerimizde) üretim ve tüketim süreçlerini, sanat ve kültür gibi süreçlerden ayırır.

Marx, ekonominin zihinsel modellerini soyutlama kullanarak kurdu. Örneğin, endüstriyel kapitalist sınıf ve modern işçi sınıfından oluşan bir toplum olduğunu varsaydı, fakat içinde toprak ağaları, köylüler, tüccarlar, bankerler, orta sınıflar yoktu. (Kapitalizmin hiç var olmamış ve var olmayacak) böylesi bir modelin(in) nasıl işleyebileceğini inceledi. Onu kurdu[ii] ve nasıl çalıştığını seyretti. Modeline gitgide (diğer sınıflar gibi) gerçek toplumun daha fazla veçhesini ekledi. Umarım bu, gerçek toplumun ne kadar karmaşık, düzensiz işlediğini anlamamızı sağlayabilir. Yüz elli yıl sonra, Marx’ın ekonomi eleştirisinin konuyla alakalı kalmasına imkân veren de [bu] soyutlamadır. Kapitalizm halen ayakta ve ana yapısı halen işler durumda.

Marx’ın aradığı, ekonomi “yasaları” denen, altta yatan ve tekerrür eden kitlesel davranış örüntüleriydi. Ama bu yasalar toplumda asla saf halde bulunmazlar. Diğer kuvvetler tarafından müdahaleye uğrar, vasıta edilir ya da karşı çıkılırlar. Uzun vadede ise, genel olarak, değiştirilmiş şekilde ortaya çıkarlar. Bunlara “değer yasası” ve “kâr oranının düşüşünü” incelediğimde değineceğim. Bu yüzden Marx tekrar tekrar, ekonomi “yasalarının” tam anlamıyla “eğilimler” olarak gözlemlendiğini söyledi. Bunun nasıl işlediğini anlamak için, her durum kendi somutluğu içinde çözümlenmelidir.

Üç Unsur?

Burjuva ekonomisinde (ve her ekonomik sistemde) üretim üç “unsura” ihtiyaç duyar. Bunlar toprak (sadece toprak değil, bütün doğal kaynaklar), emek (insanlar) ve sermayedir (aletler, makineler, binalar vs.). Her unsur için ödeme yapılmalıdır: bugün bu toprak için kira, emek için ücret, sermaye için faiz demektir. Eğer bu üç unsur üretime katkıda bulunuyorsa ve hepsi için ödeme yapılıyorsa, sömürü olmadığı varsayılır.

Ama eğer bu üç unsur modeli her toplum için geçerliyse, feodalizm, klasik kölelik ve Antik Çin’deki var olmuş herhangi bir toplum için de geçerlidir; tümü sömürüye dayalı olan toplumlar için yani. Azınlık, çoğunluğun emeğiyle geçimini sağladı. İnsanların emeğinin çok küçük bir kısmı kendilerinin beslenme ve giyimine giderken, büyük kısmı egemen sınıfların yükünü sırtlamaya sarf olundu.

Marx bunun modern işçi sınıf yani proletarya için de doğru olduğunu düşündü (proletarya Antik Roma’da kullanılan, ”üremekten başka bir şey yapmayanlar” anlamına gelen bir terimdir). Kapitalizm, yüzeyde, eşitlikçi bir toplum gibi görünmesine rağmen, Marx, eleştirisiyle aslında kölelik benzeri sömürücü bir sistem olduğunu – kapitalist sınıfın da kendinden önceki benzeri yöneten sınıflar gibi işçinin artık emeği üzerinde yaşadığını- gösterdi.

Yabancılaşma ve Fetişizm

Marx’ın görüşlerinin temelleri yabancılaşma kavramında yatıyordu. Onun gözünde insanı insan yapan, üretme kapasitemiz, doğadan ihtiyacımızı çıkarabilmemiz, fiziksel ve zihinsel emeğimizdi. Ancak özellikle kapitalizmde, işçiler kendileri için değil başka birileri için çalışmaya zorlanır; gerçeği söylemek gerekirse “başka bir şey” için, yani sermaye için. İşçiler ne kadar çalışırsa onları sömüren sermaye de aynı nispette güçlenir ve zenginleşir, enerjilerini tüketir, işçilerin çabasını kullanarak kendi gücünü arttırır. Buna yabancılaşmış emek denir. Toplumdaki bütün kurumlar yabancılaşmışlardır; işçi sınıfı üzerinde hüküm süren güçler işçi sınıfının kendilerine verdikleriyle yapmaktadır bunu. İnsanlar şeyleştirilirken eşyalar canlı muamelesi görmektedir.

Bu “yansıtmalı özdeşime” benzer (yabancılaşmanın sosyal psikolojik bir biçimi) İnsanlar boş, çökmüş ve zayıf hissederler. Esas içsel güçlerini bir sembol veya kuruma yönlendirirler: bir bayrağa, lidere, ulusa, bir futbol takımına ya da kendilerince bir tanrıya. Bu imgeyle özdeşleşerek (birleşerek) kendi kuvvetlerine tekrar erişip bütün hissederler, bir süreliğine.

Taraftarlar takımları kazanınca sevinir, yenilince üzülürler. Vatansever Amerikalı (ABD’li) işçiler günlük hayatta acı da çekseler, gruplar halinde “ABD! ABD! biz bir numarayız!” tezahüratını yaparak moral bulurlar. Dindar insanlar kendi tanrı görüşlerini diğerlerinin tanrı görüşlerinin önüne çıkarınca iyi hissederler. Toplumun alt katmanlarındaki kişiler, onlar için işleri düzelteceğini iddia eden liderlere (sağda veya solda yer alan) hayranlık duyarlar. Yansıtmalı özdeşim zararsız da (bir spor takımını desteklerken) olabilir, kötücül de (Hitler benzeri liderlere tapınırken).

