Anasayfa / Arşiv / Özgürlükçü Örgüte Proleter Yönelim (Proleter Teori A)

Özgürlükçü Örgüte Proleter Yönelim (Proleter Teori A)

Proleter Teori A  dergisinin Haziran 2006 tarihli 3. Sayısında yayınlanmıştır

Yaşadığımız coğrafyada 2000’li yıllardan itibaren ortaya çıkan özgürlükçü komünist örgütlenme ve mücadele anlayışına katkıda bulunmak amacıyla hazırlamış olduğumuz bu yazı, proleter yönelimin, anarşist komünist ilkelere ve örgütlenme anlayışına bakışını ortaya koymayı hedeflemektedir.

Anarşist komünizmi, anarşizan eğilimlerin bir çoğundan belirgin bir şekilde ayıran çizgi, örgütlenme anlayışında ve sınıf mücadelesine bakışında mevcuttur.Bu konuyla ilgili tartışma metinlerini daha önceki sayılarımızda bulmak mümkündür.

Bu tartışma yazısı anarşist komünizm ile diğer anarşizmlerin farklarını ortaya koymak için yazılmadı. Ancak yazının birçok yerinde değinmede bulunacağımız anarşist komünist perspektifin, son yıllarda popülaritesi gittikçe artan yaşam tarzı anlayışlara dayalı, daha çok da sınıf mücadelesinin ve örgütlü toplumsal pratiğin değersizleştirildiği bir “anarşizm” le uzak yakın ilgisinin olamayacağını vurgula-makta fayda görüyoruz.

Yazımızın esas hedefi, sınıflar mücadelesi içinde emekten yana taraf olarak var olmaya çalışan anarşist komünistlerin, proleter bir çizgiyi yaşama geçirerek hem örgütlenme anlayışlarında hem de mücadele alanlarında neler yapabileceklerini ortaya koymak ve yeni bir tartışma süreci başlatabilmektir. Bu tartışmayı mümkün olduğunca yaşadığımız somut sorunlarla ilişkilendirmek amacıyla içinde bulunduğumuz kimi pratikleri de aktarmaya çalışacağız.

Proleter yönelim için iki önemli tartışma başlığı: teorik-politik-ideolojik bütünlük ve özgürlükçü örgütünü fiili, siyasi gerçeği 

Özgürlükçü anlayışın içerisinde proleter yönelimi bu gün için ortaya çıkartan iki önemli çizgi mevcuttur. Bunlardan birincisi anarşizmi, politik-teorik-ideolojik bütünlük içerisinde devrimci bir pratik olarak savunma çabasıdır.

Anarşist düşünceyi ve eylemi, toplumsal alanda yer etmiş kimi değerlere ve davranışlara karşı bireysel bir değer tanımazlık, ideolojik marjinallik olarak değil de (veya bir çok yazımızda değindiğimiz şekliyle toplumsal gerçeğe karşı soyut bir reddiye olarak değil de) devrimci bir pratik olarak savunma ihtiyacı içerisindeysek, kaçınılmaz olarak yönelmek durumunda olacağımız temel halka teorik-politik-ideolojik bütünlük arayışıdır.

Teorik-politik-ideolojik bütünlük ne anlama gelir? Kısaca belirtmek gerekirse;bilgi pratiği açısından (teorik), toplumsal devrim pratiği açısından (politik), gündelik yaşam alışkanlıklarından tutun da çevremizi kuşatmış bütün değerler sistemi açısından(ideolojik) olarak, burjuva paradigmalardan kopabilmeyi ve özgürlükçü bir yolda ilerleyebilmeyi mümkün kılacak varoluş biçimidir. Diğer bir anlatımla devrimci praksisin ortaya çıkmasına yol açacak düşüncenin, eyleme geçmesini sağlayacak genel çerçeveyi oluşturma arayışıdır.

Burjuva ideolojisinin son derece karmaşık ilişkiler ağı olarak önümüze koy-muş olduğu yaşam anlayışlarına karşı devrimci başkaldırının olmazsa olmazı teorik-ideolojik-politik bütünlük içinde ortaya çıkacak bir radikalizmdir. Yazı boyunca sözünü edeceğimiz bütünlük arayışını, hem özgürlükçü düşünme çabası açısından hem de devrimci bir örgütlenme için gereken radikalizmi açığa çıkartabilecek yegane yöntem olarak gördüğmüz açıktır.

Tartışmayı proleter yönelimle özgürlükçü bir tutuma taşımanın birincil adımı olarak ortaya koyduğumuz bu bütünlük arayışı elbette ki birkaç yazı çerçevesinde kurulabilecek veya tamamlanabilecek bir çaba değildir.

Bu yazının ortaya koyabileceği çerçeve proleter yönelim için bütünlüklü bir duruşun önemine göndermeler yapmak olabilir ancak. Açıktır ki sözü edilen bütünlüklü kopuşu yaşatacak olan süreç özgürlükçü komünistlerin bileşeni olmayı becerdikleri güçlü bir sınıf mücadelesi süreci olacaktır.

Burjuva idelojisinin oluşturduğu yanılsamaya karşı bütünlük kurma iddiasının pozitif tarafının nasıl ortaya çıkabileceği, nelerin kendi başınalığından değil de nelerin nasıl bütünleşebileceğinden söz etmek için oldukça nitelikli ve ileri düzeyde sınıf mücadeleci bir pratiğe ihtiyaç duyduğumuz açıktır. ancak yine bu pratiğin doğru yaşanabilmesinin ön koşulunun, teoride, ideolojide, politikada radikal bir kopuşu arayan ve bu kopuşu, devrimci dertlerinin hizmetine sokmak isteyen öznelerin mevcut olmasıyla ilintili olduğu açıktır.

Bu noktada devrimci teoriden ne anladığımız konusunu aşağıda sürdürülecek olan tartışmanın kendisine bırakarak ikinci başlığımızı veya yazı boyunca üzerinde ağırlıkla duracağımız ikinci önemli konuya geçmek gerekiyor.

Günümüz koşullarında devrimci bir örgütlenme arayışındaki özgürlükçü komünistlerin önlerine çıkacak ikinci sorun örgütlenmelerinin siyasal ilkelerinin ne olacağı ve örgütlenmelerinin fiili olarak hangi çelişkilerin ürünü olacağıdır. Bu konuyu somutlaştırmak gerekirse, özgürlükçü komünist örgütün hangi zeminde ve hangi sınıfsal ilişkilerin ürünü olarak ortaya çıkacağı, en az birincil olarak ortaya koyduğumuz bütünlük arayışı kadar önemli ve belirleyici durumdadır. Devrimci anarşistlerin örgütlenmesini yaratacak olan ideolojik duruş, hem proleter bir örgütlenme arayışı hem de bu örgütlenmeye anarşist komünist bir yönelimle bakabilmeyi beceren özgürlükçülerin bu tür süreçlerde yer alması olacaktır.

Özgürlükçü örgütlenmede proleter yönelimi bugün için iki temel anlayışa yaslandırmaya çalıştık, birincisi her ne kadar ayakları üzerine dikilememiş olsa da bir bütünlük arayışı ikincisi ise bu bütünlükle fiili uyum sağlayacak sınıfsal bir zemin arayışı olarak özetlenebilir. Tam da bu nokta da teoriden ne anladığımızı proleter komünist bir yönelimi özgürlükçü örgütte ayakta tutacak teorik çizginin ne olabileceğini genel hatlarıyla ortaya koymak faydalı olacaktır.

1- Devrimci teori devrimci eylem içindir; Özgürlükçü teorinin günümüz koşullarında ciddi epistemolojik zorluklar yaşadığı açıktır. Bir çok sağ bakış açısının özgürlükçü bağlama yaslanarak burjuva liberal dünya görüşünü yeniden üretmekten başka bir kaygısı yoktur. Bu noktada proleter komünist yönelimi güçlendir-menin ve bir çok burjuva liberaltutumla aramızdaki farkı derinbir şekilde oluşturmanın yöntemi devrimci teorinin devrimci eylemle koşutluğunu ortaya koya-bilmemizdir.

Devrimci eylemin sınıflarmücadelesinde sermaye karşıtı,sistem karşıtı, uzlaşmazlığını veher düzeyde sağ liberal toplum-sal politikalarla hesaplaşmak an-lamına geldiğini hatırlatmak yararlı olacaktır.

2- Devrimci teori post modern-post yapısal saldırıya karşı ilkeli durmaktır; Yaşadığımız döneme damgasını vuran, damgasını vurduğu ölçüde devrimci düşüncenin, özgürlükçü mücadelenin zeminini boşlatmaya çalışan düşünme ve eyleme biçimleri genellikle liberal pardadigmanın içerisinde kendine meşruluk bulmaya çalışan, bütünlüklü anlatıları reddederken bütün devrimci değerleri de çiğneyip geçen, örgütlü mücadele, sınıf gerçeği karşısında en az geleneksel burjuva ideolojisi kadar düşmanca bir tutum içinde olan post modern, post yapısalcı anlayıştır.