ABD’li büyük sosyalist Eugene V. Debs, liderlere karşı gelişen yabancılaşmış tapınma sorununu 1905 yılında şöyle özetliyor: “Dünya işçi sınıfı uzun süredir kendilerini esaretten kurtaracak bir Musa bekliyorlardı. Sizi esaretten kurtarabilecek olsam da kurtaramazdım; çünkü [başkası tarafından] esaretten kurtarılıyorsanız, tekrar esarete itilebilirsiniz. Sizin kendiniz için yapamayacağınız hiçbir şey olmadığını anlamanızı sağlamak isterdim.” Bu, Marx’ın “İşçi sınıfının kurtuluşu, işçi sınıfının kendisi tarafından gerçekleştirilmelidir” İfadesiyle aynıdır.

Politik ekonomiye odaklanan Marx, meta “fetişizmi”nden söz etti. Eski insanlar putlara ve özel nesnelere (fetişlere) tapındılar, onları gerçek, güç sahibi kişilikler addettiler. Burjuva toplumunda da insanlar eşyalara canlı ve kudretlilermiş gibi davranıyor. Metaları, kendi aralarında takas olan aktif maddeler gibi düşünüyorlar. “Toprak” ve “sermayeyi”, emek ile etkileşen öznel varlıklar olarak görüyorlar. Marx’ın yabancılaşma eleştirisine göre hakikatte makinelerin ve eşyaların kullanımı yoluyla kendi aralarında ilişkiye girenler insanlardır, tersi değil.

Değerin Doğası

Metaların (satış için üretilen nesneler) iki hali vardır. Her meta belirli bir nesnedir ve kendi kullanımı vardır; Örneğin, bir voleybol topu[iii] ya da çekiç olarak, ya da herhangi bir şey, kendisi olarak kullanılır ve belirli yöntemlerle, belirli makineler kullanarak ve belirli bir emek süreciyle üretilmişlerdir. Ama aynı zamanda her metanın parasal bir değeri vardır. Yanlarına birer sayı iliştirilebilir; fakat diyelim ki bu onun ağırlığına değil, değerine ilişkindir: 1$, 10$, 100$ ya da 1 milyon $ gibi. Yeni bir kelime icat etmemiz gerekirse, her meta para-laştırılabilir. Burası önemlidir çünkü bir işletmenin kapitalist yönetimi, metaların kullanımını (“kullanım değeri” veya “fayda”) önemsemez. Onlar, ürettikleri voleybol toplarıyla oynamayacak ya da çekiçleri kullanmayacaklardır. Onlar sadece birilerinin bu voleybol topunu veya çekici kullanışlı bulup almak istemesiyle ilgilenirler. Kendileri için ise sadece parayı isterler. Topu ve çekici sadece başlangıçtakinden daha çok paraya sahip olmak, daha fazla işçi çalıştırmak, iş makineleri ve hammadde almak amacıyla üretirler. Yani sahip oldukları toplam değeri artırmak isterler, toplumun yararlı eşya sahipliğini artırmak değil. İşte bu yüzden kapitalistler son balinaları da öldürmek istiyorlar. İşleri bittiğinde kârlarını alıp daha çok para kazanmak için başka bir işe yatırabilirler, kızılağaçları kesmek gibi.

O zaman bütün metaların sahip olduğu ve parasal değerleri (fiyat) olmasını sağlayan esas değer nedir? İçlerinde para olmayan ama paraya çevrilebilen bir şey var. Bazılarının iddiasına göre bu genelleştirilmiş faydadır (kullanım değeri). Fakat [soluduğumuz] hava etrafımızdaki en kullanışlı şey olmasına rağmen fiyatı yoktur. Bunun üstesinden gelebilmek için, faydayı kıtlık ve doygunluk ile beraber kullanan teoriler geliştirildi (“marjinal fayda” teorisi). Fakat (hava dışındaki) herhangi bir nesnenin kullanım değeri son derece özneldir. Bütün insanların sahip olması gereken yemek ve su söz konusu olduğunda bile insanların zevkleri çokça değişkenlik gösterir. Öyleyse bir toplum tüm nesneler için birleşik bir fiyatlar listesi nasıl oluşturur? Ayrıca tekrar edelim, kapitalist üreticiler, birilerinin bu ürünleri talep ettiğini bildikleri sürece onların yararlılıkları ile gerçekten ilgilenmezler.

Kıtlık ve fayda kısa vadede fark yaratabilir. Birkaç yıl önce Noel zamanı “Tickle-Me Elmo” adlı bir oyuncağa kitlesel bir talep oluşmuştu. Ne yazık ki arz talebi karşılamamıştı ve fiyatlar fırladı. Fakat üreticiler kısa süre sonra pazarda talep edilen bir şeyin eksik miktarda olduğunu görüp üretimi arttırdılar, ta ki talep karşılanana kadar. Talebi sağlamak ve kıtlığın üzerinden gelmek kapitalist üretimin genel eğilimidir.