Açıktır ki bu entellektüel dalga sadece sol düşünceyi değil bir o kadar sağmuhafazakar çizgiyi de etki alanı içerisinde tutmakta yeni dönemin özelliği olarakbir çok siyasal çizgiyi, anlayışı postmodern dünyanın düşünme ve davranma alış-kanlıklarına doğru bükmeye çalışmaktadır.

Yaşadığımız coğrafyada ve dünyanın bir çok bölgesinde entellektüel zeminpost modern liberal sonuçların etkisi altında kalmış durumdadır. Günümüz aydınıburjuva liberal dünyayla uzlaşmasını, post anarşizm, post yapısalcılık tarzı akım-ların öncülüğünde yaşamaktadır.

Devrimci teori postmodern algının sonuçları olan; sınıflar mücadelesinin inkarı, proleter devrimler çağının bittiği gibi dünya burjuvazisinin çıkarlarınahizmet eden tezlerle hesaplaşmak durumundadır.

3- Devrimci teori; Dünya kapitalizminin günümüz koşullarında geldiği aşamayı emek cephesinden net bir şekilde taraf olarak yeniden yorumlamak, yaşanılmış yenilgilerin nedenlerini analiz etmek, komünist bir dünya için proleter mücadele anlayışının hangi dinamiklerle korunabileceğini analiz etmek durumundadır.

Bugün dünyayı dönüştürmek iddiasındaki bizler birçok kuramsal sorunu ikinci elden çoğunlukla da burjuva yalanlarının belirleyiciliği altında öğrenmek ve tartışmak durumunda kalıyoruz. Özgürlükçü tutumun üretim ilişkileri-üretim araçları alanındaki, bilimsel alandaki ve toplumsal alandaki değişimleri proleter bir bakış açısıyla ortaya koyabilmesi ve entelektüel alandaki boşluğu devrimci düşüncenin doğrularıyla doldurması gerekmektedir.

4- Devrimci teori ezilenlerin mücadelesinin içiniden çıkacaktır; Ezilenlerin günümüz koşularında son derece zayıflatılmış ve değersizleştirilmiş olanmücadele alanlarına yüzünü dönmeyen bu kaynaktan beslenmek istemeyen dola-yısıyla ezilenlerle doğrudan ilişki içinde olamayan bir örgütlenme devrimci teoriyioluşturamaz, oluştursa bile bu teorik diriliği korumak ve geliştirmek konusunda aciz kalır.

5- Devrimci teori devrimci reflekslerle yaratılabilmiş özgürlükçü komünist kolektiflerin ürünü olabilecektir; Günümüzün ortaya koyduğu entelektüel uzmanlaşma, bireysel araştırma ve siyasal tavır alma zeminini parçalamış yerine bireyin uçsuz bucaksız araştırmacılığını ve sonuçsuzluğunu geçirmiştir. Bu duruma yanıt, proleter komünist örgütlenmenin kolektif siyasal ve teorik çabasıyla oluşturulabilinir.

6-Devrimci teori tarihsel hafızayı barındırmak durumundadır; Günümüzün teorik sorunlarına devrimci yanıtlar üretmek isteyen bu yanıtlarla hem kendi kişisel pratiğini hem de içinde bulunduğu toplumsal alanı özgürleştirmek isteyen her özgürlükçü komünistin, pratiğine yardımcı olabilecek birçok tarihsel deneyim mevcuttur. Tarihsel olarak yaşanılmış ve kimi noktalarda önemli zafiyet alanları oluşturmuş anarşist komünist geçmişi doğru tartışabilmek ve sonuçlarından yolumuzu açabilecek deneyimler çıkartmak yine kolektif bir praksisin ürünü olacaktır.

Teorik alandaki yetersizliğimizin çeşitli konularda zengin tartışmalar üretemeyişimizin zamanla ortadan kaldırılabilecek bir durum olduğunun farkındayız.Her ne kadar ideolojik-politik-teorik alan ciddi bir etkileşim içinde olsa da, teorik zemindeki kimi boşlukların ideolojik duruşumuzda da önemli yanlışlara yol açabildiğini görsek de sürecin bu noktasında üzerinde ısrarla durabileceğimiz bekli de diğer bütün varoluş biçimlerimize etkili olan ana eksen, proletaryadan ve komünist bir dünyadan yana anarşizm savunusu içinde olmamızdır.

Bu duruşun esas olarak ideolojik bir tercih olduğu fakat bir çok noktada teorikkimi sonuçlara yaslandırılabildiği açıktır. Bu gün için ideolojik duruşunda her hangibir anarşizmi değil de gerçek anlamda otorite karşıtlığı olarak sınıf mücadelecianlayışı seçmiş olanların toplumsal alanda en net olarak ortaya koyabilecekleri ve teorik gelişimlerine paralel olarak zenginleştirebilecekleri politika, proletaryadanyana bir kavga ve bu kavganın sonucunda ortaya çıkacak olan özgürlükçü komü-nist örgütlenmenin imkanlarıdır.

Anarşizmi ideolojik bir yalnızlık içinde giderek nihilizme kayan bir bataklığa terk etmemek gerektiğini bunun özgürlükçü düşünceye ciddi bir saldırı olduğunu en başta söylemeye çalışmıştık. Yazının bu noktasında proleter komünist çizgideki bir anarşizmin öz eleştirel davranması gerekliliğine işaret etmek yerinde olacaktır. Açıktır ki bu gün ne dünya da ne de yaşadığımız topraklarda faaliyet gösteren anarşist komünist örgütlenmeler ve bireyler teorik zenginliği oluşturabilmiş değillerdir. Aksine bu gün genel olarak bakıldığında anarşist komünist duruşu bütün diğer devrimci politik akımlarda olduğu gibi sağa doğru kaydıran bir rüzgar ve bu rüzgarın karşısında teorik zeminini geliştirmek konusunda aciz kalmış topluluklar veya örgütlenmeler görmekteyiz.

İlerideki sayılarımızda politik duruşlarını tartışmaya çalışacağımız kimi başka toprakların Anarşist Komünist örgütlenmelerinin bir çoğunda da mevcut durum,ideolojinin kendi başınalığı ve herhangi bir devrimci politikaya veya teorik arka plana yaslanamaması gerçeğidir. Bu durum aslında eleştirisini yapmaya çalıştığımız sağ liberal anarşizmin henüz kulvarında kalınıldığının göstergesi olmaktadır.

Uluslararası alanda, yaşadığımız topraklardan çok daha köklü özgürlükçü komünist örgütlenme deneyimleri gerçekleşmiş olmasına rağmen gelinen noktanın tıkanıklığı,devrimci teorinin ciddi bir zaafiyet içinde olduğunun en önemli göstergelerinden biridir.

İşin son kertede en can alıcı noktası olan devrimci politikalar üretebilme ve bu konuda inisiyatif sahibi olabilme aşamasına geldiğimizde işin pozitif yanını bu coğrafya için görmek ve söylemek gerekmektedir.

Yaşadığımız coğrafyada Anarşist Komünist örgütlenmelerin ortaya çıkmasıyla birlikte özgürlükçü komünistlerin mahalle çalışmalarıyla olsun kimi işçi direnişlerine destek verme biçimleriyle olsun yeni bir süreci başlattıklarını görmekteyiz.

Özgürlükçü komünistlerin devrimci politikaya ve teoriye küçük çapta olsa da katkıları olabilecek nitelikteki yayınları PTA ve Kara Kızıl Notların ortaya çıkması ve bu yayınların düzenli periyotlarla okuyucularına ulaşıyor olması gerçekten de gelinen noktanın kısa zamanda önemli bir sonuç olduğunu ortaya koymaktadır.

Yaşadığımız topraklarda anarşizmin yıllarca sınıf mücadeleci zeminin dışında kalmış olması her ne kadar telafisi güç gibi görünen bir zaafiyet alanı yaratmış olsa da önlerine devrimci bir örgütlenme anlayışını koymuş olan çevrelerin bu anlamda ciddi zorluklar yaşamayacaklarını söylemek mümkündür. Önemli olan ilkeli ve öz disipline dayalı bir mücadele hattının yaratmış olduğu devrimci bir örgütlenmede buluşabilmektir. Böyle bir örgütlenmenin anarşizmin üzerine yapıştırılmış olan küçük burjuva sağ liberal etiketini giderek söküp atacağı, marjinal duruşlarıyla değil devrimci duruşlarıyla anarşistleri, ezilenlerin mücadelesine taşıyacağı açıktır. Yaşadığımız toprakta proleter tutumdan yana bir anarşizmin tıpkı İspanya ve Ukrayna örneklerinde olduğu gibi önünün açık olduğunu görmek mümkündür.