Tabi ki ne kadar para teklif edilse de kıt kalacak bazı şeyler de vardır. Örneğin (pazar baskısı sahtecilere ilham verse de) daha fazla Rembrandt tablosu üretilemeyecek. Tablolar ekonominin hayati bir parçası değildir ama diğer şeyler olabilir. Tekel konusunu daha sonra ele alacağım (hem -Rembrandt tablolarındaki gibi- doğal, hem de -kasti olarak nadir bulunmaları sağlanan elmaslar gibi- yapay olanlarını). Bu genel eğilim, (balinalar ya da petrol gibi) yenilenemez doğal kaynaklar, kapitalist ekonomi tarafından gerektiğinde üretilebilir metalar olarak görüldüğünde sorun olur. Bu kapitalizmin işleyiş tarzıdır.

Marx’a göre her metanın ortak noktası emekti. İnsanlar onları üretmek için çalışmıştır. Metalar, içinde barındırdıkları emeğin yoğunlaştırılmış hali olarak değerlendirilebilirler. Bu, [Marx’ın] değer ve fiyat teorisinin tamamı değildir ama başlangıcıdır.

Marx, emek-değer teorisi veya (metaların eşit emek-zamana bağlı olarak eşit değerlere sahip olduğu bir) “değer yasası” için ayrıntılı bir argüman inşa etmedi. O zamanlar etmesi de gerekmiyordu. Neredeyse yararlandığı her siyasi iktisatçının zaten bir çeşit emek-değer teorisi vardı. Önemli değişiklikler yaparak bu teoriler üzerinden kendininkini inşa etti. O zamanlar, bugünün otomasyon nimetlerinden yoksun olarak, emek/makine oranı emekten yana ağır basıyordu. Sezgisel olarak emeğin zenginliği yarattığı görünüyordu. Ve insan emeğini merkezine alan teoriler, hasımları toprak ağaları ve (gereksiz parazitler olan) toprak sahibi aristokratlara saldırmak için burjuvazi tarafından sıkça kullanıldı.

Zamanla kapitalistler yerleşik egemen sınıf oldular ve emek-değer teorisi (Marx ve diğerleri tarafından) [bu sefer] gereksiz parazitler olan kapitalistlere karşı kullanıldı. (Ve bu sırada makinenin emeğe oranı da gittikçe artmaktaydı.) Böylece profesyonel (burjuva) iktisatçılar emek-değer teorisini terk ettiler, öncelikle “marjinal fayda” lehine. Daha sonraları ise herhangi bir değer teorisine vurgu yapmaktan vazgeçtiler. Yüzeysel seviye olan fiyatlara takılıp altında yatan değeri görmezden geldiler. İş adamları hiçbir zaman değer teorileriyle ilgilenmemişlerdi zaten.

Değerden Fiyata

O zaman değer, parasal fiyatın temelidir. (“değer” ve “değişim değerini” birbirinin yerine geçecek şekilde kullanıyorum; yine de değer, katıksız emek-zaman olarak, değişim değeri ise aynı zamanda kullanım değeri de olan bir değer olarak ayrılabilir.) Bir metanın değerini belirlerken, pazar için önemli olan ne kadar emeğin harcandığı değil, ne kadar toplumsal olarak gerekli emeğin harcandığıdır. Emek genel olarak zamanla ölçülür, herhangi bir şeyi yapmak için gereken zaman. Köhne makinelere sahip bir fabrikanın bir metayı üretmesi, modern makinelere sahip bir tesise nazaran daha çok zaman alacaktır. Eski yöntemlerle, daha fazla emekle üretilen metaların (bu emeği yansıtacak şekilde) modern yöntemlerle, daha az emekle üretilenlerden daha yüksek fiyatları olmayacaktır. Müşteriler ise sadece daha az fiyat ödemek isteyecekler, böylece eski yöntemlerle üretilen metalar da aynı yeni [ucuz] fiyattan satılacaktır. Metaların büyük bir kısmı da pazardaki ortalama ürünün içine katılmış ortalama toplumsal olarak gerekli emeğe göre fiyatlandırılır. Eski yöntemlerle üretim için harcanan fazladan emek ise boşa gitmiş olacaktır. Buna ilâveten, pazarın ihtiyacı olandan daha fazla meta üretilirse, fazladan üretilen malın üretiminde kullanılan emek de boşa gider ve sayılmaz.

Açıkça görülüyor ki yeni yöntemlerle, daha az emekle üretilen metalar, öncekilerden daha ucuz olma eğilimindedirler. Bu eğilim bazen (fiyatlarını arttırmalarına olanak sağlayan) teknik olarak gelişmiş üreticilerin (geçici) tekeli gibi unsurlarla gizlense de, zamanla diğer üreticilerin de yeni makinelere sahip olmasıyla bu gizlenme ortadan kalkar. Ayrıca genel enflasyon bütün fiyatları arttırır. Yeni ve daha verimli yöntemlerle üretilmiş nesnelerin fiyatları, genel enflasyon oranından daha küçük bir artış gösterebilir.

Üretime giren emeğin iki veçhesi vardır. Birincisi, belirli bir nesneyi belirli amaçlarla yapan “somut emektir”. Diğeri ise, toplum genelinde kullanılan toplam emeğin bir bölümü olarak “soyut emektir” ve (para ile ifade edilen) değişim değerine dönüştürülmüştür. Modern kapitalist sanayide, bireysel işleri niteliksizleştirir şekilde,[iv] bütün emeği soyut emeğe çevirme eğilimi vardır. Daha önemlisi kapitalizmin genel eğilimi, üretilen her metanın bir tezgâhta, bir usta tarafından değil, geniş bir insan kitlesi tarafından, bir anlamda bütün toplum tarafından üretilmesinden yanadır. Ham maddeden başlayıp bir işçi kitlesi tarafından üretim süreçlerinden geçen bir ürüne, hangi bireyin ne kadar katkı yaptığını bilmek neredeyse imkânsızdır (Kropotkin tarafından vurgulanmış bir husus). Gerçekten de her meta toplumun ortaklaşa toplam emeğinin bir kısmını temsil etmektedir. Kapitalistler için ise önemli olan şirketlerinin toplam ücret maliyeti ve ürünlerin üretiminde harcanan toplam zamandır.

Sanayi kapitalistleri üretecekleri metalar (mesela voleybol topları) için yatırım yaparken alacaları şeyler ikiye ayrılabilir. Birincisi nihai ürüne dönüştürülecek ham maddeler, kullanılacak aletler ve makinelerdir. Bunun yanında ise ürünü yapmak işe alınan işçilerin emek gücü vardır.

Maddeler ve makinelerin oluşturduğu ilk kategoridekilerin zaten önceden emek ile üretildikleri için bir değerleri vardır. Üretimde kullanıldıklarında, değerlerini yeni metalara aktarırlar. Deri ya da diğer kaplamanın değeri tamamıyla topa geçer. 5 saatlik (ya da 10 liralık) [v] deri, topun değerinin bir parçası olur. Bu makineleri işleten yakıt için de geçerlidir; onun değeri de topa geçer. Makine ve aygıtların değeri ise bütünüyle ürüne geçmez, çünkü bir topu üretmek için sonuna kadar kullanılmazlar. Fakat onlar da her kullanıldıklarında kısmen tüketilirler (değerleri düşer) ve bu değerleri metaya aktarılır. (Kapitalistler, eski makineler bitik duruma geldiklerinde yeni makineler alabilecek kaynak yaratmak için topların fiyatına bu maliyeti yansıtacaklardır) Ancak bu değer geçişleri herhangi yeni değer ve elbette kâr da yaratmazlar. Bu yüzden yatırımın bu kısmı “değişmez sermaye” olarak adlandırılır; çünkü yeni sermaye yaratmaz. Tamamen tüketilen ham madde ve yakıta ise “dolaşır değişmez sermaye” denir. Zamanla tüketilen makineler ve aygıtlara ise “sabit değişmez sermaye” denir.

Ancak işçilerin emek gücü farklıdır. Bir kez devreye girdiğinde, işçilerin emeği değişim yaratır. Deriyi ve lastiği voleybol toplarına dönüştürürken, üründe daha önce var olmayan bir değer ekler. Kârlı üretim için temeli oluşturur. Bu yüzden emeğe “değişken sermaye” denir. Sabit ve değişken sermaye toplamına ise “üretim maliyeti” denir.

En Tuhaf Meta

Değer ve fiyatın ilişkisine daha fazla girmeden önce, kapitalist üretimin kalbi olan sıradışı bir metadan bahsedeceğim. Bu, işçinin çalışma kabiliyeti olan “emek gücü” metasıdır. “Emeğin” kendisi bir meta değildir; çünkü bir süreçtir. İşçiler kendi metalarını yani çalışma, ellerini ve kaslarını, beyinlerini ve sinirlerini kullanma kapasitelerini sermayenin hizmetine sunmak için satın alacak kapitalistlerle yüzleşirler. Emek gücü birçok açıdan sıradışı bir metadır. Bir bakıma, akıl ve vicdanlarını üretim sürecine tabi kılmaları gereken insanlara eklenmiştir. İnsan emeğini sadece o sarf edebilir, yeni değer yaratmanın tek yolu da budur.

Bu sıradışı metanın değeri nasıl belirlenir? Değer yasasına göre bu metanın (ücret veya maaşlarla ifade edilen) ederi onu üretmekte kullanılan toplumsal olarak gerekli emekle belirlenir. Klasik siyasi iktisatçılar kapitalistlerin işçi ücretlerini biyolojik bir asgariye çekmelerini beklediler: İşçileri hayatta tutmak ve yeni bir işçi nesli yetiştirmek için ne kadar gereklidir? Bu en dip, asgari standarttır.

Marx, kapitalistlerin hesaba katmaları gereken kültürel, “ahlaki” unsurlar olduğunu da ekledi. Bir yandan modern sanayi kendi ortaya çıkışından önce gerekli olmayan, belli bir seviye eğitim ve kültüre ihtiyaç duyar. Diğer yandan ise, her toplumdaki işçiler belli bir gıda, giyim, barınak, sağlık hizmeti, kültür ve eğlenceye alışkındır. Bu, biyolojik asgariye çekilmeye karşı verdikleri geçmişteki mücadeleleri de içeren ülkelerinin tarihinden gelir.

Bazı işçiler, özellikle yıllar süren eğitimler almış işçiler, diğerlerinden daha kalifiyedir. Bunlar kalifiye mavi yakalı işçilerin yanı sıra, diğer işçiler gibi kolektif olarak onlara emir veren patronlar için üreten pek çok beyaz yakalı “profesyoneli” de içerir. Marx, ekonominin bu kalifiye işçilerin emek gücüne, senelerce gördükleri eğitime bağlı olarak, sıradan işçiye nazaran birkaç kat daha fazla değer verdiğini söyler. Onların emeği, birçok vasıfsız işçinin emeği ederindedir. Her halükarda, emek piyasası ücret ve maaşlardaki tüm farklılıkları pürüzsüz bir şekle sokar ve onları kapitalist toplumun tüm emek maliyetinin bir parçası olan parasal fiyatlara çevirir.