Devrimci politikanın alanı tabii ki yukarıda örneklediğimiz iki üç faaliyetle sınırlı değildir. Bugün anarşist komünistlerin yaşadığımız toprakta birçok zeminde sözlerine söyleyebilir hale gelmeleri toplumsal muhalefetin radikal kanadında saf tutmaları önemli hedeflerden biridir. Bu hedefe ulaşmanın proleter komünist bir yönelimle olacağı açıktır.

Yaşadığımız topraklarda proleter komünist yönelimin içerisinde oluşturulacakkolektif yapılanmalar devrimci anarşizmin önünü açabilecektir.

Platformist düşünceyle özgürlükçü hareket içinde proleter yönelimin çakışması

Bilindiği üzere platformist örgütlenme ve mücadele anlayışını ortaya atanlar ve bu uğurda bir yaşam boyu mücadele verenler Ukraynalı devrimci anarşist Makhno ve arkadaşlarıdır. Platformist örgütlenmeyi diğer anarşizmlerden net bir şekilde ayıran özgünlük, devrimciler örgütlenmesinin ilkeliliğine ve bütünlüğüne yapılan vurgudur.

Zamanının birçok liberal anarşistinin devrimciler örgütlenmesinisavunmanın anarşizmi Bolşevikleştirmek olduğunu söyleyereksaldırdığı bu tutum aynı zamandaİspanyol iç savaşında Duritti ve yol-daşlarının sahiplendiği tutumdur.Görüleceği üzere iki önemli ve belkide anarşist iradenin kitlelerin içinde doğrudan söz sahibi olduğu ikiönemli tarihsel süreç (günümüzdeçeşitli kesimlerin tarihsel bağlamından ve gerçeklerinden kopuk olarak savunmaya çalıştığı) platformist örgütlenmeanlayışının ürünü olarak kitlelerle buluşmayı becermiş anarşist komünistlerin si-yasal iradesini yansıtmaktadır.

Platformist örgüt proleter komünist yönelimi oluşturmak isteyen özgürlükçüler için kaçınılmaz bir örgütlenme ve gelişme zemini sunmaktadır. Proleter yönelimde oluşturulacak özgürlükçü çizgi bu gün platformist ilkeleri benimsemek builkeleri geliştirmek ve ileriye taşımak durumundadır.

Yaşadığımız coğrafyada da devrimci dertlerle yola çıkacak anarşistlerin uğraknoktası platformist örgütlenme ve onu politik pratik sonuçları olmak durumundadır.

Bu durumun birkaç önemli somut politik nedeni var;

Bunlardan en önemlisi yaşadığımız toprakta ki sınıfsal çelişkilerin ve buna bağlı olarak ta cinsel, ulusal, dinsel çelişkilerin keskinliğidir. Yaşadığımız coğrafyada her türden gericiliğin bir çırpıda toplumsal histeriye dönüştüğü bir gerçektir.Bu türden gerici, faşizan yükselişlere karşı devrimcilerin en önemli silahları örgütleridir. Gerçek anlamda devrimciler topluluğu olarak ortaya çıkmış bir örgüt ki bu aynı zamanda kitlelerle doğru ilişkiler kurabilmiş bir örgüt demektir, bu örgüt egemen sınıfların her türlü saldırısına karşı direnebilmeyi becerebilecek, giderek sisteme darbeler indirebilecek bir organizasyon demektir.

Sonuç olarak yaşadığımız toprakta gerici, faşizan güçlere karşı mücadeleedebilecek, mücadelenin sorunlarına göğüs gerebilecek bu sorunları aşmayı bece-rip ortaya özgürlükçü komünist bir örgütlenme anlayışı koyabilecek olan yegâneyaklaşım, özgürlükçü tarihsel referansları oldukça açık ve net olan platformizmdir.

Yaşadığımız coğrafyada özgürlükçü komünistlerin platformizme ilişkin tutumlarının sağ bir yorumdan ibaret kalması, ileriki süreçte ortaya çıkabilecek bir çokdeneyimin şimdiden ölü doğması anlamına gelecektir. Platformist örgütlenmeye ve tarihsel olarak devrimci anarşizme sol bir yorumla sahip çıkabilmek için proleter yönelimi oluşturmak ve bu yönelimde geçmişin hatalarını tekrar etmeyecek teorik-politik sonuçlar oluşturmak bugünün devrimcilerinin temel görevlerinden birisidir.

Anarşist Komünizme Sahip Çıkmak için proleter yönelimin pratik  sorunları

Örgütsüzlüğü savunan “anarşist” otoriteyle uzlaşmıştır!

Anarşist düşünceyi devrimci sonuçlardan, komünist pratikten arındırmak günümüzde burjuva ideolojisinin üzerinde ısrarla durduğu bir yaşam anlayışını yaratma çabasına her açıdan katkı sağlamaktadır. Devrimci ilkelerinden, örgütlü duruşundan arındırılmış bir anarşizm günümüzün burjuva ideologları, yeni dönem liberalleri tarafından ısrarla savunulmakta, geçmişin totaliter ideolojik konseptlerine karşı güçlendirilmeye çalışılmaktadır. Post modern analizin politik sonuçları, anarşizan sonuçlara taşınmakta ve burjuva liberalizminin tarihsel sonuçlarıyla bugünün anarşizmi arasında son derece geçişken politik benzerlikler yaratılmaya çalışılmaktadır.

Sınıflı toplumun yapısı gereği ortaya çıkmış bir çok tahakküm ilişkisi kendi alanlarında, kendi başlarında teorileştirilmekte, parçanın bütüne, bireyin topluma olan vazgeçilmez üstünlüğü savunulmaya çalışılmaktadır. Bu tür bir savunun anarşizan temalarla, anarşizmin bireyi ele alışındaki özgürlükçü içeriği bir nevi toplumsal olanı sonlandırmak, sınıfsal olanı burjuvazinin lehine gevşetmek üzere kullanmaktadır. Anarşizmin, sürüye katılmak istemeyen, kendisi olmak isteyen “bireyi” uluslararası otoritenin simgesi haline gelmiş ABD’nin objektif ve sübjektif çıkarları doğrultusunda, sınıf mücadelesini küçümseyen, özgürlükçü örgütü otoriter bulan, devrime ve devrimciliğe inanmayan bireye dönüşmektedir. Bu dönüşüm birkaç sivil itaatsizlik biçimiyle giydirildiğinde bunun anarşizmin ta kendisi olduğu anarşizmin olması gerekeninin bu olduğu ilan edilmektedir.

Ortaya çıkan sonuç nedir peki; sayıları birçok küreselleşme karşıtı eylemlilikte bir hayli kalabalıkmış gibi gözüken dünya genelindeki anarşistlerin kendi yerelliklerinde devrimci eylemlilikten birkaç ülke pratiği dışında özellikle kaçınmaları veyan yana gelişlerini asla daha nitelikli bir örgütlenmeye taşımak istememeleridir.Bu durum sahneye çıkan anarşist hareketliliğin önemli ölçüde post modernizmin kültürel- ideolojik kavramlarıyla beslendiğini ortaya koymaktadır.Bu durum gerçekten de hem kavramsal yığınakları itibarıyla hem geçmiş tarihsel politik çizgilerindeki radikal kopuş itibarıyla anarşistlerin başına nasıl gelmiş olabilir? Bu durum açıktır ki ayrı bir inceleme konusu olarak karşımıza çıkıyor.Şimdilik konuyla ilgili anarşist hareketin dünya üzerindeki evrimini anlamak açısından dünya anarşist hareketi içerisinde oldukça eski bir geçmişi olan Murray Bookchin’in Toplumsal Anarşizm mi Yaşam Tarzı Anarşizmi mi? isimli çalışmasını incelemekte fayda olabileceğini söylemek gerekiyor.

Kaldığımız yerden yani anarşizmin ve bu kavramla iç içeliğinden herhangi bir şüphe duymadığımız “insanlığın özgürleşme mücadelesinden” hareketle temel bir soru sormak gerekmektedir. Yaklaşık 150 yılı aşkın bir zamandır ortaya konan devrimci çaba günümüzde hangi sonuçlara yol açmıştır? Bu soruyu tabiî ki her kez durduğu yerden bulunduğu sınıfsal ilişkiler, entelektüel donanım çerçevesinden yanıtlayacaktır. Kendini anarşist komünist mücadele anlayışına yakın görenlerin tarihsel olarak sınıf mücadeleci bir tutumla örtüşmeyi becermiş bir anarşizmin içinde toplumcu sonuçları yakalamış olanların anarşizmi düzeni ehlileştirme aracı olarak görmeleri mümkün olabilir mi?

Günümüz dünyasının gerçeği yine ezilenlerin gerçeğidir.

Proleter bir kavgada yer alacak özgürlükçü komünistlerin politik duruşlarıyla postmodern-anarşizan duruşlar arasında bir geçişkenlik değil tam tersine güçlü bir çelişki mevcuttur. Bu çelişkinin tarafı olmak, anarşizanlığı değil sınıf mücadeleci anarşist komünizmin pratğini yükseltmek devrimci olanı savunmaktır. Günümüzün anarşizanlığının burjuva paradigmalara ve gerçeğe kan verdiğini, yığınlara hiçbir şekilde devrimci pratikler değil tam tersine egemen ideolojiyle uzlaşma anlayışı yarattığını ortaya koymak gerekmektedir.

Yaşanılan dönemin politik-teorik hesaplaşması yoğun olarak özgürlükçü komünistlerin üzerine kalmaktadır. Bu günün politik duruş itibarıyla en ciddi olarak eritilmeye içi boşaltılmaya çalışılan akım anarşizmdir.

Anarşist düşüncenin içinin boşaltılmasına devrimci özünün buharlaştırılması-na yol açan tutum özellikle de anti otoriter olduğunu iddia eden ve muhalif kimliği benimsediğini varsayan çevrelerden, bireylerden gelmektedir.

Geçmiş yüzyılın anarşizminin sağ liberal eğilimlere bir zemin oluşturduğu söylenebilir mi? Eğer anarşizmi genel bir otorite karşıtlığı olarak savunmak zorun-da kalacaksak karşımıza otoriter solun tarihsel yanılgılarını alıp içimizi rahatlatmamız mümkün hale gelebilir. Ancak böyle bir iç rahatlatma yarim yüzyıldır anar-şist düşüncenin burjuva paradigmalara yakınlaşmasının yükünü asla sırtımızdan indiremez. Böyle bir iç rahatlatmayla, geçmişte anarşizmin içinde ortaya çıkmış ve bugün halen etkisini sürdürmekte olan bireyci, sentezci çözülmenin yol açtığı liberal tahribatın üstünü örtmek ve her zaman anarşistler doğru olanı yapmıştır esas hata otoriter soldaydı gibi son derece sübjektif bir yoruma savrulmak durumunda kalınılacaktır. Konuyla ilgili daha uzun bir tartışmayı gelecek sayılarımızda sürdüreceğimiz için şimdilik detaylara girmeyi gerekli görmüyoruz anacak sınıfsal özü itibarıyla tam bir burjuva tutumu ortaya koyan anarşizm içi tartışmalarda ilkeli ve devrimci örgüt anlayışının karşısına konulan sentezciliğin (ki bu durumu otoriter sol yapıların bir çoğunda kavramlar farklı kullanılsa bile görmek mümkündür) kısa bir eleştirisini yapmayı gerekli görüyoruz.

 Anarşizmde sentezcilik neye hizmet eder? 

Anarşistler arasında sentezcilik olarak bilinen politik tutumun tarihsel geçmişini kimler tarafından ve hangi politik gerçekler etrafında savunulmuş olduğunu yine önümüzdeki sayılarda bir tarih-araştırma yazısı olarak düşündüğümüz için ve esas konumuzdan fazla uzaklara düşmemek kaygısıyla şimdilik sentezcilğin günümüzdeki ideolojik duruşunun kimi sonuçlarına işaret etmeye çalışacağız.

Genel politik duruşu itibarıyla ifade etmek gerekirse, sentezcilik her türden anarşistin yan yanalığını ve birlikte mücadele etmesini savunan bakış açısıdır. Sentezcilik ilkeli ve özdisiplinli mücadele anlayışından yana platformist anarşistlere karşı savunulmuş ve duruşu itibarıyla anarşist hareketin içinde yer alan liberal-sağ düşüncenin savunuluculuğunu üstlenmiştir. Özünde sınıfsal olanı, ideolojik olana feda etmektir. Anarşizmin ruhani bir din olarak bütün sınıfsal farklardan doğan yönelimleri yok ettiğini savunmakla özdeşleşen ve anarşizmin devrimci özünü boşaltan bir yaklaşımdır. Günümüzün muhaliflerinin hangi sınıfın özgürlükçü tutumunda birleşildiğini değil de genel bir yanılsama olarak ortaya çıkan post modern özgürlük ve muhalefet anlayışında “birleşmelerini” sağlayan tutumun anarşistler arasında genel kabul görmesine neden olan bu yaklaşım, sanki anarşizmin doğası buymuşçasına savunulmaktadır.

Sanki anarşizm her türden otorite karşıtlığının ortak adıymışçasına sürdürülen bu çaba devrimci olanı burjuva olanın içerisinde eritmenin, sisteme karşı mücadeleyi burjuva sınırlar içinde tutmanın diğer adıdır.

Anarşizmin, sınıfsal çelişkilerden doğmuş otoriteye karşı mücadelesini mikro alanlar mücadelesi haline getirmeye çalışmak öncelikle hiyerarşik olanla uzlaşmak anlamına gelmektedir. Hiyerarşiyle uzlaşmayı, otoritenin ortaya çıkışında esas olanı tali olan haline getirmek, tali olanı da esas olan haline getirmek olarak kullandığımızı belirtmek ve konuyu bu boyutuyla tartışmanın gerekliliğine işaret etmemiz yerinde olacaktır.

Günümüzün bir çok anarşisti bütün otoritelere “düşmandır” çoğunlukla dünya emperyalizminin azgın temsilcisi ABD ve onun kurumlarıyla uzlaşmak pahasına.Bu uzlaşma, kimi zaman Orta Doğu’da direniş geliştiren güçlere “İslamcı teröristler” yaftası yapıştırmakla, onları kraldan çok kralcı kesilerek kınamaya çalışmakla kimi zaman yaşadığımız coğrafyanın sınıfsal gerçeğinin doğrudan sonucu olarak ezilmekte olan Kürtlere ve Kürt gerçeğine devletin ağzından ama “anarşist” bir kisveyle “onlar da devlet kurmak istiyor, onlar da milliyetçi, kahrolsun PKK” mantığını savunmaktır.

Bir çok örnekten yola çıkarak ortaya koyabileceğimiz gerçek anarşizmin genel bir otorite karşıtlığı olmaktan ziyade özel (sınıf mücadeleci) bir otorite karşıtlığı politikası üzerinde savunulabileceğidir. Bu duruşun detaylarını yani neden sınıf mücadeleci olmayan bir anarşizmin özü itibarıyla hiyerarşik ve otoriteden yana bir politika barındıracağını yine anarşist komünistler olarak savunmak ve propaganda aracımız haline getirmek durumundayız.

Mikro düzeyde her türden otoriteyle başı beladaymışçasına var olmaya çalışan burjuva arayışların değil makro düzeyde emekçi yığınları her gün otoriter bir yapının altında ezen somut devletlere karşı mücadelelerinin aracı olarak anarşizmi yeniden tanımlamak ve sınıf mücadelesinin aracı haline getirmek durumundayız.Anarşizmi reel politik süreçler itibarıyla her türden otorite karşıtlığı olarak değil esasta mevcut reel otoritenin doğrudan adı ve yürütücüsü olan egemen devlet ve sınıf karşıtlığı olarak yaratacak olan süreç anarşist komünistlerin devrimci arayışlarıyla mümkün olacaktır.

Son yarım yüzyılın ortaya koyduğu gerçek, anarşizmin sınıfsal özü boşaltıldığı oranda dünya kapitalizmiyle sağ bir uzlaşma içine girdiği gerçeğidir.

Anarşist düşünceye dair genel geçer bir doğruymuşçasına savunulan “çok renklilikten yanayız” türü yaklaşımların burjuva liberalizminin ürünü olduğunu görmekten yana olmayan anarşistlerin son kertede ortaya koyabilecekleri komünist bir dünya arayışı olamaz. Anarşist komünistlerle düzen içi muhalefetin “çok renkli” kanadı olmayı seçmiş olan diğerlerini ayrıştıracak sınıf mücadeleci pratikler çoğaldıkça anarşist olmanın ortak anlamlarının giderek azaldığını yaşam tarzı,mistik, ilkelci v.b gibi anarşistle devrimci anarşistleri bir arada anmanın zorlaşacağını görmek mümkün olacaktır.

Anarşizmi sınıf gerçeğinden ve sınıfsal mücadele anlayışından uzakta bir yerde sadece ideolojik bir tutum olarak görmenin bir nevi anarşizmi ruhani bir din olarak ele almanın ifadesidir.

Özgürlük kavrayışı sınıfsal olamayan özgürlüğü sınıflar üstü ve biricik kendi benliği çerçevesinde tanımlamaya çalışan tutum her türden anarşistin bir arada mücadele edebileceğini dolayısıyla anarşistler arası mücadelenin toplumsal gerçeğinden ziyade  fikirsel gerçeğine takılıp kalmıştır.

Bu türden bir bakış açısı anarşizmi burjuvazinin dümen suyunda giden zaman zaman ona “agresif” çıkışlar yapan ama esasta onula uzlaşmış bir marjinaller topluluğuna çevirmiştir.

Anarşist komünistlerin toplumsal mücadele alanında sentezciliği reddetmeleri tamamen burjuvaların ve onlardan etkilenmiş ara sınıfların özgürlük anlayışlarıyla proleterlerin özgürlük anlayışları ve mücadelerinin bir olamayacağı gerçeğine yaslanmak zorundadır. Diğer anarşizmlerle aramızdaki açıyı yaratacak olan ideolojik uzaklığımızdan ziyade pratik-politik uzaklığımız olmalıdır.