Kapitalistler işçilerin yaşam standardını “fazla yüksek” (yani, ücretler ve kamu hizmeti vergileri yönünden fazla masraflı) olarak değerlendirebilirler. Kapitalistler emek gücü metasının değerini yeniden belirlemek için işçi sınıfının yaşam standardını düşürmek isterler. Fakat patronlar, işçilere çok doğrudan saldırıldığı durumlarda direnişi kışkırtmamak hususunda dikkatli olmalıdırlar. Fakat ekonomi krize girdiğinde, kapitalistler işçi sınıfı yaşam standardına saldırmayı gerekli görebilirler; yani, -eğer başarabilirlerse- emek gücü metasının değerini düşürmeyi.

İşçilerin emek gücü değerine karşı yürütülen bu saldırı ABD ve diğer sanayileşmiş ülkelerde on yıllardır sürüyor. Eğer bu [saldırı] barışçıl “demokratik” yolla yapılamazsa, kapitalistler işçilerin yaşam standardına saldırmak için faşizm yoluna başvurabilirler.

Kapitalizmde Özgürlük ve Eşitlik

Kendilerinden önceki emekçilerin[vi] aksine işçi sınıfı iki şekilde “özgürdür”. Birincisi, bir efendi ya da derebeyinin malı değildirler; yani köle değildirler. Aynı zamanda çiftçiler gibi toprakları olmadığı (ya da serfler gibi toprakla beraber sahiplenilmedikleri), ya da sanayi öncesi zamanların zanaatkârları gibi atölye ve aletleri olmadığı için de özgürdürler. Yani çalışmayı reddetmekte “özgürdürler”, ancak bu durumda onlar ve aileleri ya açlıktan ölecek ya da toplumun en sefil dip katmanına sürükleneceklerdir. Yaşamak için emek güçlerini makinelerin, binaların ve aletlerin sahiplerine satmalıdırlar. Böylece yeni mücadele formları ve yeni bir toplum düzenine işaret eden kolektif emek sürecine katılırlar.

Yüzeyde, pazarda, özgür işçiler kapitalistlerle denkleri olarak karşı karşıya gelirler. Kapitalistler, işçilere giyim ya da herhangi bir çeşit metalarını para karşılığında satarlar.. Benzer şekilde, işçiler de sahip oldukları metayı, emek gücünü, kendilerine para ödeyen kapitalistlere satarlar. Bu yüzden, kârlar “hırsızlıkla” değil fakat görünürde denkliklerin karşılıklı değişimi ile sağlanır. Burjuva demokrasisinden bekleyeceğimiz üzere her insan eşittir, her yurttaş diğerleriyle eşit olmak durumunda, ırk, din, menşe ülkesi ya da cinsiyet ayrımı olmaksızın eşit oya sahip olmak halindedir. Gelgelelim, bu eşitlik sadece şekilseldir. Anatole France’ın 1894’te ifade ettiği gibi: “Görkemli eşitliğiyle kanun, zengine, fakire de yaptığı gibi köprü altlarında yatmayı, sokaklarda dilenmeyi ve ekmek çalmayı yasaklıyor.”

Fakat bir kez işçiler iş yerlerine girince, şekilsel eşitlik dahi ortadan kalkar. Artık kapitalistler (ya da işletmecileri) söz sahibidirler, emirler verenler ve işçiler madundurlar, itaat edenler. Birkaç yılda bir hükümet seçimlerinde oy verseler ya da vermeseler de, işyerinde – uyanık oldukları zamanın çoğunu – despotizm altında geçirirler. Sendikalı olan bazılarının dışında hiç bir hakları yoktur. Herhangi sebepten dolayı her an işten atılabilirler (Her yıl binlerce işçi sendikal faaliyetten dolayı işten atılmaktadır; bu yasadışı olsa da kanıtlanması son derece güçtür.) Burada da Marx’ın siyasi iktisat eleştirisi yüzeysel eşitliğin arkasına bakıyor ve kapitalist despotizmin gerçekliğini deşifre ediyor.

Artı-Değer[in] Kâra [dönüşümü]

Fiyatın altta yatan değerle olan ilişkisine girmeden önce kârın doğasını tartışmak gereklidir. Kâr nereden gelir?

Yaygın bir görüş, [kârın] satış sürecinden geldiğidir. Her kapitalist gerekli malzemeleri ucuza alıp, üretilen metaları -pazarın kaldırabileceği oranda- pahalıya satmaya çalışır. Böylece kâr, metayı değerlerinden daha yüksek fiyata satmaktan geliyor gibi görünür. Tek tek firmalar için bu durum söz konusu olabilir ama bütün kapitalist sınıf için bu teori açıklayıcı olamaz. Ürünü değerinden yükseğe satan her kapitalist için o mala değerinden fazla ödeyip para kaybeden başka biri (bir tüketici veya başka bir kapitalist) vardır. Bu, son ürünün üretimi için ara madde satın alan kapitalistin kendisi için de geçerlidir. Herkes metalarını makul fiyattan daha yükseğine satamaz. Metalar arasındaki oranlar sabit kalmak durumundadır. Aksi halde sonuç kârın yaratımı değil, fiyat enflasyonu olurdu. Kâr dolaşımdan değil, üretim safhasından gelmelidir.