 İdeolojiler arasılaşmış “anarşizm” değil sınıf mücadelesinde somut hedefler!

Proleteryanın gündelik mücadelesiyle etkileşim içerisinde bulunabilecek anarşist örgüt ilkelerinde anlaşmış taktiksel hedefler oluşturmuş öz disipline inanan örgütlenmedir. Bu türden örgütlerin hem ispanya iç savaşında hem de ekim devriminde Anarşizmin tarihsel anlamda gerçekleşebilir isyancı pratiğini temsil etmeleri tam da yukarıda saydığımız tutumun ürünüdür.

Yaşadığımız coğrafyada anarşist komünist örgütlenmenin 2000’li yıllarda oldukça cılız bir şekilde başlayan ama günümüze gelindiğinde İstanbul gibi Ankara gibi metropol şehirlerin varoşlarında pratik tutumlar ortaya koyan, ezilenlerin içerisinde devrimci mücadele de alternatif olabilmek için uğraş vermekte olan pratikleriyle karşı karşıyayız.

Bu durum özgürlükçü komünistler açısından artık bir çok tartışmanın geride bırakıldığı izlenimi yaratabilir ancak açıktır ki sorun dışımızda kalmış sağ anarşist düşüncelerin veya otoriter sol düşüncelerin genel eleştirisiyle yol alma çabası olamaz. Her türden egemen burjuva paradigmanın istilasına uğramış entelektüelzeminle hesaplaşmak olarak görülmesi gereken anarşist komünizm, sırtını üç beş sağ liberal tutumun veya sol otoriter yanılsamaının eleştirisine yaslayamaz. Açıktır ki hesaplaşılması gereken idelojik-teorik-politik zemin devasa büyüklükte sorunlarla karşımızda durmaktadır.

Öncelikle doğru bir yönelimin içinde başlamak gerekmektedir. Başlangıç doğru yapılamadığı takdirde gelişmenin de buna uygun sonuçlar yaratması beklenemez.Bu noktada bir çok sorunla yola çıkılınmış olsa da doğru olanı veya doğru olanayakın olacak bir tutumu anlayışı savunabilmek mümkün müdür? Anarşist komünistler olarak içinde yer aladığmız zeminin sorunlarının farkındaysak ve devrimci olanla ol-mayanı tarihsel bir hafızanın ürünü olarak ortaya koyabilecek bir ide-olojik tutumu benimseyebiliyorsak bu soruya yanıt, Evet mümkündür.Bu sorunun politik-pratik karşılığı veya başlangıç noktası –yönelimi- ise bulunduğumuz dönemin postmodern karmaşası içerisinde politik bir alan açmak değil ezilen yığınların örgütlenmeleri içerisinde otorite karşıtı mücadele anlayışı geliştirmektir.

Daha ileri hedef olarak görebileceğimiz, özgürlükçü komünist örgütlenmenin sorunlarının yaşadığımız toprağın sorunlarıyla birlikte ele alınıp güçlü bir federasyonun imkanlarının ortaya konulabilinmesidir. Güçlü bir federasyon günümüzün ideolojiler arasılaşmış anarşizmiyle değil ancak sınıf mücadelesi gerçeğinden beslenen proleter bir teorik çalışmayla beslenebilecektir.

Yaşadığımız son çeyrek yüzyıl dünya da olduğu gibi bulunduğumuz coğrafyadada işçi sınıfı hareketinin genel bir durağanlık dönemine denk gelmektedir. Tam da böylesine bir dönemde burjuvaziye karşı, devrimci örgütlenmeyi yaratabilecek mücadele anlayışı oldukça zor geliştirilebilinir pratiklerin içerisinde yer almaktadır. Sınıf hareketinin güçlü olmadığı bir dönemde, örgütlenmelerini yaratmakta, geliştirmekte ve hatta korumakta zorlanacak olan devrimci anarşistlere düşen öncelikli görev proleteryanın yaşam alanlarında hem kendi örgütsel duruşlarını, emekçi yığınlara doğru hem de emekçi yığınların özgürlükçü düşünceye doğru çabalarını geliştirebilecek, dayanışma perspektifini geliştirmeleriyle mümkün olacaktır.

Bir çok sınıf perspektifli mücadele anlayışının içine düştüğü çukur olan kaba ekonomizm devrimci anarşistlerin kendilerini uzak tutması gereken alandır. Sınıf mücadelesi denilince ekonomist bir yorumla işçi sınıfın ekonomik hak ve çıkarları için yaptığı mücadele dışında bir alan tanımlayamayan ve bu türden mücadelelerin yokluğunda kendi durumunu teorisini yapmaya çalışan anlayışın devrimci çalışmayla ilgisi yoktur.

 Anarşist Komünistler Sınıf mücadelesinden ne anlamalı

Anarşist komünistlerin sınıf mücadelesi anlayışı emek sermaye çelişkisinin yarattığı politik, ekonomik, idelojik gündemlerle şekillenir. Anarşist komünistlerin,anarşizmi tam da politik, ekonomik, ideolojik bütünlük içinde anlamaya, yaşama geçirmeye çalışmaları anarşizmi sınıf mücadeleci bir çizgide geliştirmek istemeleriyle doğrudan bağlantılıdır.

Anarşist Komünistlerin sınıf mücadeleleri alanında proleteryadan yana saf tut-mak ve toplumsal özgürlüğün ancak proleter bir devrimle mümkün olabileceğini dolayısıyla bireyin özgürleşmesinin ancak sınıf mücadelelerinin bir ürünü olabileceğine inanmaları genel olarak politik-teorik çizgilerinin arka planını oluşturmaktadır.

Özgürlükçü komünist praksisi sınıf mücadeleci çizgiye yakınlaştıracak sınıf hareketinin sorunlarıyla kendi örgütsel çizgileri arasında gerçek bir uyumun doğmasına yol açacak anlayışı yaratacak olan tutum sınıf mücadelesinin içerisindeki devrimci eğilimi yani proleter eğilimi benimsemeleridir.

Bu noktada sınıf mücadelesinden ne anlaşılması gerektiğini proleter eğilimin daha açık tarif edilmesiyle açılabileceğini söylemek mümkündür. Sınıf hareketinin sorunlarını sömürülen emekçi yığınların içerisinde anarşizme ve otorite karşıtlığına en yakın olabilecek reel olarak düzenden sistemden çıkarları en az olan mülksüzler sınıfı olarak adlandırabileceğimiz, emekçi kesimlerin nesnelliği ile tanımlama çabasıdır.

Bu çaba açıktır ki bu kesimlerin içinde bulundukları ekonomik, sosyal, siyasal birçok gerçeği bir arada görme çabasıdır. Öncelikle bu kesimler sınıf hareketinin görece en dağınık en şekilsiz birlikte hareket etme refleksleri en gevşek kesimleridir. Bir diğer değişle emeğine ve kendi gerçeğine en yabancı olan kesimleridir. İşçi sınıfının bu kesimlerini yaşadığımız coğrafyada taşeron firmaların birçok sektörde karın tokluğuna çalıştırdığı kesimler olarak görebilmemiz mümkündür.

Devrimci proleter anarşist eğilimin şekillenebilmesi kaçınılmaz olarak sınıfın bu kesimleri içerisinde örgütlü bir güç olabilmekle ilgilidir.

İşçi sınıfının bu kesimlerinin bir arada bulunduğu gündelik yaşamlarının önemli bir kısmını geçirdikleri yerler öncelikli olarak mahallelerdir. Anarşist komünist örgütlenmenin mahalle çalışmalarında güçlenmesi, dayanışma anlayışlarını bu zeminde yaşama taşımaya çalışmaları yaşadığımız coğrafya da kaçınılmaz bir devrimci uğraş ve görevdir.

Bu türden bir dayanışma çalışmasını otoriter solun yıllardan beridir yaşama geçirmeye çalıştığı, varoşlarda güç olmak için belki de kendi iktidar alanlarını yaratmak için siyasal faaliyet sürdürdüğü bir gerçektir. Otorite karşıtı özgürlükçü komünistlerin varoşlarda dayanışma anlayışını yaşama geçirmeleri biçimsel olarak kimi benzerlikler taşısa da özü itibarıyla bütün otoriter yapılardan net bir şekilde farklı olmak durumunda olacaktır.

Birincil olarak otorite karşıtları “kitlelerden öğrenmek” anlayışının doğrudan ve en samimi savunucuları olmak durumundadırlar. Bu durum pratik olarak yaşama geçirilinemezse yani mahalli bir dayanışma çalışmasında yer alan özgürlükçüler iktidar ve tahakküm karşıtı tutumlarını bir çırpıda unutup kitlelerin öğretmenleri ve onların hareketine “dışardan bilinç taşıyanlar” olmaya başlarlarsa ortayaçıkan tablo savunulan çizginin anarşist örgütlenme dışında bir anlayış olduğunu ortaya koyacaktır.