Bir diğer görüş ise hem burjuva ekonomistler hem de Marksist olmayan radikal ekonomistlerce savunulmuştur. Cevapları açık gibidir: Kâr, üretimin genişlemesinden gelir. Toprak, emek ve sermayeyi birleştirerek ilk başta elde olandan daha fazla meta elde edilir. Bu “fazlalık”, kârdır.

Diyelim ki bir fabrikadaki işçiler 5 saatte 100 voleybol topu üretiyorlar, fakat yeni makineler sayesinde bu sayı 200’e çıkabiliyor. Bu artış fazladan 100 topluk bir kâr (%100’lük bir kâr artışı) sağlar mı? Bu fazladan 100 topluk bir kullanım değeri sağlar ama kapitalistlerin ilgilendiği insanların kullanımı için daha fazla kullanılacak şey sağlamak değildir. Onlar daha çok (para biçiminde) değişim değeri ister. Artık aynı sürede iki katı top üretiliyorsa, her top eskisinden daha ucuz olacaktır, muhtemelen %50 daha ucuz. Hammadde maliyetini yok sayarsak; 100 top 5 saatlik iş değerindeyken, artık 200 top 5 saatlik iş değerindedir. Daha fazla işe yarar şey vardır fakat daha çok değişim değeri yoktur; böylece kâr da yoktur.

Marx’a göre kâr, parasal fiyatlarda da olduğu gibi, emek zamana bağlıdır. İşçiler kararlaştırılmış bir süre boyunca -diyelim 8 saat- çalışırlar. Sürecin belirli bir noktasında, aldıkları ücrete denk gelecek kadar değeri olan meta üretmiş olacaklardır; bu, kendi emek gücü metalarının dengidir. Diyelim iki saat içinde, yeterli sayıda voleybol topu (veya başka bir şey) üretildikten sonra, satıldıkları zaman ailelerinin gıda, giyim, barınma, eğitim ve kültürel ihtiyaçlarını karşılayacak meta üretilmiştir. (Yani, şu anda üretmiş oldukları ürünlerin değeri, emek gücü metalarının değerine eşittir) Ama iki saat sonunda işçiler çalışmayı bırakmaz. Yemek arasıyla beraber 8 saat boyunca çalışmaya devam ederler. Bu son saatlerin ücreti ödenmez. Bu iş bedavaya yapılmış olur, tıpkı kölelerin ve serflerin efendileri için bedavaya çalıştıkları gibi. Fazladan çalışma, fazladan değeri ortaya çıkarır ve buna da artı-değer denir. (Marx’ın Almanca’sında “Mehrwert”)

Kapitalistlerin, sanayi kuruluşlarının kârında, perakendeci tüccarın karında, banka kredilerindeki faizde, ev sahibine ödenen kirada, reklam masraflarında, hükümete ödenen vergide paylaştıkları işte bu artı değerden gelmektedir. Kapitalist sınıfın geliri bu artı değerden gelir; lüks harcamalara ve genellikle -değişmez ve değişken sermayeyi bir sonraki üretim döngüsü için genişletmek üzere- sanayide tekrar yatırım yapmak için harcanır.

Kapitalistlerin artı değeri arttırabilmelerinin iki temel yolu vardır. Bunlardan biri “mutlak artı değerdir” ve çalışma gününün uzatılması ile olur. Gerekli olan (emek gücü metasının değerini ödeyebilmek için gerekli olan) emek aynı kalacağından, artı değerin oranı artacaktır. Bu, çoğunlukla sanayi kapitalizminin başlangıç evrelerinde kullanılan yöntemdi. Aralarında çocukların da bulunduğu işçiler günde 12 ila 14 ya da daha fazla saat çalıştırıldılar. Bu yöntemin sorunu, pratikte biyolojik minimumun da altında ödeme sonucu işçi sınıfını fiziksel olarak zayıflatmaya başlamasıydı. Yine de bu metot zorunlu fazladan mesai adı altında halen birçok sektörde uygulanmaktadır.

Diğer yöntem ise “göreli artı değer”dir. İşçilere ödenen miktarı azaltmadan, bu miktara denk gelen zaman azaltılabilir. Bu da montaj hattının hızlandırılması, zaman ve hareket etüdü (Taylorizm), daha iyi makineler yoluyla arttırılmış verimlilik ya da başka yöntemlerle mümkündür. Her iki yöntemin de sınırları vardır. En basitinden, gün sınırlıdır; Süpermen bile günde 24 saatten fazla çalışamaz! Sıradan ölümlüler ise daha uzun çalışma saatleri ya da daha hızlı üretime zorlandıkça biyolojik sınırlarına dayanırlar.

Bu yüzden bir metanın değeri (daha önceden emek tarafından yaratılıp şimdi bitmiş ürüne geçmiş olan) değişmez sermaye + (emek tarafından yaratılan ve karşılığı ödenen yeni değer olan ) değişken sermaye + (emek tarafından yaratılmış ve karşılığı ödenmeyen değer olan) artı değerdir. Bu hem tek bir meta, hem de meta yığını için geçerlidir (bir ya da bin voleybol topu).

Değerden Üretim Fiyatına

Fakat bu kavrayış bir sorun yaratır. Sömürü oranı artı değerin değişken sermayeye oranıdır. Kapitalistler bunu umursarlar; işçilerden alabildikleri kadar emek almaya çalışırlar. Ama esas ilgilendikleri artı değerin toplam yatırıma, yani değişmez ve değişken sermaye toplamına oranıdır. Umursamadıkları, hatta farkında bile olmadıkları ise artı değeri sadece emeğin (değişken sermaye) yaratabildiğidir.