İkincil olarak anarşistler özyönetimsel anlayışa düşkünlükleri ve bu konuda ki doğrudan eylem tutkularını yitirerek kendi örgütlerinin propagandasını her şeyin üstünde tutmaya başlayacaklarsa sonuç olarak birincil maddedekine benzeri olarak gerçekten de anarşist düşüncenin temel argümanlarını sarsmış olacaklardır.

Küçük burjuva ideolojisinin “mükemmel” hizmetkarı yok sayıcılık!

Sınıf çalışmasının belki de en ciddi zaaf yaşadığı alan ideolojik olarak sınıf çalışmasına yatkın bireylerin ideolojik eğimlerinin yok sayıcı bir çizgide biçimleniyor olmasıdır. Bu çelişkinin ortaya koyduğu politik sonuç bir çok emekle gelinen noktaların bir çırpıda sağ ideolojik sonuçlara, çözümsüzlüğe mahkum edilmesidir.

Genellikle özgürlükçüler olarak bu tür sonuçlarla karşılaşıyor olmamız anar-şist düşünceyle nihilist eğilimler arasında felsefi bir etkileşimin mevcut olmasına yorulanabilinir ama işin aslına bakıldığında Marksist hareket nihilizan felsefeyle önemli kesişmeler barındırmasa da aynı hastalıkla uğraşmak, kendisiyle entelektüel bağlar kurmuş militanını, yaşamın olağan gerçeği karşısında devrimci tutumda ısrarcı hale getirmekle uğraşmak zorunda kalmıştır.

Anarşistler olarak yok sayıcı tutumun bekli de daha kolay genel kabul gördüğü bir zemindeyiz. İdeolojik dünyamız olağan gerçeğin, egemen paradigmanın bir çırpıda dışlanmasına müsait. İşin aslı bu tür dışlamaların hangi zeminde ve neye karşı yapıldğı önem kazanmaktadır. Çoğunlukla felsefi duruşunda bizlerin de onay verebeliceği anarşizan yanlar barındıran nihlizm, burjuva dünyanın devamından yana, eskilerin deyimiyle bekasından yana bir ilişkisel veya insan merkezli yok sayıcılık olarak karşımıza çıkıyor. Kuramsal olarak verili her türden paradigmanın veya gerçekleşmiş olanın tümden inkarına dayanması gereken nihlizim tam da küçük burjuva sınıf çıkarlarının ehlileştirdiği haliyle, emekten yana veya sabır gerektiren veya bedel ödenecek,(küçük burjuva bireyi proleterleştirecek) noktaların yok sayılmasına doğruiş görüyor.

Bunun en basit ve konumuzla ilgili yanı kimi yoldaşlarımızın varoş gerçeğine romantik bir başlangıç yapıp daha sonraları varoşta yaşayan insanların kültürel, sosyal davranşılarını kendine dayanak yaparak, oradaki ilerlemenin çok ağır ve yorucu olmasını dayanılmaz bularak, mahalle çalışmasına karşı eleştirel tarafta durmaya başlamasıdır.

Bu durumun önemli ölçüde bir kaçınılmazlık olduğu gerçeği ile yüz yüzeyiz. Günümüzde ve belli ki daha uzunca yıllar anarşizmle bireyin kurduğu bağ daha çok entelektüel bir bağ olmak durumunda. Hal böyleyken de kendi gerçeği dışında bir gerçek karşısında küçük burjuva duruşun yok sayıcı eğilimi benimsemesi ve taşıması kaçınılmazdır. Bu türden bir eğilimin aşılabilmesi ancak özgürlükçü hareketle politik bağlarla yola çıkacak bireylerin ortaya çıkmasıyla olacaktır. Açıktır ki dayanışma çalışmasında gerçek ve kalıcı ilişkileri ancak politik yanıyla insan kazanmaya başlamış bir anarşist hareket becerecektir.

Süreç bu aşamaya gelene kadar ne yapmak gerekiyor. Tabii ki bu ileri aşamanın yaratıcısı olacak kolektiflerin, örgütlenmelerin, yaşadığımız coğrafyada özgürlükçü düşünceyle bireyin hangi zeminde ilişkilendiğini doğru ve net görmesi gerkmektedir. Bu durumun yaşadığımız deneyimlerden yola çıkarak engelleyicisi yani kendinde ki yok sayıcı eğilimlerin ortadan kaldırıcısı öncelikle bireyin kendisi olmakla birlikte, anarşizan yorumlarla sınıf mücadelesi tercihine yakınlaşan özgürlükçüleri doğru tartışmalarla ve sabırla karşılayacak kolektiflerin oluşmuş olması çok önemli rol oynayacaktır.

Emekçi Mahallelerinde Dayanışma (Otorite Karşıtı Mahalle Çalışmasının İmkânları)

Yaşadığımız coğrafyada özgürlükçü komünist çizgiyi bugün için ayakta tutabilecek giderek güçlendirebilecek esas mücadele perspektifi emekçi mahallelerinde, varoşlarda gerçekleştireceğimiz toplumsal dayanışma pratikleridir.

Dayanışma pratiği yer yer gündelik sorunlar üzerinde yer yer siyasal gelişmeler üzerinde gerçekleşecek doğrudan demokrasi anlayışımızla biçimlenecek pratiklerdir.Bu sürecin günlük sorunlarla örüleceği yeri geldiğinde ise yüzünü otoriter kurumlara dönecek militan bir başkaldırının gelişmesine hizmet edeceği açıktır.

Bu topraklardaki her türden otoriter kurumu, anlayışı yok etmek isteyen kendi özgürlüğünün proletaryanın özgürlüğü ile geleceğini bir bilen bizler, bu hedefe ulaşmanın bir parça-bütün ilişkisi kurmak demek olduğunu görmek zorundayız.

Toplumsal pratiğini gündelik yaşam pratiğine taşıyamayanın doğru bir örgütlenme yaratma şansı bulunmamaktadır, bunu beklide anarşizmi olmayanın komünizmi, komünizm olmayanın da anarşizmi olamaz deyişle özetlememiz mümkün.

Bu nokta da parçayla bütün arasındaki belki de aşılması son derece güç olan gerilimi, fakat aynı güçlükten doğan muazzam geliştirici ve özgürleştirici praksisi, eylemek nasıl mümkün olacaktır?

Bir diğer ifadeyle toplumsal olarak bakıldığında ideolojik olarak en geriyi temsileden ezilen yığınların içerisinde ideolojik olarak en ileriyi ve en özgürlükçü olanı savunmak nasıl mümkün olacaktır?

İşte tam da bu noktada tek bir yanıtımız var özgürlükçü DAYANIŞMA

Ezilenlerin gerçeği ile kendisi arasında bir kader ve çıkar birliği gören anlayış kendi gerçeği verili zamandaki sosyal bireysel alışkanlıkları ile ezilenlerin gerçeği arasında bir ilişkiselik yaratabilmek zorundadır. Böyle bir ilişkisellik ve ortaklaşmanın olamayacağını düşünenler zaten otoriteyi lanetlerken otoriteye ve yarattıklarına hayran kalmış dolayısıyla kendi benliği dışında gerçek tanımayan küçük burjuvalar olabilir ancak.

Bu noktada sorun ezilenlerin bir çok açıdan egemen ideolojinin hegemonyasında tarihsel bir gerçek olarak edindikleri bir çok sosyal, dinsel, cinsel, ahlaksal tutumun basit bir tarihsel karşılaşmayla dağılmayacağını bu tür üst yapısal belirlenimlerin ancak sınıf mücadeleci bir çizgiyle beraber ortadan kalkabileceğini görmek gerekecektir.

Bu noktada özgürlükçü örgütlenmenin siyasal tarzının öne çıkmak durumundadır. Özgürlükçü komünistler kitle çalışmasında öncelikli olarak politik doğrularıyla yer almak politik doğruları alan açabildiği oranda ideolojik sorunlarını alternatiflerini yaşama geçirmeye çalışmak durumundadır.

Yaşadığımız toprakların belli başlı şehirlerinde yaşamakta olan emekçi kesimlerin, düzenle olan çelişkileri, yaşamsal sorunlarının günden güne artıyor olduğu bir gerçektir.

Resmi açıklamalarda bile 10.000.000 işsizin yaşadığı bir coğrafyadayız. Böyle bir coğrafya da özgürlükçü düşüncenin toplumsal çelişkilerle gerçek bir işlik içinde olamayışı son derece üzücü bir sonuç ortaya koymaktadır. Ezilenlerle mahalle dayanışması başlığı altında ele alacağımız bu sorun ezilenlere yönelik özgürlükçü pratiğin imkanlarını tartışmak amacıyla yazılmıştır.

Özgürlükçü düşünceyi toplumsal gerçeğin içerisinde algılamak gibi derdi olanların öncelikli olarak önlerine koymaları gereken soru; Neden en fazla özgürlüğe ihtiyacı olanlar, özgürlükçü düşünmekten ve eylemekten en uzakta yaşamakta? Sorusu olmak durumundadır. Bu soruya son derece rasyonel yanıtlar üretmek toplumsal dokunun kültürel düzeyde, ekonomik düzeyde, nasıl çalıştığının ezilen yığınları nasıl bir tahakküm sistemi içerisinde yaşatıldığını cinsel, dinsel, hukuksal baskı araçlarının, ideolojik aygıtların nasıl işlediğini ve ezilen sınıfı neredeyse “Erich From” un deyimiyle özgürlükten korkar hale getirdiklerini açığa çıkartmak mümkündür.

Fakat duruşumuz gereği, özgürlüğe olan inancımız ve tutkumuz gereği hiçbirakılcıl açıklama hiçbir akılcı neden-sonuç ilişkisi ezilen yığınlarla özgürlükçü dü-şünce arasındaki yaşadığımız topraklardaki bu büyük uçurumu sırtımızdan indirmeye yetmeyecektir.

Bu noktada öncelikle sorunu, toplumsal dönüşümden, özgürlükten, eşitlikten ve değişimden yana olanlarda aramak ve onların içerisinde de özgürlük kavrayışlarını en üstte tutan, hiçbir şartı koşulu bireyin toplumsal özgürlüğünün önüne koymak istemeyen biz özgürlükçülerde aramak gerekecektir.

Sorunu işte bu yüzden en uç noktada ele almak gerekiyor. Tam da toplumsal olarak gericiliğin, entelektüel olarak post modern burjuva liberalizminin, politik olarak sağın güç kazandığı bir dönemde yani olabileceklerin içinde de her şeyin imkansızlaştığı bir dönemde, özellikle de toplumsal çoğunluğun gerici, muhafazakar eğilimlerinin güçlü olduğu bir coğrafya da tam da bu yukarıda saydıklarımız mevcut olduğu için tam da aslında en fazla olması gerekenin yerine başka başka eğilimler, düşünme kalıpları geçirildiği için otorite karşıtı sınıf dayanışmasının zamanıdır.

Varoşlarda otorite karşıttı mücadele zeminini bulmak mümkündür bu zeminde kalıcı olabilmenin yaşadığımız toprağın emekçilerine bir öcü ve kendilerine aşırı yabancı bir düşünceymiş gibi tanıtılan anarşizmin doğru anlatılabilmesinin esas yolunun yine yazımızın başlığında yer alan proleter tutumla mümkün olabileceğine, bu tutumda birleşen ve güçlenen anarşistlerin onlarca yıldır süren sınıf savaşında gerçek bir mevzi, gerçek bir kavga bayrağını varoşlara taşıyabileceğine ve proleter komünist düşüncelerle yayılacak bir anarşizmin egemenlerin en büyük kabusu olacağını hatırlatmakta fayda görüyoruz.

Neden Anti Faşist İlkeyi Savunmak ve yaşama geçirmek olmazsa olmazdır? İktidardan Arınmak mı? Otoriteyle savaşmak mı? 

Günümüzün ideolojik keşmekeşinin birçok bireye özgürlükçülüğü sadece bir ideolojik arınma biçiminde taşıdığını biliyoruz. Bireyin kendi etrafında dans ederek kurtulmaya çalıştığı otoriter ilişkileri çoğunlukla bireyin özgürlükçü düşüncelerden koparak düzen saflarında geçmişte reddettiği kimliklere dört elle sahip çıkmaya başlamasıyla son buluyor.

Bu türden kendi başına ideolojik bir yok sayışı barındıran tutumların çoğunlukla marjinal bir kültürü beslediği anarşizmin toplum karşıtlığı olarak görülmesine sebebiyet verdiği açıktır.

Otorite karşıtı olabilmenin vazgeçilmez durağı ve bizim gibi ülkelerde öncelikli durağı anti faşist ilkede ısrarcı olmaktır. Yukarıda açılımını yapmaya çalıştığımız doğrudan dayanışma ilişkisi yaşama geçirebilmenin koruyabilemnin, büyütebilmenin en net ilkesi toplumsal yapı içerisinde her türden anti demokratik, otoriter kurum ve organizasyonlara karşı en geniş kesimlerle birlikte mücadele edebilmektir

Öncelikli olarak faşist hareket 

1- her türden ezilenler dayanışmasının düşmanıdır

2- her türden özgürlükçü eğilimin en azılı düşmanıdır

3- her türden ezilmişliğin (etnik, cinsel, dinsel, iktisadi) devamından yanadır

Faşist hareket ve kurumlara karşı güç birliği içerisinde durabileceğimiz zeminler; otorite karşıtlarının, ezilenler nezdinde dayanışma anlayışına, buradan hare-ketle özgürlüğe sahip çıkan savunan ve bu savunma çizgisinde her türlü güçle yanyana gelmeye açık ama kendi otorite karşıtı çizgisini büyütmekte de ısrarcı anlayışına saygınlık kazandıracak ve geniş kitlelerle buluşmasına yardımcı olacaktır.

Anti faşist ilke de ısrar otorite karşıtlığında ısrardır.

Özgürlükçülerin diğer emekten yana güçlerle yan yana gelmeleri ortak mücadelelerde bulunmaları kaçınılmazdır. Diğer sol güçlerle yan yana gelmenin birlikte mücadele edebilmenin en güçlü zeminlerinden birisi anti faşizmdir.

Anti faşist mücadeleyi sermayenin azgın kesimine karşı saldırı liberal kesimine karşı uzlaşma olarak ele almak, veya böyle bir mücadelenin kaçınılmaz olarak sermayenin başka bir grubuyla uzlaşmayla sonuçlanacağın sanmak günün sorumluluklarından kaçmak için malzeme üretmekten başka bir anlam taşımamaktadır.

Özgürlükçü anlayış mahalle çalışmalarında olsun veya yaşamın başka herhangi bir alanında dünyayı değiştirme sorununu zihinsel bir problem olarak değil ezilen yığınların somut sorunları etrafında oluşturmak durumundadır. Faşist hareket karşı güçlü bir karşı koyuş ve bu karşı koyuşun içerisinde devrimci tutumunda ısrarcı özgürlükçü örgütlenmeler faşizme karşı mücadeleyi devletin ortadan kaldırılışı sorunu haline getirmek ve bu çerçevede ortaya çıkmış olan çelişkileri derinleştirmekle yükümlüdür.

Devrimci dönüşüm için aşamacılığın eleştirisini yapmak nasıl bizleri devriminin yarına götürmemeliyse faşizme karşı geçmişte yaşanmış kimi tarihsel örneklerde olan aşamacı ve uzlaşmacı ele alış biçimlerinin yol açtığı tahribatı eleştirmek anti faşist ilkede ısrarcı olmaktan vazgeçirmemelidir.

Açıktır ki kitlelerin nezdinde dayanışmayı yok eden, dayanışmayı uzak durulması gereken tehlikeli bir maceraya dönüştüren burjuva egemenliği faşizmdir! Burjuva egemenliğini kendisine karşı gelişebilecek hiçbir siyasi, parti, örgüt odağından korkmadığı oranda ezilen kitlelerin dayanışmasından korkmaktadır. Yaşadığımız coğrafya da olduğu gibi benzer olan pek çok ülke de emekçi yığınlar sadece ve sadece kendi aralarında dayanışma ilişkileri geliştirdikleri için faşist rejimlerce en ağır şekilde imha edilmişler, toplu kıyımlardan işkencelerden geçirilmişlerdir.

Bizim coğrafyamızda az çok dayanışmanın sosyalliğine yatkın insanların nesilden nesile aktardığı bir fobi olarak karşımıza çıkan “dayanışmanın tehlikeli sonuçları” tam da ceberut devlet geleneğinin sürdürücüsü olan faşizmin yol açtığı bir sonuçtur.

Kısaca tekrarlamak gerekirse bizim gibi coğrafyalarda anti faşist olunmadan ne yazık ki bırakın özgürlükçü olmayı dayanışmacı olmak bile mümkün gözükmemektedir.

Yaşadığımız dönem AB gibi dünya kapitalizminin en ileri standartlarını temsileden uluslar arası pazara açılmaya çalışan egemen sınıf gerçeği durmakla birlikte sokağa hakim olan halen ve halen faşizan saldırılar, katliamlar ve uygulamalardır.

Yaşadığımız topraklarda devlet kurumuna yönelik küçük çaplı da olsa getirilen az çok demokratik uygulamalar derhal sokakta yerini faşizan saldırılara bırakmaktadır. Yine içinde bulunduğumuz coğrafyada burjuvaziyi oluşturan güçler bu demokratikleşme konusunda her ne kadar kendi içlerinde de çelişkiler yaşıyor gibi gözükse de, sermaye düşmanlarına karşı birleşmekte bir an olsun tereddüt etmemektedirler. Yaşadığımız topraklarda faşizan uygulamalar yer yer darbelerle kurumsallaşmakta geniş yığınları her türden insani haklarından mahrum bırak-maktadır.