Aynı sayıda işçiyle aynı süre, aynı ücretle çalışan iki fabrika düşünelim (yani aynı sömürü, artı değer ve değişken sermaye oranlarına sahipler). İki fabrika da aynı oranda artı değer üretecektir. Peki, fabrika sahibi kapitalistler de aynı oranda mı kâr edecek? Her zaman değil. İki fabrika iki ayrı meta üretiyorsa, ayrı tür makine ve hammaddeye ihtiyaç duyarlar. Bu yüzden her biri farklı miktarda değişmez sermayeye (ölü emek) sahiptir. Biri fazla, diğeri daha az.

Burada “kâr” toplam yatırımın bir miktarı olarak ifade edilmiştir (üretim maliyeti, yani değişmez + değişken sermaye). Büyük miktarda değişmez sermayeye sahip olan kapitalist, sömürü (artı değerin değişken sermayeye) oranı aynı kalsa da, değişmez sermayesi daha az olana göre daha az kâr elde edecektir.

Gelgelelim, bu doğru değildir. Sanayi kapitalistleri daha verimli, üretken makine kullandıkları için daha az kâr elde etmezler. Öyle olsaydı kapitalistler daha iyi, daha üretken makinelere yatırım yapmazdı. Ekonomi duraksardı.

Marx bu ikilemi şöyle çözer: (fazladan üretilen artı değerden veya başka nedenden dolayı) yüksek kâr getiren sanayi üretimi diğer kapitalistleri cezbeder. Bu yeni kapitalistler kârlı sektöre yatırım yapar ve metalarının üretimini artırır. Bu rekabet fiyatları, dolayısı ile de kârları azaltır. Böylece sonunda kârlar özellikle yüksek değildir, ortalama bir seviyeye çekilmiştir. Aynı şey, (büyük miktarlarda değişmez sermaye gerektirmesinden veya başka nedenlerden dolayı) tersine bir şekilde, düşük kar getiren sektörler için de geçerlidir. Kapitalistler bu az kârlı sektörlerden ya çekilecek, ya da daha az üreteceklerdir. Pazarda daha az metanın olması fiyatı, dolayısı ile ürün başına düşen kârı arttıracaktır. Böylece sonunda bu kâr oranı da düşükten ortalamaya çekilecektir.

Böylece toplam kar aslında bir havuzda toplanır ve her kapitalist kendi payını sahip olduğu işçiye oranla değil fakat yatırım (değişken ve değişmez sermaye) yapılmış sermayesi oranında alır. Marx buna “kapitalist komünizm” der. Bir toplumun toplam artı değerinin, toplumun toplam yatırılmış sermayeye oranı olan ortalama bir kâr oranı bulunur.

Bir metanın toplam değeri “üretim fiyatı” olarak yeniden kavramsallaştırılabilir. Bu değişken sermaye + değişmez sermaye + bir ortalama kârı kapsar. Gerçek fiyatlar pazardaki arz ve talebin baskısıyla dalgalanır ama üretim fiyatı etrafında dalgalanırlar. Kapitalistler ürünlerini ne yapılmaları için harcanan maliyetten (değişmez + değişken sermaye) daha ucuza satarlar, ne de ortalama kâr oranının altında (en azından pek uzun süre için değil). Ve ürünü ortalama kâr oranının üzerinde satmak ancak diğer kapitalistleri daha ucuza satarak rekabet etmeye teşvik eder.

Başka bir unsur daha fiyatları etkileyebilir. Bu da tekeldir. Eğer bir ya da birkaç firma herhangi bir sebeple bir sektöre egemen olursa, [istedikleri] fiyatları belirler ve rakiplerinin daha düşük fiyata satmasından endişe etmezler (burjuva ekonomisi deyişiyle bunlar “fiyat kabullenenler” değil, “fiyat belirleyenlerdir”). Ortalama kâr oranının üzerinde satabilir ve toplam kapitalist sınıfın artı değerinden daha yüksek pay alabilirler. Tabi ki bazı sınırlar da vardır. Tekel konusunun detaylarına daha sonraki bir bölümde değineceğim.

Bu, böylece, Marx’ın değerin nasıl fiyat olarak ve artı değerin nasıl kâr olarak ifade edileceği teorisinin basitleştirilmiş halidir. Anti-Marksist ekonomistler bu konuyu merkezi bir sorun olarak görürler. Onlar bunu “dönüşüm sorunu” olarak adlandırırlar; her ne kadar Marx emek-zaman değerlerini parasal değerlere “dönüşen” şeyler olarak görmese de. O daha çok fiyat ve emek-zamanı değeri ifade etmenin iki yolu olarak görür. “Üretim fiyatı”, metaların emek zaman değerlerinin yeniden düzenlenmesidir, değerlerinin lağvedilmesi değil.

Bunun bir giriş yazısı olması dolayısıyla, Marx’ın değer teorisine yapılan eleştirileri ve Marksist müdafaaları değerlendirmeyeceğim (referanslara bakınız) . Marx belirli fiyatlarla ilgilenmiyordu. O bir “mikro ekonomist” değildi. Onun savunduğu, toplumsal olarak gerekli emek-zaman ile ölçülen tüm toplumun toplam değerlerinin, toplumun tüm fiyatları toplamına eşit olduğuydu (“Gayrisafi yurtiçi hasıla” gibi bir kavram). Bahsettiğimiz üzere, aynı zamanda toplam artı değer miktarı da toplam kârlara eşitti ve buradan da ortalama kâr oranı bulunabilirdi. Bunlar onun temel kavramlarıydı.

Marx’a göre kapitalizmin temelbelirleyici kavramı rekabet, özel mülkiyet ya da menkul değerler değildi. Emek ve sermaye arasındaki ilişkiydi. Bir taraftan sermaye, kendini büyüten bir değer olarak (sınıf çatışması ve rekabet yoluyla) genişlemeye, büyümeye ve daha fazla değer biriktirmeye zorlanır. (Sürekli büyümeyen bir şirket rakiplerince alt edilir ve batar.) Sermaye, aracıları olan burjuvazi ve onların yönetici sınıfı tarafından temsil edilir. Diğer tarafta da proletarya, yani kas ve beyin gücüyle ürettikleri emek sarf etme kapasitelerinden başka bir şeyleri olmayanlar vardır. Emek güçlerini sermayenin aracılarına satarlar, yani onlara mümkün olan en az ücreti öderken kendilerinden mümkün olan maksimum artı değeri çıkarmaya çalışanlara. Bu ilişkide, kapitalistler olmadan proletarya yoktur, modern işçi sınıfı olmadan kapitalistler yoktur.

Para

Tabii ki değer, fiyat olarak ifade edildiğinde, paranın varlığına ihtiyaç duyar. Para hem değerin bir ölçüsü, hem de deposudur. Başlangıçta insanlar para için sadece değerli şeyleri kullandılar: sığır, istiridye kabuğu gibi. Uzun bir süre sonra altın ve gümüşte karar kıldılar. Bunlar emekle çıkartılan ve zor bulunan metallerdir. Başlangıçta bu metallerin dekoratif anlamda kullanım değerleri vardı. Bozulmadan uzun süre dayanabilirler. Küçük parçalara ayrılır ve kolaylıkla tekrar daha büyük parçalara birleştirilirler. Küçük parçaları yüksek bir değer ifade edebilirler. Altın ve gümüş diğer metallerle karıştırılabileceği için bir süre sonra hükümetler ağırlık ve saflık olarak garantili resmi sikkeler bastırdılar (daha sonra da hükümetler de sikkelerinin değerinde hile yapıp enflasyona sebep oldular).

Kapitalizm öncesi toplumlarda para ikincil önemdeydi. Çoğu obje aile içi kullanım ya da komşularla değiş tokuş için üretiliyordu. Sadece birkaç meta pazarda satılıyordu. Fakat kapitalizmle beraber, dünya genelinde, yaşayabilmek için her şey için herkesten meta satın almamız gerekiyor. Artık para, toplumu bir “nakit bağıyla”[vii] bir arada tutan hayati bir vasıta, bir “evrensel eşdeğer”dir.

Kapitalizm geliştikçe, tüccarlar için büyük miktarlarda metali yüklenerek dolaşmak zahmetli hale geldi. Onun yerine bankacılık sistemi altını tutmaya başladı. Karşılığında ise para yerine tedavül edilebilecek ve istendiğinde bozdurulabilecek banknotları sürdüler. Bu banknotlar “altın gibiydi”[viii]. Bugün ise, -uzun bir tarihçeyi es geçersek- devlet maddi değeri olmayan banknotlar olan itibarî parayı[ix] tedavüle çıkarıyor. Bu banknotların değerlerinin arkasında insanların ekonominin gücüne duydukları güvenden başka bir şey yoktur. Altın ya da sığırın aksine, bu paranın sadece “kurgusal değeri” vardır, içkin bir değeri bulunmaz.

Paranın gerçek değer içerdiği zamanlarda (altın sikkeler ya da altın değeri taşıyan banknotlar zamanı) bazen paranın ve malların dolaşımı için pazarın ihtiyaç duyduğundan daha fazla para ortaya çıkmıştır. O zaman da paranın değeri asgari emek-zaman değerine düşer, “artı-para” ise kullanımdan, kişisel ya da kolektif stoklara düşmeye eğilim gösterir. Fakat bugün, tüm diğer etkenler aynı kaldığı durumda, aynı miktarda (değerde) meta ile ilişki halinde olan itibari para ne kadar artarsa her birimin (dolar, vb.)  değeri o kadar azalır.

[i]               (whole gestalt)

[ii]              (wind up) saat, zemberek kurmakta olduğu gibi

[iii]              Metnin aslında “baseball” geçmektedir, çeviride biraz daha yakın bir kavram olan voleybol tercih edilmiştir.

[iv]              (to deskill)

[v]              Metnin aslında “$”

[vi]              (toiler)

[vii]             (cash nexus)

[viii]            (as good as gold)

[ix]              (fiat money)

Çeviri: Servet Düşmanı

________________

1. Bölüm: Giriş

2. Bölüm: Emek Değer Teorisi

3. Bölüm: Döngüler, Resesyonlar ve Azalan Kâr Oranları

4. Bölüm: Kapitalizmin Kökenindeki İlkel Birikim

5. Bölüm: Kapitalist Gerileme Çağı 

6. Bölüm: Savaş-Sonrası Yükseliş ve Fiktif Sermaye

7. Bölüm: Devlet Kapitalizmi

________________

Adresi kontrol edin

Anarşizm: Teoriden Pratiğe 1. Bölüm: Anarşizmin Temel Fikirleri – Daniel Guérin (Anarşist Bakış)

Fransız anarşist komünist yazar Daniel Guérin’in 1970 tarihli “Anarşizm: Teoriden Pratiğe” isimli kitabının “Anarşizmin Temel …