Ezilenlerle dayanışmanın politik bir görev anlayışıyla yapmak çoğunlukla dayanışmayı halka bir hizmet olarak sunma yanılsamasını yaratacaktır. Özgürlükçülerin dayanışma anlayışları politik bir sonuç değil ancak politikaları dayanışma anlayışlarının bir ürünü olacaktır. Bu noktada dayanışma anlayışımızın ne olabileceği üzerine tartışmak yerinde olacaktır.

Dayanışmayı yaratan iki temel faktör var birincisini sendekini karşındakine vermeye razı olmak ikincisi de ondakini almaktan yana açık olabilmek.

Bu son derece insani ve basit olan ilişki biçimini günümüz koşullarından duygusal bağı çok güçlü olan bireyler bile yaşamakta ciddi zorluklar çekmektedir.

Bu türden bir alışverişin insani zemini çoğunlukla basit çıkar ilişkilerine feda edilmekte, günübirlik yardımlaşmalarla son derece zenginleşebilecek güçlü ve yerine herhangi başka bir ilişki biçiminin geçirilmesi imkansız olan bağ feda edilmektedir.

Dayanışmanın sermayenin kar düzenine dayalı ve sürekli “önce ben” ideolojisini kışkırttığı bir dünya da geçerli ve işe yarara bir ilişki olabilmesi gerçekten de bir yanıyla imkansızı istemekle eş anlamlı gibi durmaktadır. Günlük yaşam kaybedenler ve kazananlar arasındaki gerilimin yarattığı bir kültür tarafından doldurulmaktadır.

Böyle bir dünya da kendindekini gönül rahatlığı ile ve hiçbir karşılık beklemeden verebilmek ve bunun zamanla karşımızdakilerle eşit bir ilişki yaratabileceğini umut etmek yaşadığımız yüzyılda halen İnsan olabilmenin mümkün olduğunu düşünmekle eş anlamlıdır.

Bizler yaşadığımız topraklarda çok az sayılabilecek bir zaman zarfında (iki üç senelik bir geçmişi olan) dayanışma çalışmamız içerisinde kendimizde olan çok az bir değeri kolektif olarak sunmaya çalıştık…(kimimiz üniversiteye hazırlık dersi verdi, kimimiz günlük sorunlara yardımcı olmaya çalıştı, kimimiz sadece dertleşti)insani zeminde verdiğimizin çok daha fazlasını bizlere sunmak isteyen her şeyden önce kardeşlik duygusuyla yan yana gelmeyi becerdiğimiz dostlarımız, yoldaşlarımız var artık ve bu bizler için özgürlükçü olmanın gerçekten de karşılıksız kalmadığının en önemli göstergesi.

Kısacası yardımlaşmayı öncelikle eşit bir işlik kurmanın başlangıcı olarak görmek gerekiyor. Karşımızda bizlerin ideolojik, teorik, politik arka planını iyi tanımayan çoğunlukla genel bir sol içerisinde görmeye çalışan ama tanıdıkça farklılığı görmesi muhtemel ezilenlerin gerçeği yer alacaktır. Bu gerçekle anarşist komünistlerin diğer muhalif güçlerden çok daha fazla doğrudan ve kalıcı ilişkiler kurma potansiyeli vardır. Sorun bu potansiyeli kinetik enerji haline geçirmek için yapılması gerekenlerdir.

Bu noktada pratik olarak içinde bulunduğumuz siyasal zayıflığın, geleneksizliğin farkında olmak esas olarak sürecin öğrencileri olduğumuzu, belki de on yıllarca bu öğrenciliği sürdürmek, ezilen yığınların hareketiyle özgürlükçü düşüncenin neden kesişemediğini pratik –politik alandan gözlemek anlamak durumundayız. Bu durumda açık ve net olarak özgürlükçü komünistlere düşen görev ezilenlerden öğrenmek ve öğrenebilmeyi becerebildikleri oranda kendilerinde mevcut bulunan tarihsel hafızayı ezilenlere taşımayı becermektir.

Toplumsal dayanışma pratiklerinde özgürlükçülerin yer alması geleceğin emek eksenli mücadelelerinde yer almanın önemli bir aracıdır. Seyrek olarak ortaya çıkan işçi emekçi direnişleri dışında özgürlükçü örgütlenmenin yapay yanyanalıklarla değil devrimci bir anlayışla yan yana gelmesinin zemini dayanışma anlayışının büyütülmesiyle mümkün olacaktır.

Toplumsal alanda devrimci politikanın gerekliliğinde anlaşmış anarşistlerin ideolojik alandaki duruşlarının toplumsal pratikle ilişkilendirilmesi dolayısıyla politikleşebilmeleri için en önemli araç ezilenlerin içinde doğrudan ilişkilerle sürdürülecek dayanışma pratiğidir.

Yaşadığımız coğrafyadaki anti faşist güçlerle doğru temelde yan yana gelmenin ortak mücadeleler geliştirmenin bugün için en sağlam zemini varoşlardır. Otorite karşıtı tutumun, gündelik yaşamla iç içe girebileceği (Paris komününün tarihsel olarak çok açık ve net olarak ortaya koyduğu biçimiyle) yegane zemin yine kentin varoşlarıdır. Ezilen yığınlarla anarşistler arasındaki hem anarşistlerde mevcut olan hem de mücadelenin doğrudan öznesi olan ezilenlerde bulunan ön-yargıların kırılması ve parçalanmasının zemini otorite karşıtı dayanışma zemininde yaratılabilecektir.

Bütün bunlar bir araya geldiğinde yüzümüzü ezilenlerin somut sınıfsal gerçeğine dönmüş olmanın, ideolojik red edişlerden, yok sayışlardan ve egemen dünyanın önümüze koyduğu bireyci nihilizmlerden çok daha fazla otoriteye karşı durmak olduğunun, otoriteyle gerçek anlamda hesaplaşmak isteyenlerin kaçınılmazolarak sınıf dayanışması perspektifine sahip olması gerektiğinin bilincindeyiz

Özeleştiri 

Bu gün yaşadığımız coğrafya ele alındığında ezilen yığınların kitle mücadelelerine en yakın ve en doğrudan sahipleniş içinde yer alması gereken anarşistler henüz bu çabanın çok başında ve emekleyerek yol alma çabasındadırlar.

Bu çelişkinin yani aslında kitlesel mücadeleye en yakın olması gerekenlerin kitlesel mücadelenin en uzağında küçük burjuva aydınının entelektüel hobisi olarak kalmış olmasının yaşadığımız topraklara özgü birkaç farklı nedenini de ortaya koymak mümkündür. Ancak sorun bu topraklarda ki anarşizmin sağ bir yorumla savunulmuş olmasıyla geçiştirilemeyecek kadar derinde bir yerde aranılmak durumundadır.

Yazımızın başında dönemin burjuva paradigmasının “anarşizan” sonuçlarına bu anarşizan sonuçlarla anarşizm arasında kurulmaya çalışılan sağ liberal yoruma yeterince değinmiştik. Bugün anarşist düşünceyi anarşizmin içinde akıntıya karşı kürek çekerek savunma çabası platformist örgütlenmelerin ilkeli sınıf mücadeleci proleter tutumda ısrarcı anarşistlerin üzerindedir.

Günümüzün teorik sorunları özellikle de dünya kapitalizminin kültürel, teknolojik hegemonyasının aşırılık arz ettiği bir dönemde sırtını proletaryanın meşru gerçeği dışında hiçbir gerçeğe dayandıramayacak olan bizlerin teorik tartışmalara olan ihtiyacı özellikle de burjuva yalanlarının, özgür olması gereken düşünce üze-rinde yarattığı hegemonyayı parçalamak için son derece artmış durumdadır. Bilgi pratiğinin çelişkilerini ve bütün zenginliğini proletaryanın özgürlük mücadelesine taşıyabilecek olan ve işte bu yüzden tekrar ayakları üzerine (geçmişinden çok daha güçlü bir şekilde) dikilmesi gereken Anarşist Komünizmdir.

Yazımızın sonunda burjuva dünyanın özgürlükçü düşünce üzerinde oluşturduğu hegemonyayı yıkacak olan PROLETER kavgada buluşmak ve geçmiş yüzyılın tüm devrimci enerjisini yeniden ama bu sefer EZENLERE karşı en güçlü darbeyi vuracak olan son kavgamızı yaratmak için PROLETER saflarda yan yana gelme ve çoğalma dileğimizi iletiyoruz.

Adresi kontrol edin

Patronsuz İşçiler: Arjantin’de İşçilerin Öz-yönetimi – José Antonio Gutiérrez Dantón

Şilili anarşist José Antonio Gutiérrez D tarafından yazılan bu yazı Red & Black Revolution dergisinin …

Bir yorum var

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir